AÖF Soru Bankası

İktisada Giriş IIÜnite 5 Özeti

İşsizlik ve Enflasyon

İKT104U-İKTİSADA GİRİŞ II

Ünite 5: İşsizlik ve Enflasyon

İşsizlik

İşsizlik, çalışmak isteyen bireylerin iş bulamamasıdır. Daha az çalışan insan sayısı daha az üretim miktarı demektir. Yüksek işsizlik oranları ekonomik bir soruna dikkat çekiyor olsa da aşırı düşük işsizlik oranları da ekonomide bazı işlerin yolunda gitmediğini ifade eder. Dolayısıyla, işsizliğin ekonominin içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak birey ve topluma faydası veya ek maliyeti olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ülkemizde işsizlik her ay Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından hesaplanmaktadır. Ekonominin gidişatı ve işsizlik arasındaki ilişkiyi açıklayabilmek için iktisatçıların ve TÜİK’nun işsizliği nasıl ölçtüğünü anlamak ve sonrasında elde edilen değerin ne anlama geldiğini doğru yorumlamayı öğrenmek gerekmektedir.

İşsizlik Kavramının Hesaplanması

Hesaplamalarda kullanılan işsizlik verileri yaklaşık 44 bin hanehalkı tarafından doldurulan Hanehalkı İşgücü Anketlerine dayanmaktadır. Anketlerden elde edilen veriler Uluslararası İşgücü Örgütünün (ILO) standart hesaplama yöntemlerine göre analiz edilerek, her ayın ve yılın belirli dönemlerinde bir önceki yılın aynı ayına veya yılına göre karşılaştırılıp, artış veya azalış yönünde bilgi verilerek yayımlanır.

TÜİK hesaplamalarında kullanmak için her ayın pazartesi günü ile başlayıp Pazar günü ile biten ilk haftasını referans dönemi olarak ele alır. TÜİK’e göre 15 ve üstü yaşta olup, bu referans dönemi süresince bir işi olmayan, diğer bir ifadeyle kâr karşılığı, yevmiyeli, ücretli ya da ücretsiz olarak hiçbir işte çalışmayıp iş arayan kişi işsizdir. Burada iş arayan kısmını açarsak; bir kişinin iş arıyor olarak sayılabilmesi için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olması gerekmektedir. Bu şekilde iş arayıp bulamayan kişiler işsiz olarak tanımlanmaktadır. Eğer bu kişiler 15-24 yaş aralığında ise genç işsiz olarak sınıflandırılır. 2014 yılı öncesinde aynı tanımda iş arama kriterinde referans dönemi olarak “son 4 hafta” yerine “son 3 ay” kullanılmaktaydı. Bunun yanı sıra, son 4 hafta içinde başlayabileceği bir iş bulmuş veya kendi işini kurmuş, ancak işe başlamak ya da işbaşı yapmak için çeşitli eksikliklerini tamamlamak amacıyla bekleyenler işbaşı yapmadıklarından hâlâ işsiz sayılmaktadır.

Hanehalkı işgücü istatistiklerinin tanımlarında işgücü, istihdam edilenler ile işsizlerin oluşturduğu tüm nüfusu kapsar. Buradaki istihdam kavramı ise referans dönemi içinde yevmiyeli, ücretli, maaşlı, kendi hesabına, işveren ya da ücretsiz aile işçisi olarak en az bir saat olmak üzere bir iktisadi faaliyette bulunan kişileri kapsamaktadır. Bunu daha basit bir formülle ifade edersek;

İşgücü = İstihdam edilenler + İşsizler

İstihdam edilmeyen veya işsiz tanımı içerisinde yer almayan 15 ve üstü yaşta kurumsal olmayan çalışma

çağındaki nüfus ise işgücüne dâhil olmayanlardır. Bu kişilerin işi yoktur ancak iş aramadıkları için işsiz olarak tanımladığımız gruba da dâhil değildirler. Çalışma çağındaki bir kişi neden iş aramaz? Kişiler 2 hafta içinde işbaşı yapmaya hazır olsalar da çeşitli nedenlerden dolayı iş aramayabilirler. Bu kişilerden işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirtmesine rağmen iş piyasasında geçmişte yaşadığı tecrübeler yüzünden iş bulabileceği inancını kaybedenler iş bulma ümidi olmayan olarak tanımlanır. Diğer gruplar ise mevsimlik çalışan, ev işleriyle meşgul, eğitim/öğretim faaliyetinde, emekli veya çalışamaz hâlde olduğu için iş aramasa da işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirten kişiler olarak sınıflandırılmıştır. 15 ve üstü yaştaki nüfusu formülle ifade etmek istersek;

