AÖF Soru Bankası
İKT201U · Ünite 8

Parasalcı, Yeni Klasik ve Reel Konjonktür İktisadi Düşünce Okulları

  • 22 soru-cevap
  • İktisadi Düşünceler Tarihi
1

Parasalcı iktisat nasıl ortaya çıkmıştır?

Parasalcı yaklaşım, Klasik ve Neo-klasik iktisadın İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Milton
Friedman’ın öncülüğünde Anna Schwartz (1915- 2012), Phillip D. Cagan (1927-2012), Karl Brunner (1916-1989) ve Allen H. Meltzer (1929-2017) gibi 20. yüzyılın tanınmış Amerikalı iktisatçılar tarafından yeniden ifadesi olarak kabul edilebilir. Friedman ve bu görüşe mensup bazı iktisatçıların
Chicago Üniversitesi’nde görev yapması ya da burada eğitim alması veya bu kurum menşeli eğitimin ve yayınların ağırlıklı olarak parasalcı yaklaşıma uygun olmasından ötürü, bu yaklaşım bilim cami-
asında zaman zaman Chicago Okulu olarak da anılmıştır. Hatta bu okulun mensupları ve fikirleri ile
üniversitenin birlikteliği uluslararası bir üne kavuşmuş; Şili Hükümeti en başarılı öğrencilerini iktisat
eğitimi almaları için söz konusu Üniversiteye göndermiş, döndüklerinde de ‘Chicago boys’ (‘Chicago
delikanlıları’) diye adlandırılmışlardır.

2

Parasalcı iktisatın temel savunusu nedir?

P. Cagan’ın ifadesiyle, teori, uzun dönemde rekabetçi ekonomik sistemin ve ekonomik yaşamda
sınırlı devlet müdahalesinin yararı üzerine bırakınız yapsınlar (laissez faire) ideolojisini paylaşmıştır (Friedman’ın iktisadi felsefesiyle ilgili Friedman (1988) ve yöntem tartışmaları ile ilgili daha geniş
bilgi için Friedman (1953)’e bakılabilir.) (Cagan, 1989: 204). Ancak, isminden de anlaşılacağı gibi
monetarizm, daha çok para miktarının ekonomik faaliyet ve fiyat düzeyi üzerindeki etkilerini inceler
ve buna uygun olarak da para politikasının amaçlanan hedeflerine ulaşabilmesi için para miktarındaki artışın istikrara kavuşturulması (‘kurallı para politikası’) üzerinde yoğunlaşır. Ancak, Parasalcılar hemen tüm ekonomik analizlerinde olduğu gibi, esas olarak uzun dönemi dikkate alsalar da paranın yansızlığı ve enflasyon analizlerinde kısa ve uzun dönem ayırımını gerekli bulmuşlardır. Bu iktisatçılara göre, uzun dönemde ekonomide tam istihdam dengesi sağlanacaktır, ekonomide reel ve parasal kesim diye iki ayrı kısım (kompartıman) söz konusudur, uzun dönemde para arzındaki değişmeler esas olarak fiyatlar üzerinde etkili olur, ancak, kısa dönemde para arzının esas etkisi hasıla düzeyi (milli gelir) üzerinde görülür. Buna göre, Parasalcı İktisadi Düşünceye (PİD) göre, para
arzındaki gelişmeler hem nominal hem de reel anlamda ekonomik faaliyet düzeyindeki değişmelerin
en önemli belirleyicisi olsa da (Froyen, 1993: 69); Friedman’a göre, yine de para arzının nominal gelir üzerindeki egemen etkisi tartışılmazken, reel gelir ve istihdam üzerindeki etkisi sadece kısa dönemle sınırlı tutulmuştur (Laidler, 1993: 25). Bu nedenle, Friedman her ne kadar “Parasalcı
bir iktisatçı değilim, ben bir iktisatçıyım” (Skousen, 2003: 445) dese de ekonomik faaliyetler üzerinde maliye politikasının kayda değer bir etkisinin olmadığını, buna karşılık para politikasının büyük bir açıklayıcılık gücüne sahip olduğunu ısrarla savunduğu için, kendisine Parasalcı (Monetarist), öncülük ettiği iktisadi düşünce akımına da Parasalcılık (Monetarizm) denilmiştir. Sonuç olarak, uzun dönem toplam arz eğrisi dikey; yani, fiyatlara karşı tamamen inelastik bir konumdadır. Çünkü, reel ve parasal olarak ikiye bölünmüş Neoklasik ‘dikotomik yapı’ geçerliliğini korumakta ve para yansızdır. Diğer taraftan, kısa dönemde toplam arz eğrisi çalışanların ‘para yanılgısı’ndan dolayı, sağ yukarıya doğru artan eğimlidir (Hoover, 1988: 10). Aslında, neoklasik miktar teorisinin önemli teorisyenlerinden Irving Fisher de paranın yansızlığının uzun dönemde geçerli olduğunu, kısa dönemde ya da geçiş dönemlerinde ise para miktarındaki artışların reel değişkenleri etkileyebileceğini söylemişti (Fisher, 1946). Bu da gösteriyor ki, bölümün başında da belirtildiği
üzere, PİD esas itibariyle Klasik ve Neoklasik iktisadın bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim
Friedman’ın ünlü “enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur” cümlesi bunu açıkça teyit etmektedir.

3

Parasal İktisadi Düşüncenin temel varsayımları ve iktisadi düşünceye temel katkıları nelerdir?

Parasal İktisadi Düşüncenin temel varsayımları ve iktisadi düşünceye temel katkıları aşağıdaki gibi
sıralanabilir:
• Devlet bir amaç değil, özgürlüğümüzü korumak için bir araç olarak görülmelidir.
• Serbest piyasa ekonomisi korunmalı ve devlet müdahalesinden kaçınılmalıdır.
• Ekonomik normal koşullarda tam istihdam ve doğal işsizlik oranında dengededir.
• Para kısa dönemde olmasa bile uzun dönemde yansızdır, ama parasal değişikliklerin fiyatlara etkisi gecikmeli olarak yansır (aktarma mekanizması).
• Faiz oranları parasal aktarma mekanizmasında kilit rol oynasa da bir para politikası göstergesi olarak yanıltıcı olabilir.

• Modern miktar teorisinden hareketle, esas olarak servet üzerinden açıklanan bir reel para talebi
fonksiyonu söz konusudur.
• Kısa dönemde ‘para yanılgısı’nın bir sonucu olarak ortaya çıkan Phillips eğrisi uzun dönemde geçerli değildir.
• ‘Enflasyonun her zaman ve her yerde parasal bir olgu’ olduğu dikkate alınarak, ‘kurala göre’ bir para politikası uygulanmalıdır.
• Hanehalkları harcamalarını sadece uzun dönemli ya da sürekli gelir değişikliklerine göre ayarlarlar,
geçici gelirlerini pek dikkate almazlar.

