İKT301U-PARA VE BANKA
Ünite 4: Para Talebi, Para Arzı ve Enflasyonun Nedenleri
Giriş
Bu ünitede sırasıyla para talebi, para arzı ve enflasyonun nedenleri bölümleri incelenecektir.
Para Talebi
Takas ekonomisinin zorluklarından kurtulmak ve değişimleri hızlı bir biçimde yapmak için değişimlerde herkesin kabul edeceği bir ‘nesne’ gerekiyor. Malını veya hizmetini bu nesne karşılığında satacak kişi, aynı nesne ile ihtiyacı olan mal ve hizmeti satın alabileceğini biliyor. Bu nesneye ‘para’ adı veriliyor.
Paranın üç önemli işlevi vardır. Birincisi, değişimlerde genel kabul görür. İkincisi, ölçü birimidir. Mal ve hizmetlerin fiyatı o para cinsinden ilan edilir. Üçüncüsü, değer saklama aracıdır. Değer saklama işlevini faiz getirisi olan alternatif mali varlıklar daha iyi yerine getirirler. Özellikle yüksek enflasyonlu dönemlerde hesap birimi olma özelliği ortadan kalkabilir. Parayı özgün kılan ilk işlevidir.
Tarihte önceleri koyun ve inek gibi hayvanlar ile tahıl kullanılmış değişimlerde. Bıçak, deniz kabuğu, bronz, gümüş ve nihayet altın, para yerine geçmişler. Bunlar genellikle tartılıyormuş. Sonra da altın, gümüş gibi madenlerden yapılma para gelmiş. Üzerlerine çıkaranın damgası ve kaç ayarda oldukları yazılmaya başlandıktan sonra tartılmak yerine sayılmaya başlanmış bu değerli paralar. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından birinci dünya savaşına kadar olan dönemde genellikle paranın altın karşılığı var. Büyük bunalımla birlikte altın standardı tümüyle terk ediliyor.
Daha sonraları bizim bildiğimiz paraya geçiliyor. Bu paraya ‘hükümet kararına dayanan’ ya da ‘itibari para’ da deniliyor. ‘İtibari’ çünkü üzerinde yazılı değer ile paranın yapıldığı madenin ya da basıldığı kâğıdın değeri arasında uçurum var. Başkaları tarafından kabul edilmeseler hiçbir değeri olmayacak bu nesneler karşılığında, mal ve hizmet satıyoruz. Çünkü herkes tarafından kabul ediliyorlar. Ayrıca taklit edilmeleri son derece zor; bu da bizlere güven veriyor. Herkes tarafından kabul edilmelerinin temel nedeni de devlet gücü ile yasal değişim aracı olarak ilan edilmeleri.
Para Talebi Kuramları
Reel gelir yükseldikçe para talebi artıyor, faiz yükseldikçe ise para talebi azalıyor. Gelir yükselirken para talebinin artmasının nedeni, gelir yükseldikçe yaptığımız alışverişlerin de artması. Daha fazla mal ve hizmet tüketiyoruz. Daha kaliteli ürünlere yöneliyoruz. Beklenmedik durumlara karşı –mesela doktor harcamaları için-bir tarafta para tutabiliyoruz. Faiz artarken alternatif mali varlık tutmak daha cazip hale geliyor, bu nedenle faiz getirisi olmayan nakit yerine faiz getirisi olan mali varlıklara yöneliyoruz: Para talebi azalıyor.
Miktar kuramı, bir ekonomide belli bir dönemde yapılan değişimlerin nominal değerinin (PT) para miktarı (M) ile
paranın dolaşım hızının (V) çarpımına eşit olduğu gerçeğine dikkat çekiyor.
MV = PT
Reel gelirimiz (Y) değişim miktarının bir göstergesi olarak alınabilir. Öyle ya, gelirimiz arttıkça daha fazla alışveriş (değişim) yapacağız. Paranın dolaşım hızının tersini (k) ile gösterirsek, Alfred Marshall ve A. C. Pigou gibi Cambridge iktisatçılarının oluşturdukları para talebi ilişkisini elde etmek mümkün olur. Bu iktisatçılara göre paranın dolaşım hızını o ülkedeki ödeme sistemleri gibi kurumsal faktörler belirler. Kurumsal faktörler de yavaş değişeceklerinden k bir sabit olarak alınabilir. Bu durumda para talebi aşağıdaki biçimi alır:
Md = kPY
Gelir arttıkça para talebi de artıyor. Ancak bu para talebi ilişkisinde faiz yok. Faizin de yer alacağı bir para talebi denklemi için Keynes’e başvurmakta yarar var.