15 ve üstü yaştaki nüfus = İşgücü + İşgücüne dâhil olmayanlar

İşsizlik oranının, işsiz nüfusun işgücüne oranının alınarak hesaplanması, birçok iktisatçı tarafından işsizliğin gerçek boyutunu yansıtmadığı için eleştirilmektedir. Farklı kaynaklarda işbaşı yapabilecek, enerjisi, kabiliyeti olsa da İŞKUR gibi resmî kanallardan iş aramayan bireyler iş bulma ümidi olmayan ya da gücenmiş işçiler olarak ifade edilmektedir. Bazı iktisatçılar kişilerin çalışmak isterken iş bulamamaktan ötürü cesaretlerini kaybederek iş aramayı durdurmaları, böylece işsiz ve işgücü sınıflan- masından çıkmasıyla, ölçülen işsizlik oranının gerçek oranın altında kaldığını vurgulamaktadırlar.

Nedenlerine Göre İşsizlik Türleri

Ekonomide çalışmak isteyenlerin sayısı mevcut işlerin sayısından fazla ise işsizlik ortaya çıkar. İşsizlerin sayısının işgücüne oranından hesapladığımız işsizlik oranını doğru yorumlayabilmemiz için üç ana işsizlik türünü bilmemiz gerekmektedir: “Geçici (friksiyonel) işsizlik”, “yapısal işsizlik” ve “konjonktürel işsizlik”. Her işsizliğin farklı nedenleri ile ekonomik ve sosyal maliyetleri vardır. Uygulamada bu işsizlik türleri doğrudan ölçülemez ve sıklıkla tek başlarına veya eş zamanlı olacak şekilde de görülebilir.

Geçici (Friksiyonel) İşsizlik

İşgücü piyasası heterojen ve dinamik olduğundan işçileri işlerle eşleştirme süreci genellikle zaman alır. Bu süreç dolayısıyla ortaya çıkan kısa süreli işsizliğe geçici (friksiyonel) işsizlik denir. Örneğin bir şirkette işini kaybeden ya da bırakan bir yazılım mühendisinin kendi niteliklerine uygun, yeni bir iş bulması haftalar hatta aylar sürebilir. Bu kişi iş aramak için yapmış olduğu araştırmasında muhtemelen alternatif yazılım geliştirme alanlarını ve bu alanlardaki yeni zorlukları dikkate alacaktır. Ayrıca, iş ararken bulunduğu şehirden farklı bir şehir veya ülke için de yazılım şirketlerinin yer aldığı bölgeleri düşünmek isteyebilir. Bu kişi yeni iş aradığı süre boyunca işsiz sayılır.

Geçici işsizlik, bireyler işgücü piyasasındaki mevcut işler arasında değişim yaptıklarında veya aynı zamanda farklı bireyler işgücüne dâhil olup çıktığında meydana gelebilir.


İşçilerin hareketi, esnek bir işgücü piyasası için zorunludur. Böylece, bu durum işgücünün ekonomiye etkin bir şekilde entegre edilmesine yardımcı olur. İnsanların doğru iş aramak için zaman ve çaba harcaması gerektiği gibi, işletmeler de iş ilanlarına uygun adayları aramak için zaman ayırır.

Yapısal İşsizlik

Yapısal işsizlik, ekonomi normal düzeyde üretirken bile var olan uzun vadeli ve kronik işsizliktir. Yapısal işsizliğe neden olan faktörler çok çeşitlidir. Birincisi, beceri eksikliği, dil engelleri, eğitim durumu gibi bazı ça- lışanların kendi özelliklerinden kaynaklı farklılıkları bu kişilerin istikrarlı ve uzun vadeli işler bulmasını önler.

Aslında, yapısal işsizlik ekonomideki sektörlerin yapılarında meydana gelen değişiklikten kaynaklanan bir işsizlik türüdür. Örneğin tarım ağırlıklı bir ekonomide tarımsal sektörlerde kullanımı artan teknoloji ile hızlı sanayileşme süreci gerçekleşirse tarım sektöründe istihdam azalacak, boşa çıkan işgücü sanayi kesimine kayacaktır. Teoride tam istihdam varsayımı altında bu şekilde görülse de gerçek hayatta tarım sektöründe çalışıp işsiz kalan insanların sanayi sektöründe hemen iş bulamamaları ve en azından bir süre işsiz kalmaları daha olasıdır.