4

Friedman'ın Kapitalizm ve Özgürlük kitabına göre devletin misyonu ya da işlevleri nelerdir?

• Hukuku ve düzeni koruyup sürdürmek
• Mülkiyet haklarını tanımlamak
• Mülkiyet haklarında ve ekonomik oyunun diğer kurallarında değişiklik yapabilmek için bir araç
olarak hizmet etmek
• Kuralların yorumu üzerindeki anlaşmazlıklarda hakemlik yapmak
• Anlaşmaları yürütmek
• Rekabeti geliştirmek
• Para politikasının çerçevesini hazırlamak
• Teknik tekelleri engellemek ve dışsallıkların yol açtığı olumsuzlukları gidermek

• Sorumluluk üstlenemeyen kişilerin korunmasına yönelik kurumsal yapılara (derneklere ve ailelere) destek vermek
• Yurt içinde ve yurt dışında özgürlüğümüzü korumak.

5

Serbest Piyasa Ekonomisinin Korunması ve Müdahalelerden Kaçınılması varsayımını açıklayınız?

Bu varsayım, Adam Smith ile başlayan Klasik iktisat teorisinden itibaren tüm ana akım iktisadi
düşüncenin vazgeçilmez bir ilkesidir. Buna göre, zımnen ya da açıktan klasik kapitalizmin ‘iktisadi
adam’, ‘görünmez el’, ‘Say özdeşliği’ ve ‘tam istihdam’ varsayımları ön kabul olarak yerini korumak-
tadır. Nitekim bölümün ilerleyen kısımlarında Yeni Klasikler de bunu temel bir varsayım olarak alacaklar ve ‘piyasaların temizlenmesi’ olarak niteleyeceklerdir. Buna göre, nispi fiyatlar ve miktarlar,
tam rekabetçi serbest piyasa mekanizması içinde tamamen arz ve talep tarafından belirlenir. Bu du-
rumda hükümetin mümkün olduğunca ekonomiye müdahaleden kaçınması gerekir. Hükümet, sos-
yal harcamalar dahil tüm kamu harcamalarını ve vergileri azaltmalıdır. Piyasaya müdahale etmesi gerektiğinde ise ikinci en iyi olarak para politikasını tercih etmelidir. Çünkü, kamu harcamaları çoğunlukla devletin borçlanmasıyla finanse edildiği için, maliye politikası ekonomide etkili bir politika aracı olamaz, sadece özel sektörün dışlanmasına (‘crowding-out etkisi’) katkıda bulunur.

6

Tam istihdam ve doğal işsizlik varsayımını açıklayınız?

Tam istihdam, ana akım kapitalist iktisadi düşüncenin vazgeçilmez bir varsayımıdır. Bir önceki varsayımla birlikte ekonominin serbest/esnek fiyat mekanizması sayesinde sürekli olarak kendiliğin-
den dengeye gelme kabiliyetinin olduğuna ve isteyen herkesin iş bulabileceğine inanılır. Buna göre,
Keynesçi ‘gönülsüz işsizlik’ söz konusu olmayacak, olsa olsa ‘gönüllü/iradi işsizlik’ olabilecektir. Bu da
Friedman’ın kavramsallaştırdığı şekliyle ‘doğal işsizlik oranı’ (DİO) düzeyinde olacaktır. DİO, her ekonominin geçici ve yapısal işsizlik durumlarına göre değişebilen uzun dönemde katlanmak durumunda kalınan asgari işsizlik oranını temsil eder. Bu itibarla, bu oranı aşağı çekmeye dönük politikalar kısa dönemde enflasyonun yükselmesi pahasına başarılı olabilse de uzun dönemde mümkün olamamakta; DİO aynı kalmak suretiyle enflasyon oranı daha da yükselmektedir. Başka bir deyişle, Phillips eğrisi kısa dönemde geçerli olsa da uzun dönemde geçerliliğini yitirmekte ve DİO’nda dikey konumda karar kılmaktadır. O halde uzun dönemde enflasyon ve işsizlik arasında ödünçleşmeye (değiş-tokuşa) dayalı bir iktisat politikası tercihinin başarılı olma durumu söz konusu değildir.

7

Paranın yansızlığı varsayımını açıklayınız?

Para miktarı, ancak parasal milli gelir, parasal ücretler ve fiyatlar genel düzeyi gibi nominal değişkenleri etkileyebilir; üretim ve istihdam gibi reel değişkenleri ise sadece geçici olarak etkiler. ‘Klasik dikotomi’ olarak bilinen bu anlayış, Klasik iktisadi düşünceden itibaren ana akım iktisadın temel varsayımlarından biri olup; kendiliğinden sürekli dengeye dayalı iktisadi anlayışın ve bunun üzerine bina edilen paranın yansızlığı varsayımının temel dayanağıdır. Buna göre, parasal değişkenler para piyasasının kendi iç dinamikleriyle, reel değişkenler de reel sektörün kendi iç dinamikleriyle açıklanabilir. Dolayısıyla, parasal ya da finansal değişkenleri dikkate almadan mal, hizmet ve faktör piyasalarını içine alan reel sektörün potansiyel (tam istihdam) denge varsayımları üzerinden istikrarının sağlanması pekâlâ mümkündür. Netice olarak, PİD’ye göre, paranın reel ekonomik faaliyet düzeyi üzerinde etkisi sadece kısa dönemde söz konusu olabilir. Uzun dönemde
ise esas etkisi fiyatlar üzerinde olacaktır. Yani, para kısa dönemde olmasa bile uzun dönemde yansızdır.

Dolayısıyla Parasalcı iktisatçılar, para miktarındaki değişikliklerin, dolayısıyla para politikası-
nın ekonomik faaliyetler üzerinde hem doğrudan hem de dolaylı etkilerinin olacağını savunurlar. Bu
iktisatçılara göre, parasal değişmeler bir yandan Klasik ve Neo-klasik iktisatçıların dediği gibi ak-
tif para talebi kanalıyla doğrudan doğruya tüketim ve yatırım malları talebi şeklinde piyasadaki mal
ve hizmetlerin talebini ve fiyatlarını etkilerken, diğer yandan Keynesçi iktisatçıların savunageldikleri
gibi, faiz mekanizmasıyla ekonomik faaliyetleri dolaylı olarak etkileyecektir.

8

Gecikme Sorunu ve Aktarma Mekanizması varsayımlarını açıklayınız?

Friedman’a göre, parasal büyümenin fiyatlar üzerindeki nihai etkisi ancak 12 ile 18 aylık gecik-
me ile görülebilecektir. Bir başka deyişle, parasal büyümenin nominal gelir üzerindeki etkisinden 6
ile 9 ay sonra fiyatlar üzerinde görülecektir (Laidler, 1990: 56; Paya, 1994: 237, 244).

Buradan Parasalcı teoriye göre, paranın yansızlığının ancak uzun dönemde sağlanabileceği anlaşılmaktadır. Buna göre, para miktarındaki bir artış hem finansal hem de reel varlıkların talebini artırır. Parasal aktarma mekanizmasına göre, merkez bankası parasal genişlemeye gittiğinde, parasal aktifleri çoğaltır ve portföy bileşiminin yeniden düzenlenmesine neden olur. Çünkü, para miktarındaki artış paranın marjinal değerini düşürdüğü için, paranın getiri oranı portföydeki diğer aktiflere göre azalmış olur. Diğer aktiflere göre paranın marjinal değerinin düşmesi ise halkın elinde para fazlasının bulunması anlamına geleceğinden, halk bu para fazlasını diğer aktiflere harcayarak durumunu optimize eder. Sonuç olarak, ekonomide toplam harcamalar artmış olur. Toplam harcamalar, tüketim ve yatırım mallarına yöneldiği takdirde, toplam talep doğrudan doğruya artmış olur. Bireyler, ellerindeki para fazlalarını hisse senedi ve tahvil gibi finansal aktiflere yönelttikleri
taktirde, bunların getiri oranlarını azaltmak suretiyle toplam talep bu defa dolaylı yoldan artmış olur.
Para arzında meydana gelen bir değişme, bu nedenle sadece finansal varlıkların talebini değil, aynı
zamanda bina, fabrika, dayanıklı tüketim malları, yatırım malları ve benzeri tüm reel varlıkların talebini de etkileyecektir. Dolayısıyla, para arzında meydana gelen bir değişme, doğrudan doğruya toplam talebe yansıyacaktır. Toplam talepte meydana gelen bu artış, önce mal ve hizmetlerin fiyatını yükseltecek, bu da mal ve hizmet üretimini ve gelir düzeyini artıracak, buna bağlı olarak da para talebi artacak ve tekrar para arzı para talebi eşitliği sağlanarak para piyasasında denge sağlanmış olacaktır.

9

Friedman'a göre parasal değişikliklerin faiz oranları üzerinde neden olabileceği etkiler nelerdir?

Friedman, parasal değişikliklerin nihai olarak faiz oranları üzerinde neden olabileceği etkileri üçe ayırarak inceler (Orhan, 1986: 96-97):
• Birinci olarak, para arzındaki bir değişiklik, faiz haddini geçici bir süre için etkileyebilir (likidite etkisi). Keynesyen iktisatta para ve faiz ilişkisi kısa dönemli bu etki üzerinden yorumlanır. Parasalcılarda ise söz konusu ilişki uzun dönemde aşağıda yer alan ikinci ve üçüncü etkiler üzerinden daha kapsamlı olarak ele alınır.
• İkinci olarak, para arzı artıp faiz oranları düşünce, cari gelirde, harcamalarda ve fiyatlarda bir artış görülecektir. Ayrıca, parasal genişleme varlıkların fiyatlarını da artıracaktır (gelir ve fiyat düzeyi etkisi).
• Üçüncü olarak, fertler fiyatların artmaya başladığını gördüklerinde, yüksek oranlı bir enflasyon beklentisi içerisine girerler. Bu durumda elde para tutmanın fırsat maliyeti artacağından, bireylerin para talebi azalır ve paranın dolaşım hızı artar. Sonuçta toplam harcamalar artacağından, enflasyon daha da hızlanır (Jeff etkisi).

10

Friedman'ın kurallı para politikasını açıklayınız?

Friedman, Keynesçi iktisatçıların ve politikacıların uyguladığı gibi, ‘dur ve devam et’ şeklinde ‘du-
ruma göre’, ‘ihtiyari’ para politikası yerine, istikrarlı ve ‘kurallı’ bir para politikasının takip edilmesini
ısrarla önerir. Bunun için de para miktarının artış hızının reel GSMH artış hızına endekslenmesi (onunla aynı artması) şeklinde somut bir öneride bulunur. Parasalcılara göre bu yapılmadığında, geç-
mişte (örneğin 1929 Buhranında) olduğu gibi büyük ekonomik krizler yaşanabilir. Friedman’a göre,
ekonomik dalgalanmaların ve krizlerin nedeni, esas itibariyle politika yapıcıların para ve maliye politikaları vasıtasıyla ekonomiye gereksiz müdahaleleridir. Özellikle merkez bankalarının duruma göre para miktarını ayarlamaya çalışmaları dalgalanmaların boyutunu büyütmekte ve krizi derinleştirmektedir. Nitekim, 1929 krizinde Federal Reserve Bank yönetimi, krizin çıktığı yıllarda para miktarını artırılması gereken oranda artırmayıp aksine para miktarının artış hızını düşürmüştür (Buchholz, 2005: 284). Bu sıkı para politikası piyasada yaşanan ekonomik daralmayı hızlandırmıştır.

11

Sürekli ve geçici gelir kavramlarını açıklayınız?

Sürekli gelir, gelirin insanların gelecekte devam edeceğini beklediği kısmıdır ve ortalama geliri temsil eder. Geçici gelir ise gelirin insanların devamlılığını beklemediği kısmıdır ve ortalama gelirden rastgele bir sapmayı, yani, Yp etrafındaki geçici dalgalanmaları ifade eder (Mankiw, 1992: 414;
Branson, 1976: 201; Dönek Erdem, 1996a; Dönek Erdem, 1996b: 94-95). Geçici gelirin aldığı değer
negatif, pozitif ya da sıfır olabilir. Örneğin, bir işçinin ya da memurun emeği karşılığında aldığı ay-lık geliri, sürekli gelirdir. Diğer taraftan, örneğin herhangi bir kişinin Milli Piyango biletinden veya
Spor Toto, Spor Loto gibi şans oyunlarından kazandığı ya da bir ödülden aldığı paralar ise kişinin
geçici geliri olarak kabul edilir. Teknik bir deyişle, Branson (1976)’a göre sürekli gelir, sabit uzun do-
nem reel faiz haddi (veya getiri oranı) ile toplam gelir akımının bugünkü değerini ifade eden servetin çarpımı ile hesaplanabilir.

12

Friedman’ın Sürekli Gelir Hipotezine dayalı tüketim modelinin geçerliliğinin dayandığı hipotezler nelerdir?

Friedman’ın Sürekli Gelir Hipotezine dayalı tüketim modelinin geçerliliği dört temel varsayıma dayanır (Branson, 1976: 201):
• Birinci varsayıma göre, Yp ile Yt arasında herhangi bir korelasyon yoktur. Bireyler arasında Yp ile Yt’nin kovaryansı da sıfırdır. Yani, Kov(Yp, Yt) = 0.
• İkinci varsayıma göre, Cp ile Ct arasında herhangi bir korelasyon yoktur. Yani, Kov(Cp, Ct) = 0.
• Üçüncü varsayıma göre, Yt ile Ct arasında herhangi bir korelasyon yoktur. Dolayısıyla, Yt’de meydana gelecek herhangi bir olası değişmenin bireyin tüketimi üzerinde büyük bir etkisi olmayacaktır. Yani, Kov(Yt, Ct) = 0. İlk üç varsayımdan anlaşılan, gelirin ve tüketimin sürekli ve geçici olarak ayrılmakta olduğu ve üç varsayımda da belirtildiği gibi, birbirinden bağımsız olduğudur.
• Dördüncü varsayıma göre ise son iki varsayımın bir sonucu olarak, bireyin tüketimi sürekli gelirine bağlı olarak değişecektir. Çünkü, birey Yp’sini harcarken, Yt’sini daha çok gelecekteki tüketimi için tasarrufta bulunacaktır (Mankiw, 1992: 415).

13

Yeni Klasik iktisadi yaklaşım nasıl ortaya çıkmıştır?

Yeni Klasik İktisadi Yaklaşım (YKİY)’ın ileri sürdüğü teorilerin temellerini esas olarak John F. Muth’un
1961 yılında yayınlanan ünlü “Rasyonel Beklentiler ve Fiyat Hareketleri Teorisi” makalesinde aramak gerekir. Bu yaklaşım, esas itibariyle mikro temelli yaklaşımlarla birey merkezli analizlere ağırlık vermiş ve ekonomik aktörlerin bekleyişlerinin önemine dikkat çekmiştir. Bu anlamda ekonomik aktörlerin rasyonel olduğu ve kendi çıkarlarını optimize etmek için beklentilerinin de rasyonel olduğu ileri sürülmüştür.
YKİY, daha sonra 1970’li yıllarda Robert E. Lucas, 2011 yılı Nobel Ödülü sahibi Thomas J. Sargent (1943-), Neil Wallace (1939) ve Robert J. Barro (1944) gibi birçok ünlü iktisatçı tarafından akademik ve entellektüel seviyede makro ekonomik konulara yönelik olarak son derece önemli tartışmalara konu olmuştur. Yaklaşımın kısa süre içerisinde bu kadar popüler olmasının en önemli nedeni, Keynesçi iktisadın 1950’li ve 1960’lı yıllardaki başarılı uygulamalarından sonra, 1970’lerin başından itibaren petrol şoklarının da etkisiyle krize girmesidir. YKİY tam da bu yıllarda bir karşı-devrim olarak ortaya çıkmıştır.

Hatırlanacağı gibi, 1970’li yıllarda Keynesçi iktisadın krize girmesiyle birlikte, neo-liberal akımlar (Parasalcı, Yeni Klasik, Arz İktisadı ve Reel Konjonktür yaklaşımları) bir anda bütün dünyanın ümit kaynağı olmuşlardı. Bu yaklaşımların hemen hepsi de kaynaklarını, Keynes-öncesi Klasik ve Neoklasik teorilerden almakta ve esas olarak da onların söylediği varsayımları kabul etmekteydiler.
Buna göre, ekonomide tam esnek ücret ve fiyatların yardımıyla piyasalar arz ve talep koşullarına
göre serbestçe çalışır ve kendiliğinden dengeye gelir. Tam istihdamın kendiliğinden sağlandığı bu durumda, devletin aktif iktisat politikaları ile piyasalara müdahale etmesine hiç gerek yoktur.
Başka bir deyişle, piyasaların sağlıklı çalışabilmesi için, devletin ekonomiden elini çekmesi gerekir.
Çünkü, örneğin para politikasıyla ekonomiye yapılacak müdahaleler reel ekonomik değişkenleri etkilemediği gibi, fiyatlar genel düzeyi gibi nominal değişkenleri etkileyerek piyasaların doğal düzenini bozmaktadır. Neoliberal akımlar içerisinde YKİY’ın en belirgin özelliği, rasyonel beklentiler hipotezini geliştirmeleri ve ekonominin kısa dönemde dahi tam istihdamı sağlayacağını ileri sürerek, ana akım iktisadi düşüncenin merkezinde yer alan Klasik ve Neoklasik iktisat çizgisinin en uç noktasına oturmuş olmasıdır.

14

Yeni Klasik İktisadi Yaklaşımın Temel Varsayımları nelerdir?

YKİY’ın dayandığı temel varsayımlar aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:
• Piyasaların kendiliğinden dengeye gelmesi ve esnek fiyatlar
• Rasyonel beklentiler
• Tesadüfi hata, eksik bilgi ve firma yanılması
• Paranın yansızlığı ve aktif iktisat politikalarının etkisizliği
• Phillips eğrisinin hem kısa ve hem de uzun dönemde geçersiz (dikey) olması
• Ekonomik dalgalanmaların esas olarak parasal gelişmelerden kaynaklanmış olmasıdır.

15

Piyasaların Kendiliğinden Dengeye Gelmesi ve Esnek Fiyatlar varsayımını açıklayınız?

Yeni Klasik iktisatçılar, Keynes-öncesi Klasik ve Neo-klasik iktisatçıların ortaya koyduğu varsayım-
ların hemen hepsini kabul etmişler ve bunları yaşadıkları 1970’li yıllar ve sonrası dönemin sorunlarına ve ekonomik literatür düzeyine uygun bir biçimde hatta onlardan daha da katı olarak savunmuşlardır. Piyasaların kendiliğinden dengeye gelmesi ya da İngilizce ifadesindeki haliyle piyasaların temizlenmesi (market clearing) bu temel varsayımların başında gelir. Buna göre, ekonomide serbest piyasa mekanizmasına müdahale edilmediğinde, piyasalar arz ve talep kurallarına göre çalışacak ve kendiliğinden dengeye gelecektir. Bu varsayım, aslında Smith’in
meşhur görünmez el varsayımının devamı olarak görülebilir. Zira tam rekabetçi bir piyasada çok faz-
la sayıda alıcı ve satıcı tarafından belirlenen fiyat kısa dönemde ortaya çıkan geçici dengesizlikleri
giderirken, uzun dönemde kaynakların hangi mal ya da hizmetin üretimine tahsis edileceğini sağla-
maktadır. Böylece, esnek piyasa fiyatı kısa dönemde tayınlama işlevini, uzun dönemde ise kaynak tahsisi işlevini yerine getirmektedir (Keat ve Young, 2003: 88-92). Dolayısıyla, piyasaların bu şekilde rekabetçi bir ortamda işlediği makro ekonomik analiz sağlıklı bir dengeye dayalı olacak, zira bütün gözlemler teori ile uyumlu olmak zorundadır (Thurow, 1983:18). Bu durumda, ekonominin performansını artırmanın en etkin yolu, piyasa müdahaleleri yerine, piyasa mekanizmasının sağlıklı bir şekilde işlemesini mümkün kılmak olacaktır.

16

Rasyonel beklentiler varsayımını açıklayınız?

Yeni Klasik iktisatçılar, genel olarak A. Smith’ten beri kapitalist iktisat teorisinin en temel varsayım-
larından homoeconomicus (iktisadi adam) fikrini ve dolayısıyla ekonomik aktörlerin fayda ve kar op-
timizasyonunun vazgeçilmez olduğunu savunurlar. Bunun gerçekleşebilmesi için de bireylerin davra-
nışlarında akılcı/rasyonel olmaları gerekmektedir. Bunun aksi durum olan uyumlu davranış, optimi-
zasyon varsayımı ile uyumsuz olacaktır. Çünkü, ekonomik birimlerin bilinçli davrandıkları varsa-
yılmıştır. Buna göre, bireyler yeni bir kararı öğrenme ve buna karşı koyma konusunda zaman içinde
yavaş hareket etmek yerine, çok hızlı hızlı hareket ederler. Bundan dolayı, bireyler hükümetin aldığı
bir kararı veya piyasada meydana gelen bir dengesizliği hemen algılayıp kararlarını ona göre değiş-
tireceklerinden, sistematik hata yapmazlar. Çünkü, yanıldıklarını anlar anlamaz hatalarından hemen
vazgeçerler ve aynı hatayı tekrarlamazlar. Bu itibarla, akılcı karar birimlerinin sürekli optimizasyon
peşinde olması, bir anlamda hatalarını telafi etme gayreti olarak yorumlanabilir. Hipotezin bir ayağını rasyonellik oluştururken, diğer ayağını beklentiler oluşturur. Buna göre, insanlar karar verirken geçmişe bakarlar, ondan ders alırlar ve gelecekteki kararlarını yine akılcı bir şekilde belirlerler. Ama, insanlar her zaman geçmiş deneyimlerinden çok, geleceğe yönelik beklentilerine bakarlar. Zira Muth’un da dediği gibi, insanlar akıllı hareket ederler ve beklentileri de akılcı olmak durumundadır. Bu akıllı insanlar, kararlarında Keynesçi ve Parasalcı modellerde olduğu gibi, geç- mişe dönük bir davranış yerine, geleceğe dönük bir davranış sergilerler. Keynesçi ve Parasalcı modellerde çalışanların enflasyon beklentisinin çoğunlukla geçmiş dönem enflasyon oranlarına bağlı olarak za-
manla yavaş yavaş değiştiği varsayılırken, Yeni Klasik modellerde bireylerin edindikleri yeni bilgilerle
kendilerini çabucak yeni duruma göre ayarladıkları varsayılmıştır (Froyen, 1993: 75). Önemli olan,
insanların beklentilerinin doğru olup olmadığıdır. Bunun için de insanların bir defa yaptığı hatayı
ikinci kez tekrar etmeyecekleri ve böylece beklentilerinde ortalama olarak doğru hareket edecekleri
ve doğru sonuç alacakları varsayılmıştır (Weeks, 1989: 133; Paya, 1994: 265). Özetle, olayın mantığı basit bir dille şu şekilde ortaya konulabilir: (i) Eğer ekonomik ve sosyal ilişkiler belirgin/deterministik ise (ii) bu belirgin ilişkilerin tüm yönleri biliniyorsa, (iii) ekonomik aktörler geleceğe yönelik tahminlerini tam bilgiye bağlı olarak oluşturuyorlarsa, ondan sonra (iv) bu yolla oluşmuş tahminler/beklentiler ortalama olarak doğru olacak; öngörülen ve gerçek sonuçlar arasındaki herhangi bir fark net olarak tesadüfi etkilerin sonucunda ortaya çıkmış olacaktır (Weeks,
1989: 131).

17

Tesadüfi Hata, Eksik Bilgi ve Firma Yanılması varsayımını açıklayınız?

Yeni Klasik iktisatçıların temel varsayımlarından biri de ekonomik aktörlerin hükümetin kararlarıyla ve piyasada meydana gelen diğer olaylarla ilgili elde edecekleri bilgi (enformasyon) ile alakalıdır. Aslında beklentilerin rasyonel olması, tüm mevcut bilginin de modele dahil edilmesini gerekli kılmaktadır (Cagan, 1980: 827). Ama tüm bilgiler mevcut olduğu halde, bu bilgiler insanlar tarafın-
dan tam olarak edinilemeyebiliyor. Çünkü, bunları elde etmenin de tıpkı diğer şeyler gibi bir maliyeti vardır. Bilgi edinmenin maliyeti arttıkça, insanlar piyasadaki önemli değişkenler hakkında (genel fiyatlar gibi) daha fazla eksik bilgiye sahip olacaklarından, yanılabileceklerdir. Kaldı ki, rekabetçi bir
piyasada faaliyet gösteren firmalar kendi fiyatlarını belirlerken genel fiyat düzeyinin yanı sıra diğer firmaların fiyatları (nispi fiyatlar) hakkında da sağlıklı bilgiye ihtiyaç duyarlar. Ancak, bu bilgi her zaman simetrik düzeyde olmayabileceğinden, firmaların bu konuda yanılmalarına ve yanlış kararlar vermelerine sebep olabilir. ‘Firma yanılma teorisi’ olarak bilinen bu durumun sonucu olarak, firmaların fiyat ayarlamaları ile genel fiyat düzeyindeki ayarlamalar farklılaşabilir ve parasal değişiklikler kısa dönemde hasıla üzerinde etkili olabilir ve para yansız olmayabilir. Ancak, bu durum sistematik bir durum arz etmeyip, tesadüfi olarak gerçekleşecektir. Çünkü, ekonomik aktörler, özellikle de yatırımcılar, adımlarını tesadüfi olarak atarlar (tesadüfi yürüyüş); bu itibarla, hatalar da sistematik değil, tesadüfi olarak yanılma sonucunda gerçekleşir. Bu yaklaşıma göre, ekonominin geçici de olsa, genel dengeden sapmasına yol açan büyük tesadüfi konjonktürel dalgalanmaların en önemli sebebi, tam ve doğru bilginin olmayışıdır. Çünkü, tam bilgi olmadığında, ekonomi kendi belirgin olma (deterministik) özelliğini kaybeder (Thurow, 1983: 18). Zira yatırımlar niteliği gereği belirsizliğin arttığı böyle durumlarda fazlasıyla istikrarsız bir hal alır. Bu yaklaşıma göre, ekonomide kontrol edilemeyen geniş tesadüfi şoklar veya yanılmalar vardır. Tesadüfi parasal şoklar veya öngörülemeyen parasal değişmeler, insanların nispi ve mutlak fiyatları karıştırmalarına yol açarak, fiyatların yanlış algılanmasına neden olur. Fiyatlar konusundaki bu yanlış algılama, aslında ekonomik aktörlerin diğer piyasalar hakkındaki eksik bilgisinden kaynaklanır. Görüldüğü gibi, eksik bilgi fiyatların yanlış algılan masına, oradan da konjonktürel dalgalanmaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

18

Paranın Yansızlığı ve İktisat Politikalarının Etkisizliği varsayımını açıklayınız?

Parasalcılara göre parasal bir genişleme olduğunda enflasyon oranında hemen bir yükselme
görülmezken, Yeni Klasik iktisatçılara göre enflasyon oranı hemen yükselebilir. Diğer bir deyişle,
Yeni Klasiklere göre para kısa dönemde de uzun dönemde de yansız kabul edilirken, Paracılara göre
sadece uzun dönemde geçerlidir (Hoover, 1988: 13). YKİD’ye göre, para miktarındaki değişmeler
hanehalkları ve firmalar tarafından önceden doğru olarak öngörülebilirse, kısa dönemde bile reel
değişkenlerde herhangi bir dalgalanma olmayacak; böylece, paranın etkisi kısa dönemde de yansız olacaktır. Buna karşılık, para miktarındaki değişmeler bireysel ekonomik birimler tarafından önceden
doğru olarak öngörülemez ise kısa dönemde hasıla ve istihdam gibi reel değişkenlerde bazı dalgalanmalar olabilecektir (Taylor, 1982: 47). Nitekim bu sonuçlar 1970’li yıllarda Robert Barro’nun Amerikan ekonomisi üzerine yaptığı ampirik çalışmalarda da doğrulanmıştır (McCallum, 1988: 463).
Dikkat edilecek olursa, paranın yansızlığı ile ilgili kısa ve uzun dönem ayırımı konusunda Yeni Kla- siklerin Parasalcılardan ayrıldıkları görülmektedir. Zira Parasalcılar, paranın, dolayısıyla para politikasının etkisinin kısa dönemde yansız olmadığını iddia etmişler; yani, parasal değişikliklerin
üretim, istihdam ve reel ücretler gibi reel değişkenler üzerinde etkili olabileceğini söylemişlerdir.
Oysa Yeni Klasikler, paranın yansızlığı konusuna para politikasındaki değişmelerin ekonomik aktör-
ler tarafından öngörülebilir olup olmadığına göre yaklaşmışlardır. Sonuç olarak, para politikasındaki
öngörülebilir değişiklikler yansız, öngörülemeyen değişiklikler ise yansız değildir. Buna göre, sistematik olarak sürdürülen güvenilir bir parasal programı halk öngörebileceğinden, bu tür değişikliklerin reel GSYH ve istihdam düzeyi üzerinde herhangi bir etkisi olmayacak (Haberler, 1980: 833; Patinkin, 1989: 277; Froyen, 1993: 74), bunun yerine, sadece fiyatlarda bir yükselme görülecektir. Bu durumda, sadece öngörülemeyen parasal değişmeler bir sürpriz yaparak fiyatların yanı sıra, reel hasıla ve istihdam düzeyini etkileyerek kısa dönemde ekonomik dalgalanmalara (konjonktür hareketlerine) yol açabilecektir. Demek ki, YKİD’ye göre, para otoritesinin tahmin edilemeyen ad hoc bir yol takip etmek suretiyle piyasaya dönük müdahaleleriyle ekonomik aktörleri yanıltması durumunda ekonomide öngörülemezlik artacak ve yeni tesadüfi şoklar ortaya çıkacaktır (Friedman, 1989: 27). Ancak, bu değişiklikler rasyonel aktörler tarafından çabucak algılanarak geçici reel etki yansız (nötr) hale getirilecektir (Foley, 1989: 260).

Konuyu toplam talep (AD) toplam arz (AS) eğrileri ile incelemek için kitabınızın 233. sayfasına bakabilirsiniz.

19

Phillips Eğrisi ve Para Politikasının Gücü kavramlarını açıklayınız?

Paranın yansızlığı varsayımı Phillips eğrisi ile ilişkilendirilecek olursa, Yeni Klasiklerin negatif eğimli kısa dönem Phillips eğrisinin zamanla uzun dönem dikey Phillips eğrisine dönüşebileceğini kabul ettikleri rahatlıkla söylenebilir. Nitekim YKİD’nin en önemli temsilcisi olarak bilinen R. Lucas’a göre, aşağı doğru negatif eğimli Phillips eğ- risi, ancak ekonomik birimlerin mutlak fiyatlarla nispi fiyatları karıştırdıkları durumda söz konusu olabilir. Fakat, bu bir tesadüfi hata olduğundan, insanlar hatalarını anlar anlamaz her şey yeniden tam istihdam durumuna geri dönecektir. Çünkü, bu yaklaşımda insanların geçmişte yaptıkları hatalarından ders alacakları ve tekrar aynı hataları yapmayacakları varsayıldığı için, çalışanlar hatalarını anladıklarında, emek arzlarını doğal orana tekabül eden denge düzeyine düşüreceklerdir. Bu itibarla, eksik bilginin geçerli olduğu durumlarda para miktarındaki beklenmedik bir artış, bir yandan fiyat düzeyini artırırken, diğer yandan üretim ve istihdam hacmini artırarak işsizlik oranını azaltabilir. Ancak, para miktarındaki beklenen değişmelerin ekonomi üzerindeki etkisi hem kısa dönemde ve hem de uzun dönemde yansız olacaktır. Zira optimizasyon peşinde, rasyonel bekleyişlere ve tam bilgiye sahip bireylerin söz konusu olduğu bir ekonomide kısa dönemde bile para yansız olacağından, Phillips eğrisi LRAS eğrisine benzer biçimde doğal işsizlik oranında dikey eksene paralel pozisyonda olacaktır. Bu durumda, artık enflasyon ve işsizlik oranları arasında bir değiş-tokuş söz konusu olmayacaktır.
Bilindiği gibi, 1970’lerin başına kadar büyük bir konsensüsle uygulanan makro ekonomik politikaların gözden düşüşünün en önemli teorik nedeninin, Keynesçi makro iktisadın sağlam mikro temellere dayanmadığıdır. Buna bağlı olarak da yapılan çoğu ampirik çalışmaların, özellikle de enflasyon ve işsizlik arasındaki ilişkiyi konu alan makro-ekonometrik modellerin fazla anlam ifade etmedikleri ifade edilmiştir. Çünkü, enflasyon ve işsizlik oranları ayrı ayrı faktörlere bağlı olarak belirlenmektedir. Örneğin, işsizlik oranı diğer bazı faktörlerle birlikte, büyük ölçüde emek piyasasında emek arz ve talebine (dolayısıyla bunların esnekliklerine) bağlı olarak gelişmektedir.
Özellikle Lucas tarafından ileri sürülen ve daha sonra ‘Lucas eleştirisi’ olarak bilinen eleştiri ve değerlendirmeler de bu yöndedir. Lucas’a göre, 1950’li ve 1960’lı yıllarda yaygın olarak kabul gören Phillips eğrisi ilişkisi ve onu doğrulamaya yönelik yapılan büyük makro-ekonometrik modeller sağlam mikro temellere dayanmamakta idi. Zira çoğu makro olarak bilinen yatırım, tasarruf, tüketim ve istihdam gibi konuların temelleri doğrudan doğruya bireye ve bireyin kararlarına bağlıdır. Bireyin kararları ise büyük ölçüde onun geleceğe dönük beklentileri ile ilgilidir. Oysa, geleneksel Keynesçi makro ekonometrik modeller, bu kadar hayati öneme sahip olan beklentileri ciddi bir değişken olarak ele almayıp, keyfi bir kukla değişkenle ifade etmiştir. Bu durum, gerçekçi politik değerlendirmelerin yapılabilmesine ve alternatiflerin ortaya çıkarılmasına engel olmuştur (Mankiw, 1988: 438; Fischer, 1988: 302).
Ayrıca, eğer aşağı doğru negatif eğimli Phillips eğrisi tesadüfi hatanın bir sonucu olarak ortaya çıkmışsa, iktisat politikacılarının buna bir ekonomik araç olarak güvenmeleri zaten doğru olmaz. Bundan dolayı, hükümet işsizlik oranını aşağı çekmek için enflasyon oranını yükseltmek istese de bunu gerçekleştiremez. Çünkü, beklenildiği gibi gerçekleştiği müddetçe, para her zaman yansızdır ve ne kısa dönemde ne de uzun dönemde enflasyonla işsizlik arasında ters yönlü bir ilişki söz konusudur. Kısacası, doğal işsizlik oranı kısa dönemde de uzun dönemde de geçerlidir (u=u*) ve bu oran etrafında meydana gelen dalgalanmalar da geçicidir. Bunun için de ekonomiyi sistematik olarak düzeltmek (ya da dengesizlikten kurtarmak) için para politikasının başarılı olacağını beklememek gerekir (‘politikanın etkisizliği’).