Keynes üç nedenle para talep edildiğinin altını çiziyor. Değişimlerde kullanmak için, beklenmedik durumlara karşı tedbirli olmak için (ihtiyat güdüsü deniliyor) ve spekülasyon güdüsüyle. İlk ikisi reel gelire bağlı. Reel geliriniz yükseldikçe hem daha fazla değişim yapacaksınız hem de bir kenara beklenmedik durumlar için daha fazla para koyabileceksiniz. Para talebi ile faiz arasındaki ilişkiyi kuran spekülasyon güdüsü ile para talep edilmesi.
Bir tahvilin faizi ile fiyatı arasında ters ilişki var. Satın aldığınız fiyat arttıkça faiz getiriniz düşüyor. Keynes’e göre ekonomik birimlerin normal olduğunu düşündükleri bir tahvil fiyatı (tahvil faizi) var. Şu andaki tahvil fiyatı bu normal düzeyin üzerinde ise şimdi tahvil yerine para tutuyorlar. Zira yüksek fiyattan tahvil satın almak cazip değil. Fiyat, normal düzeyine döndüğünde (o düzeye indiğinde) tahvil satın alacaklar; şimdi değil. Dolayısıyla tahvilin faizi normal düzeyinin altında ise (tahvil fiyatı normal düzeyinin üzerinde ise) para tutulacak. Dikkat ederseniz her ekonomik birim ya para ya tahvil tutuyor. Oysa gerçek hayatta aynı anda her ikisi de tutuluyor. Keynes bu sorunu da hallediyor. Ona göre her ekonomik birimin normal olduğunu düşündüğü tahvil fiyatı (faizi) farklı. Dolayısıyla, belli bir anda tüm ekonomide hem para hem de tahvil tutanlar var.
Para talebi ile faiz haddi arasında ilişki kuran bir başka para talebi kuramı ise Milton Friedman’a ait. Milton Friedman paraya bir mali varlık olarak yaklaşıyor. Bu durumda alternatif tüm mali varlıkların getirileri yükseldikçe para talebi azalacak. Paraya alternatif mali varlıklar neler olabilir? Tahvil ve hisse senedi. Bu nedenle, para talebi ile faiz arasındaki ters ilişki ortaya çıkıyor. Peki, gelir işin içine nasıl giriyor? Friedman servetin önemine dikkat çekiyor. Servet arttıkça para talebi de artacak. Servetin bir beşeri kısmı var, bir de beşeri olmayan kısmı. Beşeri kısmı bireyin ömrü boyunca çalışarak elde edeceği gelir ile ilgili. Beşeri olmayan kısmı ise mali varlıklardan ve gayrimenkulden oluşuyor.
Faiz haddi ile para talebi arasında ilişki kuran bir başka model Baumol-Tobin modeli. Bu modelin özü şöyle: Bir çalışana ücreti ayın başında veriliyor. Bu ücret bireyin banka hesabına mevduat olarak yatsın. Paranın tümü hemen hesaptan çekilip nakit olarak tutulursa, mevduattan elde edilecek faiz getirisinden mahrum kalınıyor. Oysa bir miktarı bankada tutulsa ve sonra ay içinde yavaş yavaş çekilse, bir miktar faiz getirisi elde etmek mümkün.
Ancak faiz getirisinden mahrum kalmamak için ücretinizin ne kadar büyük bir kısmını mevduat olarak tutarsanız, o kadar mevduattan nakde dönme işlemi yapmanız gerekiyor. Bunun da bir maliyeti var. Mesela bankaya komisyon ödeyebilirsiniz, bankaya geliş gidişlerinizin masrafı var ve tabii bir de zaman kaybediyorsunuz. Bu modelin internet bankacılığının olmadığı bir dönemde geliştirildiğini unutmayın. Bu durumda birbiriyle ters yönde çalışan iki maliyet söz konusu. Ne kadar çok para tutarsanız o kadar faiz getirisinden mahrum kalacaksınız. Ne kadar çok mevduat tutarsanız o kadar çok mevduat bozdurma masrafına katlanacaksınız. Dolayısıyla her birey bir optimizasyon yapıyor ve mevduattan paraya geçme işlem sayısını, toplam maliyetini en aza indirecek biçimde hesaplıyor.
Son üç kuram çerçevesinde, makro iktisatta gördüğünüz şu para talebi ilişkisine ulaşmak mümkün:
𝑀! = 𝛼" + 𝛼#𝑌 − 𝛼$𝑖 𝑃 𝑀! para talebini, P fiyatlar genel düzeyini, Y reel geliri, i
ise faiz haddini gösteriyor. 𝛼", 𝛼#, 𝛼$ ise pozitif değerler alan birer katsayı. Bu katsayıların değerlerini ekonometrik yöntemlerle hesaplamak mümkün. Diğer unsurlar aynı kalmak üzere reel gelir yükselirken para talebi de yükseliyor. Faiz artarken ise para talebi düşüyor. Fiyatlar genel düzeyindeki artış ise para talebini birebir artırıyor.
Dolarlaşma
Uzun süre enflasyonun yüksek düzeylerde seyrettiği ülkelerde yerli para, ölçü birimi ve değer saklama aracı olma özelliklerini yitirebiliyor ve yabancı para birimleri kullanılmaya başlanıyor. Çünkü fiyatlar hızla artarken yerli paranın alım gücü azalıyor. Bu durumda yabancı para (mesela dolar) tutularak, harcamak gerektiğinde de bunları yerli paraya çevirerek paranın satın alma gücü korunmaya çalışılıyor. Buna ‘para ikamesi’ deniliyor.
Ayrıca uzun süre yüksek enflasyonla yaşayan ülkelerde çoğu mal ve hizmet yabancı para birimleri cinsinden fiyatlandırılıyor. Şu anlama geliyor: Yerli para hesap birimi olma özelliğini de yitiriyor. Aynı ortamda yerli para değer saklama aracı olma özelliğinden de çok şey kaybediyor. Bu gelişmelerin hepsi dolarlaşma olarak adlandırılıyor. Dolarlaşma dolayısıyla para ikamesinden çok daha geniş bir kavram.
Parasal Büyüklükler
Türkiye’de kullanılan parasal büyüklük tanımları aşağıdaki gibidir:
M1 = Dolaşımdaki para + Vadesiz lira mevduat + Vadesiz yabancı para mevduat
M2 = M1 + Vadeli lira mevduat + Vadeli yabancı para mevduat
M3 = M2 + Repo işlemlerinden sağlanan fonlar + Para piyasası fonları (B tipi likit fonlar) + İhraç edilen menkul kıymetler.
Dolaşımdaki para, bankaların kasalarında tutmadıkları banknot ve madeni paranın toplamından oluşuyor. Banknot TCMB, madeni para ise Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı Darphane tarafından basılıyor. Vadesiz ve vadeli mevduat hem lira hem de yabancı para cinsinden bankalarda tutulabiliyor. Repo bankaların oldukça kısa vadeli fon toplama işlemine deniliyor. B tipi likit fonlar bankalar tarafından oluşturuluyor. Bu fonlar çeşitli tahvillerden ve benzeri mali varlıklardan oluşuyor. Bankalar tahvil ihraç ederek de fon toplayabilirler. M3 tanımında bu tahviller de yer alıyor.
Para Arzı
Çağdaş merkez bankalarının temel amaçları fiyat istikrarını sağlamak. Bu amaca ulaşmak için ellerindeki en önemli politika aracı çok kısa vadeli faiz. Buna politika faizi deniliyor. Merkez bankaları bu politika faizi ile bankaların kendi aralarında yaptıkları çok kısa vadeli işlemlerde ortaya çıkan faizi etkilemeye çalışıyorlar. Bu da açık piyasa işlemleri yoluyla oluyor.
Açık piyasa işlemlerindeki hareketler para tabanını etkiliyor. Para tabanındaki değişiklikler ise M1, M2 ve M3 gibi daha geniş parasal büyüklükleri değiştiriyor. Para tabanına yüksek güçlü para deniliyor.
Çağdaş Merkez Bankaları ve Politika Faizi
Para politikası amaçlarına ulaşmak için merkez bankalarının ellerindeki araçları kullanmaları gerekiyor. Çoğu merkez bankasının en önemli para politikası aracı çok kısa vadeli faiz oranı. Bu vade genellikle gecelik ya da haftalık oluyor. Merkez bankaları fiyat istikrarı temel amaçlarına ulaşmak için işte bu çok kısa vadeli faiz haddini belirliyorlar ve ilan ediyorlar. Buna politika faizi deniliyor.