Özetle, tam istihdam, bir ekonomide çalışmak isteyen her işçinin bir işle eşleştirilmesi ile ifade edilir. Ancak gerçek hayatta bu durumun gerçekleşmesi ekonomilerdeki dinamizmden ötürü pek mümkün olmamaktadır. Bir ekonomide istihdam düzeyinin ulaşabileceği en yüksek seviyeye ulaşması durumunda, ekonomilerin karşılaştığı kaçınılmaz işsizlik türü doğal işsizlik olarak ifade edilir. Gerçekleşen işsizlik oranı belirli bir oran arasında ol- duğunda doğal işsizlik oranından bahsedilebilir. Yapısal işsizlik oranı ile geçici işsizlik oranı toplamı doğal işsizlik oranını vermektedir.

Konjonktürel İşsizlik

Ekonomilerin karşı karşıya kaldığı kaçınılmaz işsizlik türlerinden üçüncüsü, durgunluk dönemlerinde yani, olağandışı derecede düşük üretim seviyeleri gerçekleştiğinde ortaya çıkan konjonktürel işsizliktir. Konjonktürel işsizlik oranlarındaki artışlar göreceli olarak kısa vadeli olmalarına rağmen, reel GSYH’deki önemli düşüşlerle ilişkilidir ve bu nedenle ekonomik anlamda oldukça maliyetlidir.

Ekonomik dalgalanmaların daralma ve durgunluk dönemlerinde, mal ve hizmetlere olan talep yetersizliği, çalışmak isteyenlerin iş bulamamasına neden olur. Talepte düşüş yaşayan işletmeler, önceki döneme kıyasla daha az ürün satabileceğinden mevcut çalışanları işten çıkararak veya daha az sayıda yeni işçi alarak istihdam ettikleri insan sayısını azaltabilir. Sonuç olarak bu insanlar işsiz kaldıklarında işsiz sayısı artacak ve piyasada artan işsiz sayısı iş arayan diğer insanların da istihdam edilmesini zorlaştıracaktır.

Konjonktürel işsizliğin artması, ekonominin potansiyelinin altında çalıştığını gösterebilir. İşletmeler, insanların mevcut işlere yönelik daha fazla rekabet etmesiyle, enflasyon oranına göre daha düşük ücret artışı önerebilir. Bu durumda, kişilerin gelirleri azalacak, harcamaları kısılacak ve toplam talep düşecektir.

Genişlemeci para politikası gibi toplam talebi teşvik eden politikalar bu işsizliğin azaltılmasına yardımcı olabilir. Böylece, artan talebi karşılayabilecek üretim seviyesine ulaşabilmek için işletmelerin daha fazla insan istihdam etmesi muhtemel olacaktır.

Söz konusu üç işsizlik türü birbirinden bağımsız değildir. Örneğin uzun süreli konjonktürel bir işsizlik dönemi yapısal işsizliğe dönüşebilir. Bu durum, insanlar uzun bir süre işsiz kaldıklarında, yetenekleri ve üretkenliklerinin kötüleştiği ve daha az istihdam edilebilir olduklarını görüp, gelecekte işe alınma ihtimallerini azaltır.

İşsizlik Maliyeti

İşsizlik, bir millete ekonomik, psikolojik ve sosyal maliyetler getirir. Bunlar, genel ekonomi üzerinde para ile ölçülebilen ekonomik maliyet ve toplum üzerinde etkili olan para ile ölçülemeyen psikolojik ve sosyal maliyet olarak gruplandırılabilir.

İşsizliğin Ekonomik Maliyeti

Ekonomik açıdan bakıldığında temel işsizlik maliyetinin işgücü tam olarak kullanılmadığı için toplam çıktıdan kaybedilen miktar olduğunu söyleyebiliriz. İşgücü bir ülkenin toplam çıktısına katkıda bulunan önemli üretim faktörlerinden biridir. Dolayısıyla bu faktörün etkin bir şekilde kullanılmaması ve atıl kalması işsizlik olarak tanımlanırken aynı zamanda kaynak israfını da ifade etmektedir. İşsizlik durumu ekonominin potansiyelinde üretim yapılmadığı anlamına gelir. Düşük üretimden dolayı ortaya çıkan çıktı kaybının maliyeti çok büyük olabilir. İşgücü kaynaklarından tam olarak faydalanılmaması nedeniyle üretim miktarının istenilen seviyeden düşük düzeyde gerçekleşmesiyle, GSYH açığı ortaya çıkar.

GSYH açığı, bir ekonomide fiilen üretilen mal ve hizmet miktarını gösteren, gerçekleşen GSYH ile üretim faktörlerinin tümünün istihdam edilmesi durumunda elde edilecek maksimum üretim seviyesini ifade eden potansiyel GSYH arasındaki farka denmektedir. GSYH açığını formülle şu şekilde gösterebiliriz.

GSYH açığı = gerçekleşen GSYH - potansiyel GSYH

GSYH açığı ile enflasyon arasında doğru yönlü bir ilişki bulunmaktadır. Bir ekonomide sürekli gözlenen pozitif GSYH açığı oranları, ekonominin potansiyel üretim seviyesinin altında kaldığı ve arzın talebi karşılayamadığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, ekonomide artan talep üreticiler tarafından karşılanmak istenir ve arz artırılarak ekonomi kapasitesinin üzerinde üretime zorlanırsa girdi maliyetleri dolayısıyla da fiyatlar genel seviyesinde bir artış yaşanacaktır. GSYH açığının pozitif olması ve


sürekliliği merkez bankaları tarafından enflasyonist baskıya yol açabilecek bir gösterge olarak yorumlanır.

İşsizlik üretimde elde edilecek toplam çıktının azalmasına neden olmaktadır. İşsizlik ne kadar yüksekse GSYH açığı; işsizliğin ekonomi üzerindeki maliyeti de artacaktır. Arthur Melvin OKUN, işsizlik ve GSYH açığı arasındaki ilişkiyi ABD için sayısal bir denklem kullanarak inceleyen ilk iktisatçıdır. Çalışmasının sonucu literatürde Okun Yasası olarak kabul edilmektedir.

İşsizliğin Sosyal Maliyeti

İşsizlik maliyeti sadece finansal değildir. İşsizliğin sosyal maliyetleri, ekonomik ve psikolojik etkilerin bir sonucudur. Toplumumuzda, bir kişinin statüsü ve konumu büyük ölçüde, sahip olduğu işin türü ile ilişkilidir. Bu yüzden işlerini kaybetmeleri ve uzun vadeli iş arama süreci yaşamaları kişiler için ciddi psikolojik maliyetler getirebilir.

İşsizliğin psikolojik maliyetleri öncelikle işsiz kalan bireyler ve aileleri tarafından hissedilir. Bir süredir işsiz olan insanlar yalnızca ciddi finansal zorluklarla değil aynı zamanda öfke, hüsran ve çaresizlik hissetme eğilimindedirler. Çalışmalar, uzun süreli işsizliğin, benlik saygısı kaybına, birinin yaşamı üzerindeki kontrolünü kaybetme duygularına, gelir kaybının yarattığı zorluklar karşısında depresyona ve hatta intihar davranışına yol açabileceğini göstermektedir.

Bazı araştırmalar, örneğin artan suç, boşanma ve intihar oranlarının işsizliğin artması ile ilişkili olduğunu desteklemiştir. Bu sorunların yarattığı maliyetler, sadece işsizler tarafından değil, genel olarak toplum tarafından da karşılanmaktadır çünkü bu sorunları gidermek için daha fazla kamu kaynağının harcanması gerekir. Ancak, devletler sosyal maliyetleri minimize etmek amacıyla işsizlik maaşı uygulamalarına başvurabilir. İşsizlik maaşı gibi devletten işsiz kaldıktan sonra alınan ödemeler, bir dereceye kadar çözüm yaratabilse de genellikle geçicidir ve bir işçinin tam kazancının yerini almaz. Bu yüzden işsizlik, borç ödemeleri gibi sabit yükümlülükleri olan ailelere, gelirdeki kayıp sonucu farklı zorluklar getirebilir.

Enflasyon

Enflasyon kavramındaki karışıklığa neden olan sorun daha çok enflasyonun ne anlama gelmediği ile ilgilidir. Fiyatların sadece yüksek olması enflasyon demek değildir. Aynı zaman da enflasyonu oluşturan fiyatlar genel seviyesinin de sürekli yükselmesidir.

Piyasa ekonomisinde, malların fiyatları sürekli olarak arz ve talep değişimleri doğrultusunda farklılık gösterir. Mikroekonomi göreli fiyatların nasıl değiştiği sorusuna cevap ararken makroekonomi ise göreli fiyat değişiklikleriyle değil, mal ve hizmetlerin genel fiyat seviyesindeki değişikliklerle ilgilenmektedir. Bir ekonomideki mal ve hizmet fiyatlarında meydana gelen genel kapsamlı ve sürekli artış enflasyon olarak

tanımlanmaktadır. İşsizlik gibi enflasyon da ekonomideki makro iktisadi istikrarsızlığın bir başka yönüdür.

Enflasyon ekonominin en büyük sorunlarından biridir. Bir ülke için piyasasında yaşanan enflasyon kontrol edilemediği takdirde yıllarca süren ekonomik büyümesi hiç beklenmedik şekilde tahrip olabilir. Dolayısıyla ülkeler için enflasyon ekonomik büyümeyi baltalayabilecek, hatta uzun süreli hasar verebilecek başlıca kalıcı tehditlerden biridir. Günümüzde pek çok merkez bankası enflasyonun ülke ekonomisine, sosyal ve siyasi yapısına verebileceği zararın boyutlarını engelleyebilmek için enflasyonu kontrol etmeye çalışarak istikrarlı bir yapıya dönüştürmek için fiyat istikrarını sağlamayı hedeflemektedir. Fiyat istikrarının sağlanamaması ülke ekonomisinde farklı etkilere neden olmaktadır. Bunlar şu şekilde açıklanabilir:

• Fiyat istikrarının olmadığı ortamlarda tüketim ve yatırım kararları olumsuz etkilenmektedir. • Piyasadaki karar alıcılar geleceğe yönelik sağlıklı öngörüde bulunamamakta ve bu sebeple mali piyasaların verimli mali aracılık yapma yetenekleri zayıflamaktadır. • Enflasyon ortamının oluşturduğu belirsizlik nedeniyle uzun vadeli yatırımların getiri oranlarına ek olarak risk primi talep edildiğinden reel faiz oranları yükselecektir. • Enflasyon oranlarının artması, enflasyonu azaltmak ve önlemek için uygulanan politikalara güvensizlik ortamı oluşturarak, hükûmetlerin bu konuda ekonomik programlar uygulamasını zorlaştırmaktadır. • Ekonominin rekabet gücünü uluslararası piyasalarda azaltmakta ve sermaye piyasalarına erişimini kısıtlamaktadır. • Enflasyon, işgücü piyasalarının etkin çalışmasını engellemekte ve gelir dağılımını bozmaktadır.

Enflasyonun Tanımı ve Ölçülmesi

Enflasyon fiyatların genel olarak ve sürekli bir artış eğiliminde olması olarak tanımlanabilir. Tanımdan anlaşılacağı üzere fiyatlar genel seviyesindeki bir kerelik bir artış enflasyon olarak görülmemektedir. Burada yer alan fiyatlar genel seviyesi kavramı ise çok sayıda mal ve hizmetten oluşan bir sepetteki mal ve hizmetlerin ortalama fiyatını temsil etmektedir. Tanımda yer alan sürekli artış vurgusu sizi yanıltmamalıdır, zira böyle bir sepetin toplam fiyatı, içerdiği bazı mal ve hizmetlerin fiyatları değişmediği ya da düştüğü hâlde bile sürekli bir artış gösterebilir. Dolayısıyla enflasyonu sepette yer alan tüm mal ve hizmetlerin fiyatlarının aynı anda devamlı arttığı bir durum olarak düşünmek doğru olmayacaktır.

Mal ve hizmet fiyatlarının genel seviyesinde yaşanan sürekli artış oranı aldığı değere göre sürünen enflasyon, dört nala enflasyon ve hiperenflasyon olarak üçe ayrılır. Bu değer, yıllık ortalama tek haneli rakamlarda gerçekleşirse sürünen enflasyon veya diğer bir adı ile ılımlı enflasyon, çift haneli rakamlarla ölçüldüğünde dört


nala enflasyon veya aşırı enflasyon, aylık %50’nin, yıllık ortalama %1000’in üzerinde değer alırsa da hiperenflasyon olarak ifade edilir.

Hiperenflasyon sürecinin yaşandığı ekonomilerde para, değişim aracı olma özelliğini kaybeder. Dolayısıyla alım satım, malın malla değişimi olarak tanımlanan takas usulü üzerinden gerçekleştirilir. Fiyatlar genel seviyesinde yaşanan sürekli düşüş deflasyon kavramı ile açıklanır. Diğer bir ifadeyle deflasyon, enflasyonun sıfırın altında değer almasıdır. Deflasyonun gerçekleştiği bir ekonomide, fiyatlar sürekli düşer, fiyatların düşmeye devam edeceği beklentisi içinde olan bireyler harcamalarını gelecek dönemlere erteler ya da harcama yapmak istemezler. Toplam talepte gerçekleşen düşüş, üretimin de azalmasına neden olur. Sonuç olarak ekonomide durgunluk başlar. Eğer düşüş, fiyatların kendisinde değil de fiyatlar genel seviyesindeki artış hızında yani enflasyon hızında gerçekleşirse bu durumda da dezenflasyondan bahsedilir. Bu yüzden karar alıcılar gerek enflasyona gerekse de deflasyona karşı hangi politikanın ne zaman gerekeceğini doğru tahmin edebilmek için fiyatlar genel seviyesini devamlı izlemek durumundadırlar. Fiyatlar genel seviyesindeki bu değişmeleri izleyebilmek için iktisatçılar bazı fiyat endekslerini kullanırlar. Enflasyonun hesaplanmasında en sık kullanılan endeksler, tüketici fiyatları endeksi (TÜFE), üretici fiyatları endeksi (ÜFE) ve zımni GSYH deflatörüdür.

Tüketici Fiyat Endeksi

TÜFE, belirli bir süre içinde toplumdaki bireylerin ortalama tüketim kalıplarını diğer bir ifadeyle yaşam maliyetlerini yansıtan belli sayıdaki maddeleri içeren bir mal ve hizmet sepetinin zaman içinde fiyatlar genel seviyesindeki değişimini ölçer. Bunun için temel bir yıl esas alınır. Sepette yer alan mal ve hizmetlere temel alınan yılda hanehalklarının bütçeleri içerisindeki oranına göre ağırlık verilir. Böylece, sepette yer alan mal ve hizmetlerin miktar ve kalite değişmeleri göz önüne alınarak endeksin sadece fiyat hareketlerini yansıtması sağlanmaktadır. TÜFE mal ve hizmet sepeti her yılın aralık ayında TÜİK tarafından güncellenmektedir.

TÜFE sepeti ve ağırlıkları oluşturulurken kullanılan bilgiler hanehalkı bütçe anketi, kurumsal nüfus bireysel tüketim harcamaları anketi, çıkış yapan yabancı ziyaretçiler anketi ve idari kayıtlardan elde edilen harcama ve ciro verileridir.

TÜFE hesaplamasında kullanılan mal ve hizmet sepeti için belirli bir yıl temel alınarak baz yılı oluşturulur, ayrıca karşılaştırmalarda kullanılacak mal ve hizmet sepeti sabittir. Diğer bir ifadeyle, sepette belirtilen mal ve hizmetlerin sayısında bir değişim olmaz, dolayısıyla baz yılından sonraki yıllarda üretilmiş olan yeni mallar dikkate alınmaz. Bu şekilde sabit bir mal ve hizmet sepeti kullanılarak hesaplanan fiyat endeksine Laspeyres Endeksi denmektedir. Endeks rakamları zincirleme Laspeyres formülasyonu kullanılarak hesaplanır.

Üretici Fiyat Endeksi

Üretici fiyat endeksi (ÜFE) daha çok üretici ağırlıklı bir endekstir. Bunun anlamı endeksin hesaplanmasında kullanılan sepeti oluşturan malların, üretim sürecinde kullanılan ara mal ve yatırım mallarından oluşmasıdır. TÜFE malların tüketim aşamasındaki fiyat değişikliklerini incelerken ÜFE üretim aşamasındaki fiyat değişikliklerini incelemektedir. ÜFE, ülke ekonomisinde belirli bir referans döneminde üretimi yapılan ve yurt içi satışa konu olan malların üretici fiyatlarını zaman içinde karşılaştırarak genel fiyat seviyelerindeki değişiklikleri ölçen fiyat endeksidir. Buradaki üretici fiyatı, üretimi yurt içinde yapılan malların, KDV, ÖTV vb. dolaylı vergiler haricinde, peşin satış fiyatıdır. ÜFE’de, tarım, avcılık, ormancılık ve balıkçılık sektörlerindeki üreticilerin yurt içinde yetiştirerek piyasaya sunduğu malların ilk elden satış fiyatları gözlenmektedir. Tarım sektöründe bu fiyatlar, Üreticinin Eline Geçen Fiyatlar olarak alınırken sanayi sektörüne ait malların fiyatları doğrudan sektörde yer alan yurt içi üretici firmalardan alınmaktadır. ÜFE hesaplanmasındaki temel veri kaynakları yurt içi üretici fiyat endeksi anketi, sanayi ürün ve üretim istatistikleri, ulusal hesaplar ve sanayi ciro verileridir.

TÜFE ve ÜFE arasındaki fark, endekslerin ölçülmesinde TÜFE’nin tüketici fiyatlarından ÜFE’nin üretici fiyatlarından derlenen verileri esas almasıdır. Her iki endeks de fiyatların ve ücretlerin ayarlanması, enflasyon ve ekonomideki fiyat hareketlerinin izlenmesi, hükûmetlerin ekonomi politikalarının belirlenmesi alanında gösterge olarak kullanılmaktadır.

Mal ve hizmetlerin fiyatlarında gerçekleşen değişimlerin üzerinden gıda ve enerji sektörü gibi diğer sektörlerin geçici etkilerinin arındırılmasıyla hesaplanan, diğer bir ifadeyle tüketici fiyatlarında gözlenebilen geçici tüm etkilerin arındırılmasıyla ile fiyat değişimlerini ölçen değer çekirdek enflasyon olarak tanımlanmaktadır. Bu enflasyon çeşidi ölçülürken uluslararası piyasalardaki fiyat hareketlerine bağlı enerji fiyatları, mevsimsel etkilere maruz kalan malların fiyatları, devletin kontrolünde olan ve resmî fiyatlarla belirlenen kamu malları fiyatları ve KDV vb. dolaylı vergiler, TÜFE’den aşamalı olarak hariç tutulur.

Çekirdek enflasyon, diğer enflasyon türlerine kıyasla geleceğe ilişkin tahmin edici gücü daha yüksek olan bir gösterge olmakla beraber, enflasyonun eğilimini belirleyerek etkili para politikaları oluşturulmasında yardımcı olan özel kapsamlı fiyat endeksi olma özelliğine sahiptir. Ülkemizde 2005 yılından sonra çekirdek enflasyona örnek olarak Özel Kapsamlı TÜFE Göstergeleri TÜİK tarafından hesaplanmakta ve kullanılmaktadır.

GSYH Deflatörü

GSYH deflatörü, ülkedeki tüm malların fiyatlarındaki değişmeleri ölçmek için kullanılır. Bu endeks


hesaplanırken dikkate alınan mal ve hizmet sepetinin özellikleri şu şekilde sıralanabilir:

• GSYH’nin tanımından da hatırlayacağınız üzere, GSYH hesaplanmasına ithal mallar dâhil olmadığı için deflatör sepeti içinde yer almamaktadır. • Ülke sınırları içinde üretilen bütün mallar dikkate alınır. • GSYH Deflatörünün hesaplanmasında kullanılan mal sepeti değişkendir. Bu deflatör, TÜFE ve ÜFE ile bu noktada ayrılır. Çünkü GSYH deflatörünün oluşturulmasında kullanılan malların sayısı artırılıp azaltılabilir. Yani, baz yılından sonra piyasaya yeni çıkan mallar sepete dâhil edilebilirken artık tüketicilerin tercih etmediği mallar sepetten çıkarılabilir. Böyle değişken mal sepetine yönelik hesaplanan fiyat endeksine Paasche Endeksi denir. Paasche endeksi kullanılarak yapılan hesaplamalarda malların direkt fiyatlarına dikkat edilir.

Türkiye ekonomisinin temel hedeflerinden biri, enflasyon oranının kalıcı bir şekilde düşürülerek gelişmiş ülkelerde gerçekleşen seviyelere yaklaştırılmasıdır. Bu amaçla, Mayıs 2001 tarihinde enflasyon hedeflemesi politikasına geçilmesi için Merkez Bankası yasasında gerekli düzenlemeler yapılmış ve fiyat istikrarını sağlamak Merkez Bankasının temel görevi olarak belirlenmiştir. Merkez Bankasının bu görevi kapsamında, 2005 yılında örtük enflasyon hedeflemesi stratejisi, elde edilen olumlu sonuçlarla birlikte, açık enflasyon hedeflemesi rejiminin pek çok unsurunu içeren bir nitelik kazanmış ve 2006 yılında Türkiye’de açık enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmiştir.

Enflasyonun Nedenleri

Ekonomide enflasyonu belirleyen temel faktörler; toplam arz ve talep, ücretler, istihdam ve işgücü birim maliyetleri, döviz kurları, üretim açığı, bekleyişler, uluslararası piyasalardaki petrol ve diğer mineral maddelerin fiyatları ile kamu fiyatlarıdır. Bu durumda farklı enflasyon türlerini ve bunları meydana getiren faktörleri ayırt etmek akıllıca olacaktır.

Talep Çekişli Enflasyon

Talep çekişli enflasyon, üretilen mal ve hizmetlerin toplam talebi karşılayamaması sebebiyle ortaya çıkan enflasyon türüdür.

Talep çekişli enflasyon, kısa dönemde parasal faktörlerden ve parasal olmayan faktörlerden kaynaklanmaktadır.

Maliyet İtişli Enflasyon

Ülkelerde talep artışı yaşanmaması enflasyonun ortaya çıkmayacağı anlamına gelmemektedir. Bir ülkenin elde edeceği toplam çıktıyı etkileyen enerji, emek, hammadde vb. girdilerin fiyatlarında artış yaşanırsa bu durumda ülkenin bir önceki döneme göre aynı çıktıyı elde etme maliyetlerinde de artış gerçekleşecektir. Üretim

faktörlerinin fiyatlarında izlenen artış, bu mallara yönelik arzın azalmasına yol açacaktır. Toplam arzın azalması ise sabit kalan talebi karşılayamayacağı anlamına geldiğinden burada da fiyatlar yukarı yönlü bir seyir izleyecektir.

Toplam çıktıda kullanılan girdi maliyetlerinin artışının fiyatlar genel düzeyini yukarı doğru ittiği bu enflasyon türü maliyet itişli enflasyondur.

Enflasyonun Maliyetleri

fiyatlar genel seviyesi yükseldiğinde, bir taraf kazanırken diğer taraf kaybedecektir. Her iki taraf da kendi açılarından enflasyonun maliyetini değerlendirip yorumlayabilmek için, “beklenen” ve “beklenmeyen” enflasyonun niteliğini iyi tanımlamalıdır.

Beklenen Enflasyonun Maliyetleri

Fiyatlar genel seviyesinde gözlenebilecek olası artış tahmini, beklenen enflasyon kavramı ile ifade edilmektedir. Eğer bu artışlar tam olarak doğru tahmin edilirse beklenen enflasyon ile gerçekleşen enflasyon birbirine eşit olacaktır.

Satın alma gücünün temel unsuru olan ücretler üzerinde enflasyonun etkisi şu şekilde hesaplanabilir:

Reel Ücretlerdeki Artış Oranı = Nominal Ücret Artış Oranı - Enflasyon Oranı

Beklenmeyen Enflasyonun Maliyetleri

Beklenmedik enflasyona sürpriz enflasyon da denmektedir. Denklemle şöyle gösterilebilir:

Beklenmeyen Enflasyon = Gerçekleşen Enflasyon (π) – Beklenen Enflasyon (πe)

Beklenmeyen enflasyonun etkileri beklenen enflasyona oranla daha fazladır.

İşsizlik ve Enflasyon İlişkisi

Bir ekonomide iş arayanların sayısı mevcut işlerden fazla ise diğer bir ifadeyle emek arzı, emek talebinden daha yüksek ise bu durumda işverenler ücretlerde bir artışa gitmeme eğiliminde olacaklardır. İşsizliğin yüksek olduğu zamanlarda, ücretlerdeki artış genellikle durgun kalır. Böylece ekonomide artan ücretlerin işverenlere getireceği yük nedeniyle ortaya çıkabilecek maliyet enflasyonu yaşanmayacaktır.

Phillips Eğrisi

Phillips eğrisi nominal ücretlerdeki artış oranı ile işsizlik oranı arasındaki negatif yönlü ilişkiyi açıklamaya çalışır. Buna göre, işsizlik oranı yükseldikçe nominal ücretlerdeki artış azalacaktır. Phillips’in çalışmasında, reel ücretler yerine nominal ücretler ele alındığından diğer iktisatçılar tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirileri göz önüne alarak Paul Samuelson (1960) ve Robert Solow (1960) parasal ücretlerin değişim oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişkiyi gösteren Phillips eğrisini, enflasyon oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişkiye dönüştürerek geliştirilmiş kısa dönem Phillips eğrisini elde etmiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında