İKT301U-PARA VE BANKA
Ünite 2: Finansal Sistemin Etkinliği
Giriş
Ekonomide finansal fonların birikim sahipleri ile borçlular arasında değişimi söz konusudur. Bu değişimi sağlayan mekanizmaya finansal sistem denir. Finansal sistemin sağlıklı olabilmesi ve işlevini yerine getirebilmesi için en önemli faktörlerden biri de sistemin parçalarının etkin ve verimli biçimde çalışmasıdır.
Eksik Bilgi: Ters Seçim ve Ahlaki Tehlike
Finansal piyasalar bilgi edinme sürecinin zorluğu ve bedeli yüzünden ekonomilerdeki reel piyasalar arasında en riskli piyasalardır. Finansal piyasalardaki bilgiden kaynaklı en büyük problem borç verenlerin bilgisinin borç alanlardan az oluşu yani borç verenlerin eksik bilgi sahibi olmalarıdır. Finansal piyasalarda sözleşmenin iki tarafının aynı oranda bilgiye sahip olmaması, borç alanın borç verene göre daha çok bilgi sahibi olması durumuna eksik bilgi denir.
Finansal piyasalarda eksik bilgi iki biçimde ortaya çıkabilir; ters seçim ve ahlaki tehlike. Borç verenin kime borç vereceğini seçerken karşı karşıya kaldığı eksik bilgi sorununa ters seçim adı verilir. Ters seçim problemi borç sözleşmeleri imzalanmadan önce seçim aşamasında karşımıza çıkan bir durumdur. Ters seçimin temelinde borç almaya çalışanların daha yüksek risk alma eğiliminde olan yatırımcılar olması yatar. İkinci el araba piyasası ters seçim sorunun yaygın olarak karşımıza çıktığı bir piyasadır. Finansal piyasalarda ters seçim sorunun artması finansal piyasaların etkinliğini düşürür; son noktada risklerin çok yükselmesi krizle sonuçlanabilir. Ters seçim sorunu temelde bilgi eksikliğinden kaynaklandığı için bu sorunu çözmek için doğal olarak daha çok bilgi edinmeye çalışmak gerekir. Ters seçim sorunundan bütünüyle kurtulmak mümkün olmasa da finansal piyasaların daha sağlıklı işlemesi açısından ters seçim sorununu azaltmak için aşağıdaki sıralanan çözüm yöntemleri kullanılabilir:
• Bilgi eksikliğinin kamusal olarak giderilmesi, • Özel kuruluşların bilgi toplayarak satması, • Maddi teminat, • Şirketlerin özsermayesi.
İkinci tür bilgi eksikliği ise sözleşme imzalandıktan sonra ortaya çıkar ve buna ahlaki tehlike adı verilir. Ahlaki tehlike borç alanın parayı batma riski yüksek yatırımlarda yönlendirme durumudur. Burada “tehlike” olarak nitelenen durum borcu almadan önce olasılıkla güven vermek amacıyla borç alınan parayla yapılacak olan yatırımın gerçek riskleri hakkında borç verene tam bilgi verilmemesidir. Bu anlamda borç alanın borç verene gerçekleri yansıtmaması, daha kaba bir tabirle yalan söylemesinden bahsedilebilir. Ahlaki tehlike sorunun iktisat literatürüne sigorta sektörünün incelenmesi ile girdiği söylenebilir. Sigortacılık üzerine yapılan çalışmalar sigorta poliçesi satın alanların sigortalandıktan sonra davranışlarının değiştiğine bulunuyor. Örneğin taşıt sigortası yaptıranlar trafikte daha riskli davranmaya başlayabilir. Ahlaki tehlike sorunu hayatın içinde pek çok
farklı yerde karşımıza çıkabilir. Ahlaki tehlikenin özellikle hisse senedi piyasalarında ortaya çıkan özel bir türüne Asil- Vekil Problemi denir. Hisse senedi alarak bir şirketin kârı ve sahip olduğu varlıklar üzerinde pay sahibi olunur. Genellikle şirketlerin hissedarları ile yöneticileri aynı kişiler değillerdir. Bu durumda şirketin hisse senetlerini ellerinde tutanlar “asil”, şirketi yönetenler ise “vekil”dir. İdeal durumda vekilin asilin çıkarları doğrultusunda hareket ederek şirketin kârını ve varlıklarının değerini arttırması beklenir. Bunun yerine yönetici yani vekil, asilin çıkarları yerine kendi çıkarı doğrultusunda hareket edebilir. Asil-vekil sorunundaki bilgi eksikliği sorununu giderme yöntemlerinden biri yöneticilerin (vekillerin) sıkı gözetim altında tutulmasıdır. Asil-vekil sorununu azaltma yöntemlerinden biri de hisse senedi yerine borç senetlerini tercih etmektir. Bir yatırımcı hisse senedi alırsa şirketin ortağı olacaktır. Oysa şirketin ihraç ettiği tahvili satın alırsa sadece şirkete borç vermiş olacaktır. Bu durumda şirkete ortak olunmadığı için asil-vekil sorunuyla karşılaşılmayacaktır.
Borç Finansmanında Ahlaki Tehlike
Ahlaki tehlike sorunu açısından değerlendirildiğinde borç sözleşmelerinin hisse senetlerine oranla daha az ahlaki tehlike sorunu yarattığı söylenebilir. Borç sözleşmelerinde borç alan (örneğin tahvil ihraç eden şirket) belirli aralıklarda belirli miktarlarda ödeme gerçekleştirmeyi vadeder. Borç sözleşmelerinde ahlaki tehlike sorununu azaltmanın bir yöntemi de borcun değerli bir varlığın teminatına bağlanmasıdır. Borç sözleşmelerinde borçlu şirket batsa bile borcun teminat aracılığı ile tahsil edebilmesi ahlaki tehlike durumunun azalmasına yardımcı olur. Benzer biçimde şirketlerin özsermayesi de benzer biçimde teminat işlevi görecektir. Yüksek özsermayeli bir şirkete borç verirken borç geri ödenmese bile şirketin varlıklarını paraya çevirerek borcun tahsil edilebileceği düşünülebilir. Her iki durumda da ahlaki tehlike sorun olmaktan çıkacaktır
Finansal Sistemin İktisadi Analizi
Bu kısımda tüm dünyada finansal sistemi karakterize eden beş olgu ele alınmıştır.
Olgu 1
Ülkeler zenginleşip gelirleri arttıkça finansal sistemleri de gelişir. Finansal sistemin gelişmesi büyüklük, aktivite ve finansal kurumların etkinliği cinsinden ölçülebilir. Finansal sistemin büyüklüğü iktisadi gelişme kriteri olarak kişi başına gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) ile kıyaslandığında, daha yüksek gelirli ülkelerin göreli olarak daha büyüklük ve daha etkin finansal sistemlere sahiptirler. Yüksek gelirli ülkelerin finansal sistemleri daha gelişmiştir.
Olgu 2
Tüm dünyada dolaylı finansman dolaysız finansmandan daha yaygındır. Dolaysız finansman yatırımcıların piyasadan aracı kurum olmadan finansal varlık almalarıdır. Dolaylı finansman ise fon akımının bankalar gibi aracı kuruluşlar aracılığı ile yapılmasıdır. Mayer (1990)
şirketlerin yatırım finansmanında menkul kıymet piyasalarının kullanımının çok düşük seviyelerde olduğunu, bunun en yüksek olduğu Kanada ve ABD’de bile oranın sırasıyla %19 ve %13 seviyelerinde kaldığını anlatır. Tablo 2.2’de bir grup gelişmiş ülke ile yükselen piyasa ekonomileri için bankacılık kesimi ile menkul kıymetler borsalarının derinliklerinin kıyaslamasını görmekteyiz. Buradan her iki grup ülkede de bankacılık sektörü derinliğinin sermaye piyasalarına göre daha çok olduğu görülüyor. Yani genel olarak dolaylı finansman ağır basıyor.
Olgu 3
Gelişmiş ekonomilerde bankalar ve diğer finansal aracı kurumların yanı sıra menkul kıymetler borsaları da daha büyük ve daha etkindir. Bu olguyu birinci olgunun sonucu olarak değerlendirebiliriz. Gelişmiş, yüksek gelirli ülkelerde finansal sistem daha gelişmiş olduğundan sistemin içindeki kurumların ve piyasaların da daha gelişmiş olmaları beklenir. Sadece büyüklük olarak değil gelişmiş ülkelerinin finansal kurumlarının ve piyasalarının alternatif ölçülerle bakıldığında da daha etkin olduğunu söylenebilir. Tablo 2.2’de çeşitli gelişmiş ülkeler ve yükselen pazar ekonomileri için bankacılık sektörü ve sermaye piyasası büyüklüğü ölçüleri verilmiştir. Burada bankacılık sektörünün gelişmiş ülkelerde yükselen piyasalara göre GSYH’ya kıyasla daha büyük olduğu görülebilir. Ancak gelişmiş ekonomiler arasında ABD gibi bankacılık sektörünün görece küçük olan, yükselen pazarlar arasında ise Kore, Tayland ve Malezya gibi bankacılık sektörü görece daha büyük olan ekonomilerdir.
Genel olarak gelişmiş ülkelerde menkul kıymetler piyasalarının daha büyük olduğunu görmekteyiz. Yine her iki grupta da istisnalar söz konusudur; Norveç, İrlanda ve Almanya zenginler kulübünde sermaye piyasası büyüklüğü açısından geride kalırken, örneklenen yükselen pazar ekonomilerinden Malezya ve Tayland’ın sermaye piyasalarının gelirlerine oranlarının gelişmiş ülkelerin çoğunun üzerinde olduğu görülebilir.
Olgu 4
Tüm dünyada bankalar en önemli finansal aracı kurumlardır. Dolaylı finansmanın öneminden yola çıkarak birincil olarak bankalar aracılığı ile gerçekleştirilmesi finansal sektörün karakteristiklerindendir. Kısaca küresel olarak en önemli finansal kurumlar bankalardır diyebiliriz. Tablo 2.3’de bir grup ülkenin kişi başına gelirleri ile bankacılık sektörünün ağırlığı verilmiştir. Tablodan gelir seviyesinden bağımsız olarak bankacılık sektörünün daha ağırlıklı olduğu sonucu çıkabilir. Burada bir tek ABD’nin finansal sektörünün yapısının bunun dışında kaldığını görüyoruz.
Olgu 5
Şirketler dış finansman kaynağı olarak daha çok banka kredisi kullanırlar. Bu son olgu da bankacılık sektörünün genel olarak daha baskın oluşu ile ilişkilendirilebilir. Öncelikle dünyada genel olarak şirketlerin (çok uluslu dev
şirketler dışında) yaygın olarak iç finansman kullandıkları görülüyor, bu da temel finansman kaynağının özsermayeleri olduğu anlamına geliyor. Ancak şirketlerin dış finansman kaynaklarını değerlendirdiğimizde G-7 ülkeleri dışında kalan sanayileşmiş ülkelerde ve daha yüksek oranda yükselen pazar ekonomilerinde olmak üzere yatırımların çoğunlukla banka kredisi yoluyla finanse edildiği görülüyor (Şekil 2.2). Türkiye’de banka kredisi kullanımı %18 seviyesinde kalırken, en önemli dış finansman kaynağı olarak ticari krediler ön plana çıkıyor. Ticari krediler şirketlerin tedarikçilerinin açtıkları kredilerdir. Türkiye’de özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin banka kredisi almak yerine tedarikçilerine borçlanarak işlerini yürüttüklerini gösteriyor. Bu olgu sadece Türkiye’ye özgü olmayıp örneğin Çin’de de şirketlerin dış finansmanında ticari kredilere başvurmasının yaygın olduğu biliniyor. Özellikle para politikasının daraldığı dönemlerde ve finansal kriz dönemlerinde kredi daralması yaşandığını biliyoruz, böyle dönemlerde ticari kredi kullanma durumu daha da artıyor.
Küresel olarak sermaye piyasalarının finansal sistem içerisindeki ağırlığının daha arka planda kaldığını görebiliyoruz. Sermaye piyasaları yerine hem şirketlerin finansmanında hem de genel olarak dolaylı finansmanın en önemli aktörü olarak banka ön plana çıkıyor.
Finansal Gelişme ve İktisadi Aktivite
Schumpeter gibi finansal gelişmenin iktisadi kalkınmanın tetikleyicisi olduğunu düşünen iktisatçılar olduğu gibi Robinson gibi iktisadi büyümenin finansal gelişmeyi doğurduğunu düşünen iktisatçılar da vardır. Bunun yanında Lucas gibi iktisadi gelişme açısından finansal faktörlerin fazla önemsendiğini düşünenler de vardır. Son yıllarda yapılan uygulamalı çalışmalar finansal gelişmişliğinin iktisadi büyümeyi olumlu etkilediği yönünde görüşü desteklemektedir. Bu bölümde finansal sektörün hangi kanallarla iktisadi büyümeye yol açabileceğini tartışacağız.
Finansal sistem piyasa çatışmaları sonucunda ortaya çıkarak ekonomide son derece temel bir işleve hizmet ediyor: finansal sistem belirsizliğin olduğu bir ortamda kaynakların mekânlar arasında dağıtılmasını ve zamana yayılmasını sağlıyor. Bu temel fonksiyonu daha iyi anlamak için alt gruplara bölebiliriz. Buna göre finansal sistemin işlevleri şunlardır:
• Tasarrufların ekonomiye aktarılması • Yatırımlar hakkında bilgi edinmek ve kaynak dağılımı • Risk yönetimini kolaylaştırma • Değişimin kolaylaştırılması
İktisadi büyümenin sermaye birikimi aracılığı ile ekonominin üretim kapasitesinin arttırılması ve teknolojik yenilik aracılığı ile üretkenliğin arttırılması olmak üzere iki kanalı vardır. Etkin çalışan bir finansal sistem büyümenin bu iki kanalını birden etkileyecektir. Tasarrufların ekonomiye aktarılmasının kolaylaştırılması, risklerin azaltılması, daha etkin kaynak dağılımı ve mal ve hizmet
ticaretinin kolaylaşması sonucunda ekonomide sermaye birikiminin hızlanması beklenir. Aynı zamanda etkin çalışan bir finansal sistem teknolojik yenilik yapma kapasitesi olan girişimcilerin ve şirketlerin daha kolaylıkla kaynak bulabilmesini sağlayacaktır. Bu da teknolojik yeniliklerin daha rahatlıkla ekonomiye kazandırılabileceği bir ortam sağlayacaktır. Böylece finansal sistem büyümenin her iki kanalının da daha etkin hale getirerek iktisadi büyümeyi kolaylaştıracaktır.
Finansal sistem ile iktisadi büyüme arasındaki etkileşimin boyutlarını değerlendirdiğimizde bu ilişkinin tersinin de geçerli olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Büyüyen bir ekonominin finansal servis talebi yükselecektir. Böylece ekonomilerin büyüyüp zenginleşmesi finansal sistemin gelişmesini de tetikleyecektir. Bunun yanında teknolojik gelişmelerin de finansal sistemin daha etkin çalışmasını ve daha hızlı gelişmesini sağladığını biliyoruz. Telekomünikasyon ve bilişim sektörlerinin son yıllarda gösterdiği gelişmeler finansal sistemin yapısını hızla değiştirerek, finansal hizmetlerin çeşitliliğini arttırdı. Bu anlamda finansal sistemle ekonomi arasındaki etkileşimi tam olarak değerlendirebilmek için bu ilişkinin birbirini karşılıklı olarak besleyen, iki yönlü bir etkileşim olduğunu unutmamak gerekir.
Son olarak üçüncü ve dışsal faktörlerin finansal sistem ile ekonomik aktivite arasındaki etkileşimi farklı yönlerde etkileyeceğini eklemek gerekir. Ülkelerin siyasi kurumlarının, vergi ve adalet sistemlerinin yapısı ve işleyişi kaçınılmaz olarak hem iktisadi aktiviteyi hem de finansal sistemi yakından etkileyecektir. Örneğin adalet sistemi işlemeyen, politik kurumları yozlaşmış ve yolsuzlukların yaygın olduğu ekonomilerde finansal sistemin de işlevlerini etkin biçimde yerine getirmesi beklenemez.
Finansal sektördeki sorunlar ekonomik aktivitenin daralmasına yol açar. Finansal sistemin krize girdiği durumlarda kaynak dağılımın sekteye uğraması bu kaynaklara ihtiyaç duyan iş sahiplerinin, hane halklarının ve kamu kesiminin ekonomik aktivitesinde düşüşe yol açarak genel olarak ekonominin büyüyememesi ya da daralması sonucunu doğurur.
Finansal Krizler
Yirminci yüzyılın başından bugüne özellikle 1970’lerin sonları ve 1980’lerin başında yoğunlaşan bir seri finansal krizle karşılaşıyoruz. 21. yüzyılın ilk finansal krizi ise 2008 sonlarında ABD’de patlak veren “eşikaltı ipotek” kriziyle başlayan büyük çaplı bir küresel finansal krizdir. Bu son finansal krizin etkisiyle iktisadi aktivite dramatik olarak düştü, öyle ki küresel reel ekonomik aktivite ve ticaret II. Dünya Savaşından beri görülmemiş bir seviyeye indi. Yıllık küresel büyüme %10’un üzerinde küçülürken küresel ticaret hacmi %30’un üzerinde daraldı.
Finansal kriz kapsamında iki tür krizden bahsetmek mümkündür. Bunlar döviz krizleri ve bankacılık krizleridir. Ödemeler dengesi sorunlarıyla tetiklenen döviz piyasasına yönelik spekülatif ataklar sonucunda döviz kurundaki ani
ve büyük hareketlerle başlayan bu tür krizler kur rejiminin türüne göre farklı özellikler gösterebilmekledir. Bankacılık krizlerini ise iki biçimde tanımlayabiliriz: Birincisi bankalardan hızlı mevduat kaçışı sonucunda bir ya da daha çok bankanın batması, kamuya devri ya da birleşmesi iken diğeri mevduat kaçışı dışında nedenlerden dolayı bir ya da daha çok bankanın batması, kamuya devri ya da birleşmesi sonucudur. Her iki durumda da sektöre olan güvenin sarsılması ve sorunlu kurumlar dışındaki kurumların bilançolarında bozulmalar ortaya çıkması sonucunda krizin hızla tüm sektöre yayılması söz konusudur.
Finansal Kriz Modelleri
1970’lerde Krugman’a dayandırılan ilk kuşak kriz modelleri para ve maliye politikasının uyumsuzluğunu vurguluyordu. Buna göre finansal kriz bir ülkenin bütçe açıklarını para basarak finanse etmesi sonucunda ortaya çıkan aşırı kredi genişlemesinin yarattığı baskı sonucunda sabit kur rejiminin çökmesiyle ortaya çıkıyor. Birinci kuşak modellerde kurun değer kaybedeceği beklentisiyle ellerindeki yerli para cinsinden finansal araçları likidite ederek döviz pozisyonu almaya çalışan yatırımcılar bir yandan faizlerin yükselmesine sebep olurken, diğer yandan da kur üzerinde baskı oluşuyor. Döviz piyasalarında oluşan baskı yüzünden kuru savunmaya çalışan merkez bankasının rezervlerinin de hızla erimesi söz konusu.
İkinci kuşak modellerde politika daha esnek, kur rejiminin savunulup savunulmayacağı da kısa vadeli politika esnekliği ile uzun vadede güvenilirlik arasında bir tercih olarak ortaya çıkıyor. Eğer politika yapıcılar krizde kur rejimini savunacaklarsa bunun bedeli ekonomide gelirin düşmesi olarak ortaya çıkacak, ancak kuru savunmaktan vaz geçip devalüasyona razı olursa bu da politikacıların güvenilirliğini yitirmesi anlamına geliyor. Üçüncü kuşak modellerde ise 1990’larda döviz krizleri ile banka krizlerinin beraber ortaya çıkıyor oluşu göz önüne alınarak döviz krizlerinde bankacılık sektörünün rolü ön plana çıkartılıyor. Üçüncü kuşak modeller devalüasyonların bilançolar üzerindeki etkisine vurgu yapıyor. Özellikle yükselen pazar ekonomilerinde bankaların ve firmaların bilançolarında bulunan kur uyuşmazlığı sonucunda kur riskine açık hale gelmeleri sayesinde artan riskler krizlere sebep oluyor.
Finansal Krizlerin Ekonomik Aktiviteyi Etkileme Kanalları
Finansal krizlerin reel sektörü nasıl etkilediğini, hangi kanallardan ekonomik aktiviteyi azalttığını anlamaya çalışalım:
1. Borçlanmanın Maliyetinin Yükselmesi: 2. Kredi daralması 3. Riskten kaçınma 4. Şirket özsermayesi 5. Hane halkı özsermayesi 6. Döviz kuru 7. Güven
Yukarıda sıraladığımız ilk iki kanal yani faiz oranlarının yükselmesi ve tahvil, hisse senedi fiyatlarının düşmesi yüzünden fon kullanma maliyetlerinin yükselmesi ile kredi daralması yatırımların ve tüketimin finansmanının zorlaşması anlamına gelir. Finansman zorluğu hem finansman maliyetlerinin yükselmesinden hem de kredi bulmanın zorlaşmasından kaynaklanmaktadır. Böylece ekonomide yatırımlar düşecek, tüketim harcamaları özellikle dayanıklı tüketim mallarına yapılacak harcamalar kısılacaktır. Bütün bunlar sonuç itibariyle ekonomik aktivitenin azalması anlamına gelir. Üçüncü kanalda riskten kaçınma davranışı sonucunda varlık fiyatları düşer. Varlık fiyatlarındaki düşme şirketler kesiminin ve hane halkının bilançolarını olumsuz olarak etkilenir. Genel olarak iktisadi aktörlerin özsermayelerinin azalması ters seçim ve ahlaki tehlike sorunlarının da artması anlamına gelir. Böylece yine şirketlerin yatırımlarının finansmanı zorlaşırken, hane halklarının tüketim harcamaları düşer. Yine sonuç iktisadi aktivitenin azalmasıdır. Kurun kriz dönemlerinde değer kaybetmesinin iktisadi aktiviteye etkisini iki yönden değerlendirebiliriz. Yerli paranın değersizleşmesi genel olarak ihracatı kolaylaştırırken ithalatı zorlaştırarak net olarak ticaret dengesini olumlu olarak etkileyecektir. Bu iktisadi aktiviteyi canlandırıcı bir etki yapabilir. Ancak kurdaki oynamaların ticaret akımlarına etkisinin gerçekleşebilmesi zaman alacaktır. Daha kısa vadede ise eğer hane halkı ve şirketler kesimleri döviz cinsinden net olarak borçlu durumda ise kurdaki değer kaybı bu kesimlerin bilançolarının daha da kötüleşmesine yol açarak yukarıda anlatılan bilanço etkilerinin daha güçlü olarak ortaya çıkmasına yol açacaktır. Son olarak tüketici, yatırımcı ve şirketlerin güven eksikliği tüketim, yatırım, üretim faaliyetlerinin yavaşlamasına yol açarak iktisadi faaliyetin azalmasını sağlayacaktır.
Finansal Krizlerin Bulaşıcılığı
Bir ülkede başlayan finansal krizin diğer ülkelerde finansal krizleri tetikleyerek ya da benzer iktisadi etkiler yaratarak yayılmasına finansal krizlerin bulaşması adı verilir. Bulaşma etkisinin en çarpıcı yönü krizin bir ülkeden diğerine yayılırken bunun son derece hızlı gerçekleşiyor olması ve kimi zaman krizin etkilerinin bulaştığı ülkelerde başlangıç ülkesinden bile daha şiddetli olarak ortaya çıkabilmesidir. En etkileyici bulaşma örnekleri arasına 1997 yılında Tayland’da baş göstererek hızla Endonezya, Kore, Malezya ve Filipinler’e yayılması ile ortaya çıkan Doğu Asya krizinden bahsedebiliriz. Bulaşma etkisinin ortaya çıktığı finansal krizlerde üç ortak nokta var. Bunlardan birincisi krizden hemen önce artan uluslararası sermayenin kriz sonrasında hızlı ve şiddetli biçimde geri dönmesidir. İkincisi krizin başlangıcında finansal piyasalardan sürpriz bir açıklama gelmesidir. Burada kastedilen piyasaların hazırlıklı olmadığı, öngörülmemiş ve beklenmeyen bir gelişme hakkında bir açıklama olmasıdır. Son olarak da bulaşma etkisinin görüldüğü durumlarda ortak bir borç verenin olmasıdır. Krizlerin nasıl bulaştığı hakkında ise farklı görüşler var. Burada bulaşmanın
etkisinin ortaya çıkmasında sürü davranışı, ticari bağlar ve finansal bağlar olmak üzere üç kanal açıklanabilir.
Türkiye’de Finansal Krizler
Türkiye’nin 1990’lardan itibaren beş önemli finansal krizden etkilendiğini görüyoruz. Bunlardan ikisi 1994, 2001 ve 2018 krizleri Türkiye’den kaynaklanan ve bulaşma etkisinin görülmediği finansal krizler. Diğer ikisi ise 1998 Rusya krizinin ve 2008 küresel krizin Türkiye ekonomisine bulaşması sonucu ortaya çıkan dış kaynaklı krizlerdir. Bunlar arasında özellikle 1994 krizi yanlış politika uygulamaları sonucunda yaratılan bir kriz oluşu ile kendini diğerlerinden ayrıştırmaktadır. Türkiye’ye özgü ikinci kriz, 2001 krizidir. 2001 öncesinde Türkiye aşırı yükselmiş olan kamu borçlarının yükü, yüksek reel faiz, yüksek cari açığı ve diğer makroekonomik göstergeleri nedeniyle yüksek risk taşımaktaydı. Döviz ve bankacılık krizlerinin birbirini tetiklediği 2001 krizi son dönem ikiz krizlerinin bir örneği olarak düşünülebilir. Türkiye’ye özgü krizlerin sonuncusu 2018 krizi, bu kriz ABD ile yaşanan dış politika gerilimi ile tetiklendiği için Rahip Brunson krizi olarak da adlandırılıyor. Krizi tetikleyen en büyük faktör ise bu ortamda Temmuz ve Ağustos aylarına ABD başkanının attığı olumsuz tweetlerdi, bu giren döviz cinsi fonların aniden durması ile sonuçlandı. 2017-2018 döneminde küresel risk algısını gösteren VIX indeksi tarihsel olarak düşük seviyelerde olmasına rağmen Türkiye ekonomisi dış politikada yaşanan siyasi bir gerilim ile giren sermayenin durmasına ve TL’nin değer kaybetmesine yol açtı ve kur şoku ekonomik bir krize dönüştü. 2018’in üçüncü çeyreğinden sonra Türkiye ekonomisi resesyona girdi.
Finansal Piyasaların Düzenlenmesi ve Denetlenmesi
Finansal sektörün düzgün işler durumda olmasının ne kadar önemli olduğu göz önüne alındığında tüm dünyada kamusal olarak çeşitli düzenleme ve denetleme mekanizmalarının kullanılması doğaldır. Ancak bir yandan düzenleme ve denetleme yolu ile finansal sistemin daha güvenli olması sağlanırken piyasa düzenlemelerinin ekonomik aktiviteyi kısıtlaması sonucunda ortaya çıkan bir bedeli de olabilir. Fazla düzenlenen piyasalar yeterince gelişemeyerek ekonomik büyümeyi destekleyemeyebilir. Buradaki iki uç noktadan birinde düzenlemelerin hafifletilerek finansal sistemin kontrolsüz büyümesi ile risklerin ve eksik bilgi sorunlarının artması, diğeri ise finansal sistemin aşırı düzenlenerek ekonomik büyümeyi yavaşlatması söz konusudur. Kısaca piyasa serbestisinin bedeli krizlerse düzenlemenin bedeli de düşük büyüme olabilir. Bu iki uç arasında en uygun düzenleme ve denetleme çerçevesini oluşturarak finansal sistemin sağlıklı olarak işleyebileceği optimal büyüklükte tutmak gerekmektedir. Finansal kriz dönemlerinde sistemin güvenilirliğinin düşmesinin ekonomik aktiviteye zarar verdiğinden bahsetmiştik. Ekonomiyi bu tür risklerden korumak amacıyla kamu kesimi finansal kurumlar üzerinde çeşitli düzenlemeler uygulamaktadır. Bunlar girişin kısıtlanması, şeffaflık, banka bilançolarının denetlenmesi ve mevduat sigortasıdır.