Merkez bankaları bankaların kendi aralarında yaptıkları çok kısa vadeli işlemlerde ortaya çıkan faizin (kısa vadeli piyasa faizinin) kendi belirledikleri politika faizine yakın olmasını isterler. Zira kısa vadeli piyasa faizi, toplam talebi ve toplam arzı etkileyen kredi ve mevduat faizleri, döviz kuru ve enflasyon bekleyişleri üzerinde etkilidir. Merkez bankaları politika faizi ile kısa vadeli piyasa faizini birbirlerine yakınlaştırmayı açık piyasa işlemleri ile sağlarlar.
Fiyat istikrarını sağlamak amacı aynı zamanda enflasyonla (ya da fiyatlar genel düzeyinin düşmesiyle, yani deflasyonla) mücadele etmek demek. Merkez bankalarının amaçlarına ulaşabilmeleri için, bu durumda, politika faizinin enflasyonu belirleyen değişkenleri etkilemesi gerekiyor. Enflasyonla mücadele için özellikle toplam talebi kontrol edebilmek lazım. Özellikle de özel kesim tüketimini ve yatırımını. Aynı zamanda enflasyon bekleyişleri de önemli.
Politika faizi aktarım mekanizması yoluyla bekleyişleri, toplam talebi ve toplam arzı etkilemeye çalışıyor. Farklı bir ifadeyle, politika faizi önce bankaların kendi aralarında ya da merkez bankası ile yaptıkları yine çok kısa vadeli borç alıp verme işlemlerindeki faizi (kısa vadeli piyasa faizi) belirliyor. Bu faiz de mevduat ve kredi faizlerini etkiliyor. Aynı ortamda tahvil gibi diğer mali varlıkların faizleri de şu ya da bu ölçüde biçimleniyor, döviz kuru şekilleniyor, enflasyon bekleyişleri etkileniyor.
TCMB Bilançosu
TCMB başka bilançolar da yayınlıyor ama bizim açımızdan en önemli bilanço TCMB’nin internet sayfasından günlük olarak yayınlanan analitik bilanço.
Bilançonun aktif (varlık) tarafı iki ana kalemden oluşuyor: Dış varlıklar ve iç varlıklar. Dış varlıkların en önemli kalemleri ‘altın mevcudu’ ile ‘döviz alacakları’ (tabloda bu ayrıntı yer almıyor). İç varlıkların en önemli kalemleri ise Hazine’nin TCMB’ye olan borçlarını gösteren ‘hazine borçları’ ile ‘bankacılık sektörüne açılan nakit krediler’ kalemleri.
Hazine borçları ağırlıklı olarak TCMB’nin portföyündeki devlet iç borçlanma senetlerinden (DİBS) oluşuyor. TCMB Hazine’nin ihraç ettiği DİBS’leri doğrudan (birinci piyasada) satın alamıyor. Bu piyasada Hazine finansal kurumlara tahvil ve bono satıyor. Bir de ikincil piyasa var. Bu piyasa BİST’te. Vadesinden önce ellerinde tuttukları tahvilleri satmak isteyenler ile tahvil satın almak isteyenler o piyasada karşılıklı işlemler yapıyorlar. Bu işlemler aracı kurumlar vasıtasıyla gerçekleştiriliyor. Bu önemli piyasada en çok işlem gören DİBS, gösterge tahvil ve onun faizi de gösterge faiz olarak adlandırılıyor. TCMB DİBS portföyünü, ikincil piyasada yaptığı işlemlerle oluşturuyor.
Ekonomik açıdan bir merkez bankasının bağımsız olması için o merkez bankasının ülkesinin hazinesine doğrudan kredi açmaması ve ondan doğrudan DİBS satın almaması gerekiyor. 2001 öncesinde TCMB Hazine’ye kısa vadeli avans adı altında doğrudan kredi açabiliyordu. Bu artık kanunen yasak.
Bilançonun pasif tarafında iki ana kalem yer alıyor. ‘Döviz yükümlülükleri’ ve ‘Merkez Bankası parası’ İlki, adı üstünde, döviz yükümlülükleri; TCMB’nin kendi bastığı para cinsinden olmayan borçlarını gösteriyor. Merkez Bankası parası ise TCMB’nin kendi bastığı para cinsinden borcu. Döviz yükümlülüklerinin yerleşik olmayanlara olan kısmı ‘dış yükümlülükler’ başlığı altında
toplanıyor. Bir de ‘iç yükümlülükler’ var. Bankalara ve kamuya döviz borcundan oluşuyor.
‘Merkez Bankası parası’ çok önemli bir büyüklük. Para tabanını içeriyor. Para tabanı, ‘emisyon’ ile ‘bankalar mevduatı’nın toplamı.
Para Tabanı ve Açık Piyasa İşlemleri
Para tabanı önemli bir büyüklük. Yüksek güçlü para olarak da adlandırılıyor. ‘Yüksek gücü’nün nedeni şu: Para tabanındaki bir birimlik artış kredi ve mevduat hacmini bir birimden fazla yükseltiyor ve dolayısıyla M1, M2 ve M3 gibi parasal büyüklüklerde belirgin artışlara yol açabiliyor. Para tabanı, emisyon (EM) ile bankalar mevduatının (BM) toplamına eşit.
Para tabanına iki farklı biçimde bakmak mümkündür. Birincisi, para tabanı açık piyasa işlemleri, kamuya açılan net nakit krediler ve netleştirilmiş diğer varlıkların toplamına eşittir. Bu bakış açısı, para tabanındaki değişikliklerin nedenlerini gösterir. İkincisi, para tabanı emisyon ile bankaların TCMB’de tuttukları fazla rezervler ile zorunlu rezervlerin toplamına eşittir. Bu da para tabanının hangi bileşeni vasıtasıyla değiştirildiğini gösterir.
Açık piyasa işlemleri ile TCMB (ya da başka bir merkez bankası) bankalara fon aktarabileceği gibi, bankalardan fon da toplayabilir. Özellikle piyasada likiditenin çok bol olduğu dönemlerde merkez bankaları böyle yaparlar.
Para Tabanı ile Para Yaratılması ve Çarpan
TCMB’nin yaptığı açık piyasa işlemleri bankaların serbest mevduatını etkiliyor. Mevduat bankaları bilançolarındaki bu değişiklik, bankaların varlık tarafında bir dizi hareket yaratıyor. Bu hareketler sonucunda ekonomideki para arzı, çarpan mekanizması yoluyla etkileniyor.
Para tabanındaki bir değişiklik mevduat ve kredi hareketlerine yol açar.
M1 para çarpanı aşağıdaki gibi hesaplanır:
1 + 𝑂& Ç%# = 𝑂& + 𝑂' + 𝑂(
Burada 𝑂& banka dışı kesimin çeşitli nedenlerle nakit olarak (dolaşımdaki para) tutmak isteyeceği miktarın mevduata oranını, 𝑂' zorunlu karşılık oranını, 𝑂( bankaların TCMB’de tuttukları fazla rezervin vadesiz mevduata oranını yani fazla rezerv oranını gösteriyor.
M1 çarpanı birden büyük bir değere sahip. Neden? Banka topladığı her bir liranın ancak bir kısmını zorunlu karşılık ve fazla rezerv olarak tutar. Bir liranın hepsini zorunlu karşılık ve fazla rezerv olarak tutarsa nasıl para kazanacak? Nasıl kredi açacak?
Enflasyonun Nedenleri
Enflasyon fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artış eğilimidir. Peki, fiyatlar genel düzeyi ve bu düzeydeki değişimler nasıl hesaplanıyor? Türkiye İstatistik Kurumu
(TÜİK) fiyatlar genel düzeyini ölçen iki ayrı endeks yayınlıyor: Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ve yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE).
TÜFE -adı üstünde- tüketiciyi ilgilendiren mal ve hizmetlerdeki fiyat hareketlerini ölçmek üzere oluşturulan bir endeks. Bu mal ve hizmetlerin girdiği bir sepet düşünün. Sepetin içinde ekmek de var, dolmuş fiyatı da, berber ücreti de. Oysa Yİ-ÜFE’de berber, kuru temizleme gibi hizmetlerin fiyatları yok; üreticileri ilgilendiren malların fiyatları var. Mesela demir-çelik fiyatları, gübre fiyatları. İkincisi Yİ-ÜFE için toplanan üretici fiyatlarında KDV ve ÖTV gibi vergiler yer almıyor. TÜFE’de ise mal ve hizmetlerin fiyatları tüketiciye yansıyan biçimiyle endekse giriyor. Üçüncüsü, endekslerde her mal ya da hizmet eşit ağırlıkla yer almıyor. Dördüncüsü, temel olarak ilk iki özelliğin bir sonucu olarak her iki endeks ile ölçülen fiyat değişimleri bazı dönemlerde önemli ölçüde farklılaşabiliyor.
Herhangi bir ay için aylık tüketici enflasyonu, o ay hesaplanan tüketici fiyat endeksinin (TÜFE) bir ay önceki TÜFE değerine bölünmesiyle elde edilir. Bölme sonucu elde edilen değerden 1 çıkarılıp 100 ile çarpılırsa, yüzde olarak aylık enflasyon bulunmuş olunur. Yıllık tüketici enflasyonu denildiğinde ise kastedilen herhangi bir aydaki TÜFE değerinin bir yıl öncesinin aynı ayındaki TÜFE değerine kıyasla yüzde değişim oranıdır (yine bölme işlemi, 1 çıkartmak ve 100 ile çarpmak söz konusu).
Enflasyonun Sakıncaları
Enflasyonun önemli sakıncaları var. Birincisi, gelir dağılımını değiştiriyor. Gelirlerini enflasyon kadar yükseltemeyenlerin alım güçleri azalıyor. İkincisi, yüksek ve oynak enflasyon, enflasyonun ileride nasıl şekillenebileceğinin tahmin edilmesini ve dolayısıyla ileriye yönelik karar alınmasını zorlaştırıyor. Üçüncüsü, enflasyonu doğuran nedenler giderek tüm ekonomide sorunlara yol açıyorlar.
Enflasyon, Toplam Talep ve Toplam Arz
Fiyatlar genel düzeyinin artması için ya toplam talep artmalı ya toplam arz azalmalı ya da ikisinin bir bileşimi gerçekleşmeli. Sürekli fiyat artışları ile ilgili olduğumuza göre toplam talebin sürekli artıp artamayacağı ve toplam arzın sürekli azalıp azalmayacağına bakmamız gerekiyor. Toplam arzı fiyatlar dışında etkileyecek unsurların (mesela enerji kesintileri) sürekli etkili olması mümkün değil. Uzun yıllar süren sürekli fiyat artışları ancak toplam talepteki sürekli artışlar ile ilgili olmalı.
Enflasyonun Arkasındaki Temel Nedenler-1
Bu alt bölümde düşük iki haneli ya da yüksek tek haneli enflasyonlarla ilgiliyiz. Bu düzeyde süre giden enflasyonun arkasındaki temel neden olarak ‘ekonomiyi canlandırmak’ isteğini göstermek mümkün.
Phillips denklemi, işsizliği doğal düzeyinin altına indirebilmenin, ancak enflasyon düzeyini ekonomik birimlerin beklediği enflasyon düzeyinin üzerine
çıkarmakla mümkün olduğunu söylüyor. Maliyetini göze alıp beklenen enflasyonun üzerinde bir enflasyon yaratırsam ekonomiyi canlandırmak ve işsizliği azaltmak mümkün olabilir” düşüncesi masum sayılabilir. Ancak ülke deneyimleri bu tür düşüncelerin enflasyonu yükselttiğine işaret ediyor.
Enflasyonun Arkasındaki Nedenler-2
Şüphesiz hiperenflasyonları ya da çok yüksek enflasyon oranlarını ‘ekonomiyi canlandırma’ isteğine bağlamak anlamlı olmaz. Hiperenflasyonlar ve oldukça yüksek enflasyonlar için başka bir açıklama biçimi bulmak gerekiyor. Böyle bir açıklama biçimi var ve bütçe açıklarının para arzıyla finanse edilmesine dayanıyor.
Senyoraj, “devletin para basarak elde ettiği gelir” olarak tanımlanabilir. Senyoraj gelirleri iki unsurdan oluşuyor: Para tabanının artış oranı ve reel para tabanı talebi. Para tabanı artış oranı yükselince senyoraj gelirleri artıyor. Ancak, bu enflasyonu yükseltiyor. Enflasyon arttıkça reel para tabanı azalıyor. Dolayısıyla, ters yönde çalışan iki etki söz konusu. Bu durumda, senyoraj gelirlerinin maksimum olduğu bir düzey var ve buna karşı gelen bir para arzı artış oranı (enflasyon oranı) bulunuyor.
Kamu açıkları şu ya da bu nedenle sürekli yükseliyorsa borçlanma ile finansman giderek zorlaşıyor. Bu durumda mecburen merkez bankası kaynakları kullanılıyor: Para tabanı giderek artıyor. Beraberinde enflasyon da. Bütçe açıklarını finanse etmek için para basılıyorsa ve bütçe açıkları da giderek yükselme eğilimi gösteriyorsa, öyle bir an gelebilir ki finansman için giderek daha fazla para basılması gerekir. Bu durumda giderek daha fazla enflasyon yaratılır. Hiperenflasyonlar böyle oluşuyor.