20

Öngörülemeyen Para Politikası ve Konjonktür Hareketleri varsayımını açıklayınız?

İktisat literatüründe konjonktür ya da iş çevrimleri, ‘ekonominin belirlilik (deterministik) özelliği-
ni kaybettiği durumlarda, reel hasıla, istihdam ve ilgili tüm diğer büyüklüklerin eğiliminde görülen
dalgalanmalar’ olarak tanımlanabilir. Söz konusu iktisadi dalgalanmaların iki ana evresinden biri
genişleme (toparlanma), diğeri ise daralmadır (resesyon). Genişleme evresinde ekonomik faaliyetler ve istihdam hacmi büyüme eğiliminde olurken, daralma evresinde söz konusu büyüklükler küçül-
me eğiliminde olur. İki uç nokta olarak zirve ve dip noktalarında ise iktisadi faaliyetler olası en üst ya
da en alt seviyelere ulaşır. Konjonktür dalgalanmaları, esasında çok uzun yıllardan beri iktisatçıların ve hatta diğer araştırmacıların da önemli bir uğraşı alanı olagelmiştir. Keynes-öncesi dönemde oldukça popüler olan konu, ekonomik ve ekonomik olmayan bir dizi açıklamalara sahne olmuştur. Önceleri dalgalanmaların nedenini, kimileri güneş ve güneş üzerindeki lekeler ve yağmur yağışları gibi doğanın davranışlarında ararken (örneğin H.S. Jevons ve W.H. Beveridge’ın görüşleri), kimileri de psikolojik etkenlerde aramışlardır (E. Huntington gibilerinin görüşü). Daha sonra bazıları olayın nedenini icat, buluş ve yatırımlarda (J. Schumpeter gibi), bazıları fazla üretimde (F. Hayek, L. Mises gibi), bazıları eksik tüketimde (K. Marx ve J.A. Hobson gibi) ve bazıları da parasal faktörlerde (R.G. Hawtrey gibi) aramışlardır. Klasik iktisatçılar ise olayı yine kendiliğinden denge anlayışı içerisinde ele almışlar ve buna göre dalgalanmaların eninde sonunda kendi normal dengesine kavuşacağına inanmışlardır. Çünkü, dalgalanmaların nedeni, ekonomik sitemin dışından gelen şoklardır (para arzı gibi). Keynes-sonrası dönemde ise ekonomik dalgalanmalar daha içsel (ekonominin kendi süreçleri
sonucu ortaya çıkan) reel faktörlerle açıklanmaya başlanmıştır. P. Samuelson’ın çarpan-hızlandıran
modeli, R. Harrod ve E. Domar’ın büyüme modelleri, N. Kaldor’un doğrusal olmayan modeli, J. Hicks’in yine doğrusal olmayan modeli ve örümcek ağı teoremi bu yönde geliştirilen modeller arasında sayılabilir (Evans, 1969; Alkin, 1981; Aren, 1984).

Uzunca bir aradan sonra, konjonktür teorileri 1970’li yıllarda Lucas’ın çalışmalarıyla (1975 ve 1981) yeniden dikkatleri üzerine toplamıştır. Lucas tarafından başlatılan ve daha sonra diğer Yeni Klasik iktisatçılar tarafından da geliştirilen konjonktür teorisine göre kısa dönem iktisadi dalgalanmaların
nedeni, öngörülemeyen parasal şoklar ya da parasal kötü yönetimdir. Daha önce de ifade edildiği
gibi, Yeni Klasiklere göre, beklentiler kaçınılamayan veya kontrol edilemeyen büyük tesadüfi şok-
lara veya hatalara maruz kalabilir. Bu durum ekonomik aktörleri yanıltıp yanlış hesap yaparak nispi
ve mutlak fiyatları karıştırmalarına neden olabilir; neticede, reel GSYH ve işgücü piyasasında dalga-
lanmalara yol açabilir. Fiyatlar konusundaki karışıklıktan dolayı yatırım ve istihdam, fiyatlardaki genel artışla birlikte artar ve aşırı sermaye birikimi oluşarak konjonktürün yukarı yönlü hareketi oluşabilir (Lucas, 1981: 230). Sermaye stokundaki bu fazlalığı takiben, üreticiler sermaye stoklarını kısma yoluna gideceklerinden, yatırımlarda ve istihdam hacminde azalma sonucu konjonktürün aşağı yönlü hareketi oluşabilir. Bütün bu dalgalanmalara neden olan fiyatların yanlış algılanmasının nedeni ise diğer piyasalar ve fiyatlar konusundaki bilgilerin eksik oluşudur. Lucas’a göre, ekonomik dalgalanmalar nitelik bakımından birbirine benzerdirler. Yani, ekonomik büyüklüklerde görülen dalgalanmaların gelişim tarzı ve büyüklüklerin ara ilişkileri birbirine çok benzerdir (Jarsulic, 1985: 158). Dalgalanmaların nedeni ise ekonomiye dışsal olarak kabul edilen para miktarındaki tesadüfi değişmelerdir. Bu tesadüfi şoklar, yukarıda adı geçen ekonomik büyüklüklerde otokorelasyon hareketlerine yol açmaktadır (propaganda mekanizması). Başka bir deyişle, ekonomiye dışarıdan yapılacak bir müdahale, ekonomiyi belirsizliğe sürükleyerek ekonomik aktörlerin fiyatlar konusunda yanlış algılamalarına neden olup ekonomik dalgalanmaları tetikler.

Buradan hareketle, devletin her ne surette olursa olsun ekonomiye müdahalesi, istikrarsızlığın başlı başına bir kaynağıdır. Bunu önlemenin yolu ise kamu bütçesini ortalama olarak dengeleyecek sabit,
düzenli bir para arzı, vergi ve kamu harcaması artışı ile hükümetin yersiz müdahalelerinin sınırlan-
masıdır (Jarsulic, 1985: 159). Bu da bizi bir ölçüde Friedman’ın kurallı para politikası anlayışına götürecektir. Dikkat edilecek olursa, klasik ve neoklasik iktisatta olduğu gibi, neoliberal iktisadi akımların geliştirdiği konjonktür modellerinin ortak özelliği, dalgalanmaların rekabetçi denge anlayışıyla izah edilmesidir (Hoover, 1988: 40). Buna göre, kurumsal alt yapısı güçlü ve müdahalelerden mümkün olduğunca arındırılmış serbest piyasa ekonomisi özü itibariyle istikrarlıdır. Kısa dönemde geçici bazı dalgalanmaların kaynağı dışsaldır, örneğin Parasalcılarda kuralsız parasal müdahaleleri, Yeni Klasiklerde öngörülemeyen parasal müdahaleler, Reel Konjonktür teorisyenlerinde ise teknoloji ve verimlilik şoklarıdır. Burada eksik bilgiye dayalı olarak geliştirilen
parasal Yeni Klasik konjonktür modeline yöneltilen önemli eleştirilerden birisi, para arzı ve fiyat-
larla ilgili veri toplamada meydana gelen gecikmelerin, günümüzde internetin sunduğu imkanlarla
rahatlıkla giderilebileceği yönündedir. Buna göre, söz konusu veriler toplanır toplanmaz internet
üzerinden ekonomik aktörlerin anında ulaşabilecekleri kanallarla piyasaya en düşük maliyetle su-
nulabilmektedir. Bu durumda eksik bilginin sakıncaları büyük ölçüde bertaraf edilebilir. Kaldı ki, bu
modeller üzerine yapılan ampirik çalışmalardan da çok güçlü sonuçlar alınamamıştır (Fischer, 1988:
303). Yine, piyasaların sürekli dengeye gelmesinin, oligopolistik piyasa yapıları ve güçlü sendikalardan dolayı, ücret ve fiyatların esnek olmadığı bir dünya gerçeğine uymadığı iddia edilmektedir. Son olarak, her aktörün ekonominin işleyişi ve sonuçları hakkındaki beklentilerini aynı kabul etmek doğru değildir; her biri farklı bakış açısına sahiptir. Kaldı ki, günümüz dünyasında aktörlerin elde ettiği bilgi, rasyonel beklentiler yaklaşımının varsaydığı kadar düşük seviyede değildir.

21

Reel Konjonktür Teorisi nasıl ortaya çıkmıştır?

RKT’yi doğuran ana dinamik, 1970’li yıllarda tüm dünyada yaşanan yüksek enflasyon, düşük büyüme ve yüksek işsizlik sorunlarının ülkeleri bunaltması ve politika yapıcıların duruma göre bazen genişletici bazen de daraltıcı yönde sürekli olarak Phillips eğrisi çıkmazına mahkûm olmalarıdır. Öyle ki, uygulanan ‘dur-devam et’ tarzı ihtiyari politikalar durgunluğu da yüksek enflasyonu da yenemediği gibi, piyasa mekanizmasının doğasını ve kurumların itibarını iyice zayıflatmıştı. Çünkü dönem başında gayet iyi tasarlanmış politikalar, zaman geçtikçe ve şartlar biraz değiştikçe seçmende bazı rahatsızlıklara yol açıyor, siyasi istikrarsızlıkların ve zayıf hükümetlerin de tesiriyle tutarsız ya da uyumsuz hale geliyor, politika yapıcılar da hemen makas kırarak tam tersi uygulamalara geçiyordu. Oysa, dünyada büyük bir enerji krizi başta olmak üzere, arz yönlü negatif şoklar toplam faktör verimliliğini olumsuz yönde etkiliyor ve teknolojik imkanların ekonomiye katkısını sınırlıyordu. Bunun meydana getirdiği konjonktürel dalgalanmaları hafifletmek için hükümetlerin ihtiyari olarak aktif iktisat politikaları ile yaptıkları müdahaleler durumu daha da kö-
tüleştiriyordu. Bu kısımda bu politika statükosuna itiraz olarak doğan RKT’nin ayırt edici varsayımları
anlatılacaktır.
Finn Kydland (1943-), Edward C. Prescott (1940-2022), Robert King (1951-), Charles I. Plosser
(1948-) ve John B. Long gibi iktisatçıların öncülüğünde, özellikle 2004 yılında birlikte Nobel Ödülü alan Kydland ve Prescott (1982), Long ve Plosser (1983) ve King ve Plosser (1984)’ın çalışmalarıyla tanınan reel konjonktür modelleriyle parasal konjonktür modelleri arasındaki temel farklılık, dalgalanmanın esas kaynağının ne olduğu konusunda yatmaktadır.

22

RKT’nin Temel Ayırt Edici Varsayımları nelerdir?

Öncelikle şu hususu belirtmekte fayda vardır: RKT, neoliberal iktisadi akımlar arasında en radikal görüşlere sahiptir ve esas itibariyle YKİD’nin temel iddialarına aykırı olmayan ama bazı konularda farklılaşan bir anlayışı temsil eder. Bu itibarla, burada dikkate alınacak RKT varsayımları daha ziyade kendilerini öne çıkaran ayırt edici varsayımları olacaktır. Söz konusu varsayımlar dört noktada toplanabilir:
• Tam bilgi ve süper yansızlık
• Konjonktür dalgalarının kaynağının geçici verimlilik şokları olması ve propaganda mekanizması
• İçsel para ve ters nedensellik
• Zaman tutarsızlığı ya da dinamik uyumsuzluk.

Ünite 8 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç