AÖF Soru Bankası

Görsel İletişim ve KuramlarıÜnite 5 Soru-Cevap

Görsel İletişim ve Kuramları (GIT301U) soru-cevapları.

Eleştirel kuram nedir?

Eleştirel kuram, kültüre daha çoğulcu ve demokratikleştirici olarak bakan liberal kuramların aksine, kültürün kitleleri pasifleştirici ve tüketimci kılan boyutlarına odaklanır. Dolayısıyla kültürün var olan düzeni olumladığını ve onun yeniden üretimine katkı sağladığını ileri sürer. Eleştirel kuram, kültürü toplumsal eşitsizlik ve iktidar ilişkileri bağlamında ele alır ve medyayı da bu kültürün oluşturan bir iktidar aygıtı olarak konumlandırır.

Eleştirel teori, Marx’ın üretim ilişkileri olarak nitelendirdiği ekonomik ve siyasal etkilerin, kültürü nasıl biçimlendirdiğini ele alır. Eleştirel kuram siyasi ve ekonomik iktidarların iletişim süreçlerine etkilerini deşifre eder. Ana akım kuramları, iletişimin gerçekleştiği bağlamı göz ardı ederken, eleştirel yaklaşımlar mesaja değil, onun üretildiği ekonomik ve siyasi bağlama odaklanır. Eleştirel kuram sömürü, artı değer, sınıfsal çatışma, sömürü ve iktidar ilişkilerini araştırmalarında dikkate alır.

Eleştirel kuramın oluşturucusu ve en önemli temsilcisi kimdir?

Karl Marx eleştirel kuramın oluşturucusu ve en önemli temsilcisidir. Onun içinde yaşadığı kapitalist sisteme ilişkin saptamaları eleştirel teorinin en önemli dayanak noktası olmuştur. Marx’ın yapıtları genellikle kapitalist sistemde üretim biçimlerinin bireylere etkilerini artı değer, yabancılaşma ve meta fetişizmi gibi kavramlar üzerinden tartışır ve
burjuvazinin sömürünün devamı adına uyguladığı stratejileri ele alır. 

Karl Marx, üretim ilişkilerinin düşünsel düzeyleri nasıl etkilediğini hangi ifadelerle açıklamaktadır?

Marx'ın ifadesiyle; maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir; tam tersine onların bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.

Marx, burjuvazinin sistem içindeki belirleyici rolünü nasıl açıklamaktadır?

“Burjuvazi, insanları ‘doğal üstleri’ne bağlayan birçok feodal bağı koparıp attı ve insan ile insan arasında çıplak çıkardan başka, hissiz parasal ödemeden başka bir bağ bırakmadı” diyen Marx, burjuvazinin bireyciliği ve bencilliği övdüğünü, geçmişin tüm etik değerlerinin bu çıkar mücadelesinde yenik düştüğünü söylemektedir.

Burjuvazinin kapitalist sistemdeki gücü ve etkisine işaret eden Marx, böylelikle görsel kültürün de ardındaki gücü işaret etmektedir. Üretim araçlarına, dolayısıyla görsel kültürün kaynaklarına hâkim olan burjuvazi, kendisi için uygun bir kültürel ortamın yaratılmasına katkı sağlamaktadır. Özellikle işletme modeline göre işleyen medya kuruluşlarının ürettiği kültür ve iletişim, bağımlı sınıfların sömürülmelerine ve burjuvazinin hakimiyetinin pekişmesine katkı sağlamaktadır.

Karl Marx, emeğin yabancılaşması kavramını nasıl açıklamaktadır?

Marx’a göre, çalışma işçinin doğasına aykırıdır ve işçi çalıştığı süre zarfında kendinden uzaklaşır. Kapitalist sistemde bireyler önce emeklerine, ardından kendilerine yabancılaşırlar ve üretim çarkı içinde burjuvazinin yörüngesinde bir hayat sürer. Bu sistemde hayatta kalabilme adına emeklerini satan, bağımlı sınıflar, benliklerini çalışma hayatına kurban etmekte ve egemen sınıflara artı değer üreterek kendilerine ait olmayan bir hayatı deneyimlemektedir. Emekleri ve benlikleri metalaşan, yabancılaşan kitleler burjuvazi tarafından alınıp satılan bir ürüne dönüşmektedir. Marx, işçilerin çalıştıkça kendi benliklerinden uzaklaştıklarını ve toplumsal dizgedeki konumlarını fark edemediklerini ileri sürer. Ona göre, ne zamanki işçiler çalışmaz, o zaman kendileri olabilme ve kapitalist sistemi değiştirebilme imkânına kavuşabilir.

Görsel iletişim kültürünün gelişimine olanak sağlayan meta fetişizmi kavramını Karl Marx nasıl açıklamaktadır?

Marx, metayı insanların belli ihtiyaçlarını karşılayan, belli amaç doğrultusunda üretilen, alınıp satılan bir “şey” olarak tanımlamaktadır. Metalar, sistem içinde sahip oldukları anlamla, çoğu zaman üretilme koşullarını ve ardındaki ideolojiyi gizlemektedir. Kapitalist sistemde metalara yüklenen gizemli anlamı işaret eden Marx, bu ürünlerin fetişleştirilerek ardındaki sömürüyü gizlediğini işaret etmektedir. Metalara yüklenen kültürel ve fetişist anlamlar, onların toplumsal dizgede daha farklı anlamlandırılmalarına neden olmaktadır. Kapitalist toplumlarda metaların kullanım ve değişim değerleri olduğunu ileri süren Marx, metaların fetişleştirilmelerinin değişim değerleri ile ilgili olduğunu ve onların farklı biçimlerde algılanmaları anlamına geldiğini ileri sürmektedir. Bu kültürel ortamda metaların değişim değeri çoğu zaman kullanım değerlerinin önüne geçmekte ve bu illüzyon sistem sahiplerinin egemenliklerini pekiştirmektedir. Toplumsal yaşamda metaların olduklarından farklı anlamlar üretmelerine görsel kültür ciddi bir katkı sağlamaktadır. 

Frankfurt Okulu nerede ve kimler tarafından kurulmuştur?

Frankfurt Okulu ismini 1923 yılında Frankfurt Üniversitesinde kurulan Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünden almıştır. Frankfurt Okulunun en önemli isimleri, Leo Lowenthal, Theodor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse’dur.

Almanya'dan sürgün edilen entellektüeller kimlerdir?

Almanya’da büyük bir halk desteği ile Hitler iktidara gelmiş ve ülkedeki tüm Yahudiler ya toplama kamplarına taşınmış ya da yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır. Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünde de başta Horkheimer olmak üzere tüm Museviler görevden azledilmiş, onlar da çareyi yurt dışına kaçmakta bulmuştur. Horkheimer, Lowenthal ve Adorno Amerika’ya gitmişler, orada Columbia Üniversitesinde çalışmışlar ve Almanya’dan getirdikleri kitle ve faşizm birikimlerini, Amerikan kitle kültürü ile harmanlayarak onu teorize etmeye çalışmışlardır.

Frankfurt Okulunun en önemli kavramı Kültür Endüstrisi nedir?

Kültür endüstrisi kavramı, kapitalist toplumlarda kültürün burjuvazi tarafından kontrol edildiğini ve endüstrileştiğini ileri sürmektedir. Endüstrileşen kültür sanata ve özüne yabancılaşarak, kitleleri tüketime ve siyaset üzerine düşünmemeye yönlendirmektedir. Kültür endüstrisi var olan sistemi haklılaştırmakta ve iktidarın yeğlediği bir toplumsal atmosferin yaratılmasını sağlamaktadır. Burada sanat ve gelenek artık öncelik değildir, öncelik metalaşan kültürün piyasa güçlerine uyumudur. Bu amaçla kitlelerin arzuları manipüle edilir ve Marx’ın ifadesiyle yanlış bilinçlenmeleri adına çeşitli stratejiler devreye girer. Araçsallaşan kültür ürünleri birbirlerine benzeştirilir, muhalif ögelerden arındırılır ve daha kolay tüketilebilir hâle dönüştürülür. Kültür endüstrisi kitlelerin düşünmelerini değil iktidara uyum sağlamalarını önceler ve kitlenin yorum yeteneğini olabildiğince daraltmaya çalışır. Doğal olmayan, endüstri tarafından manipüle edilen görselliğin sunduğu avantajları sonuna kadar kullanan kültür endüstrisi diğer kültürel formları (yüksek kültür, fol kültür, vs.) da bir potada eritmekte ve bireyleri tüketime ve konformizme itmektedir. Kültür endüstrisi tarafından güdülenen kitle kültüründe sanat endüstrinin tutsağı olmuş ve sanatsal üretimin karakteri ciddi ölçüde değişime uğramıştır. Sanat, bu süreçte özerkliğinden ve muhalefetinden vazgeçmiş, bireyleri sistemle uyumlandırmayı öncelikli amaç hâline getirmiştir.

Adorno ve Horheimer, kültür endüstrisi tarafından üretilen sanatı nasıl açıklamaktadır?

Adorno ve Horheimer’ın da sık sık vurguladığı üzere, kültür endüstrisi tarafından üretilen sanat, artık endüstriyel bir üründür ve daha fazla tüketilebilmesi için üzerinde işlemler yapılan bir metadan fazlası değildir. Üretilen bu kültür, tekrarlanabilir, tekdüze ve klişedir. Tüketimi riske etmememe adına belli kalıplar dahilinde üretilmiş ve tek tipleştirilmiştir.

Adorno ve Horheimer’ın da sık sık vurguladığı üzere, kültür endüstrisi tarafından üretilen sanat, artık endüstriyel bir üründür ve daha fazla tüketilebilmesi için üzerinde işlemler yapılan bir metadan fazlası değildir. Üretilen bu kültür, tekrarlanabilir, tekdüze ve klişedir. Tüketimi riske etmememe adına belli kalıplar dahilinde üretilmiş ve tek tipleştirilmiştir. Bu yüzden Adorno, var olan tekdüzeliği şöyle tanımlamıştır: “Günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getiriri. Her filmin başında nasıl biteceği, kimin ödüllendirilip kimin cezalandırılacağı ya da unutulacağı anlaşılır; bundan başka hafif müzikte, kulağı alıştırılmış dinleyici şarkının daha ilk ölçülerini duyar duymaz devamını kolayca kestirir.”

Marcuse’un ‘tek boyutlu toplum’ tanımı nasıldır?

Marcuse’un ‘tek boyutlu toplum’ tanımlaması, görsel kültürün de sınırlarını çizmektedir. Endüstrileşen kültür kendilerine uygun görülen dil ve söylem çerçevesinde hareket ederek, insanların sistemle uyumlanmalarını hızlandırır. Kitlelerin mutsuzluktaki mutluluklarına destek olan; onların sistemle bütünleşmelerini pekiştiren bu kültürel ürünler diğer taraftan halkın daha da moronlaşarak bilgisizleşmelerine aracılık ederler. Tek boyutlu bir toplumda görsel kültür kurulu düzenin inkârından çok, var olan düzeni doğrulamaktadır.

Walter Benjamin’in ‘şoklar yaşamı’ ve ‘yeniden üretim çağında sanat yapıtı’ kavramları nelerdir?

Walter Benjamin’in ‘şoklar yaşamı’ ve ‘yeniden üretim çağında sanat yapıtı’ kavramları kapitalist sistem içinde bireylerin duygularının nasıl manipüle edildiğini ortaya sermektedir. Benjamin’e göre, kapitalist sistemde bireylerin ihtiyaçları, doğal ihtiyaçları değil, aksine sistem tarafından onları metalara yönelten manipülatif uyarılmalardır. İnsanın özünden değil, meta merkezli dışsal faktörlerden kaynaklanan bu uyarılma, bireyleri sistem içinde sürekli olarak tekrarlanan, her defasında bir gereksinimi giderir gibi görünen davranış kalıplarına itmektedir; oysaki gereksinimler hiçbir zaman giderilmez. Kapitalist mantık yaşamın her hücresini fethederek, bireyleri sadece üretim sürecinde değil, tüketim sürecinde de sistemin gönüllü katılımcıları düzeyine indirger. Bu koşullar altında sanatın ‘şoklar dünyasından’ bireyleri kurtarma olanağı kalmamaktadır.

Kapitalist toplumlarda görsel kültür nedir?

Kapitalist toplumlarda görsel kültür bir yandan yaşamın bütünlüklü algılanmasına ‘engel’ olurlarken, diğer yandan da ‘sanatımsı’ görüntüleri ile gerçek sanatın önünü perdelemektedir. Görsel kültür genellikle halkı eğlendiren ve onları tüketime yönlendiren bir biçime sahiptirler. Diğer yandan görsel kültür aracılığı ile insanlar endüstrinin ürünlerine mahkûm kılınmakta ve kitleler kendilerine yabancılaşarak, endüstrinin yörüngesinde davranmak durumunda kalmaktadır. Frankfurt Okulunun kültüre dönük pek çok tanımlamasında görsel kültüre yönelik saptamalar bulunmaktadır. Frankfurt Okulunun kültür analizleri bir bakıma kapitalist toplumlardaki görsel iletişim kültürünün de analizini içermekte ve bu kültürün toplumlarda egemen ilişkilerin devamı adına yüklendikleri stratejik rolü işaret etmektedir. Endüstri tarafından üretilen kültür aynı zamanda bir görsel boyuta sahiptir ve bu görsellik egemen güçlerin tüketimci bir kitle yaratabilmeleri adına onlara yardımcı olmaktadır.

Antonio Gramsci, hegemonya ve sivil toplum kavramını nasıl açıklar?

Gramsci, hegemonyanın bağımlı sınıfların kabullenmeleriyle inşa edildiğini ve bu sürecin kimi zamanlar organik aydınlar aracılığıyla kurulduğunu söylemektedir. Burjuva hegemonyasının başlıca aracı sivil toplumdur. Gramsci, hegemonyayı üst yapının “özel” yan, devlete ait olmayan düzeylerinin rolü içine yerleştirir ve bu toplumsal hegemonyayı kapitalist toplumlarda toplumsal düzeni korumanın başlıca aracı olarak zora başvurmaktan ayrı bir yere koyar. Kısacası hegemonya, rızanın imal edilmesi demektir. Genelde bu manipülasyonun başlıca boyutu sayılan kültürel hegemonya ise, düşünme ve bakma biçimlerinin üretimi ile alternatif bakışlar ve söylemlerin dışlanmasını kapsamaktadır.

Gramsci, hegemonyanın bağımlı sınıfların kabullenmeleriyle inşa edildiğini ve bu sürecin kimi zamanlar organik aydınlar aracılığıyla kurulduğunu söylemektedir. Burjuva hegemonyasının başlıca aracı sivil toplumdur. Gramsci, hegemonyayı üst yapının “özel” yan, devlete ait olmayan düzeylerinin rolü içine yerleştirir ve bu toplumsal hegemonyayı kapitalist toplumlarda toplumsal düzeni korumanın başlıca aracı olarak zora başvurmaktan ayrı bir yere koyar. Weberci açıdan bakıldığında hegemonya, “doğal üstünlük mitine” ya da bir statü düzeninin meşrulaştırılmasına denk düşecektir. Kısacası hegemonya, rızanın imal edilmesi demektir. Genelde bu manipülasyonun başlıca boyutu sayılan kültürel hegemonya ise, düşünme ve bakma biçimlerinin üretimi ile alternatif bakışlar ve söylemlerin dışlanmasını kapsamaktadır.

Gramsci, ideoloji ve kültür kavramlarını merkeze alarak hegemonyayı nasıl açıklar?

Gramsci, hegemonyayı ideolojinin üstünde, onu da kapsayan bir kategori olarak görür ve iktidarın egemenlik stratejileri olarak tanımlar. Gündelik yaşamda ve sivil toplumda iktidarın yörüngesinde bir ortak duyu yaratmayı amaçlayan hegemonya egemen güçlerin değerlerini meşrulaştırmak da, bunu da ideolojiyi doğallaştırarak, görünmez kılarak sağlamaya çalışmaktadır. Gramsci, ideolojiyi bir toplumsal denetim aygıtı olarak görmekte ve gündelik yaşamın üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Ancak hegemonya sürekli olarak yenilenmek ve müzakere edilmek zorundadır, çünkü rıza üretimi bunu gerektirmektedir. Hegemonya istikrarlı değildir ve sürekli olarak yeniden üretilmelidir. Bu da iktidarların zaman zaman önceden öngörmediği bazı söylemleri hegemonyasına dahil etmesini zorunlu kılmaktadır. Hegemonya politik, etnik, etik, ideolojik ve ekonomiktir. Tüm bu alanlarda aktif bir şekilde işler ve zaman zaman belli değişimleri gündeme getirerek kendini yenileyip, rızanın üretimini destekler.

Egemen sınıflar ideolojinin gücünü kullanarak, halkın gerçeklik tanımlarına etki ederler. Halk, esasında yönlendirilmektedir ancak onlar kendi seçimlerini yaptıklarına inanmaktadır. Egemenlerin yönlendirdiği ideoloji, âdeta toplumsal bir yapıştırıcı işlevi yüklenir ve devletin söyleminin devamını sağlar. Gramsci’ye göre, hegemonya aracılığı ile gerçekler yeniden tanımlanır, ancak tanımlanan bu gerçeklik gerçeğin yeniden üretiminden başka bir şey değildir. Egemen sınıflar, var olan gerçeklik algılarını kendi yörüngelerinde yeniden tanımlamakta ve bu anlamda toplumu ideoloji aracılığıyla gizil bir şekilde yönlendirmektedir.

Hegemonya, iletişim biliminin neden başat kuramlarından biridir?

Hegemonya, iletişim biliminin başat kuramlarından biridir, çünkü medya günümüzde en önemli iktidar aygıtlarının başında gelmektedir ve bu özelliğiyle hegemonyanın yerleşikleşmesinde etkin rol oynamaktadır. Medya, tüm bileşenleri ile rızanın üretimine dolayısı ile iktidar ilişkilerinin yaygınlaşmasına önemli oranda katkı sağlamaktadır. Gündelik hayatın görülmeyen, çok tartışılmayan alanlarında iktidar güdümünde bir rıza üreten medya son derece ideolojik bir işlevi yerine getirmekte, haklı olarak bu boyutu ile pek çok analize ve araştırmaya konu olmaktadır. Görsel iletişim kültürü günümüzde hegemonyanın en etkin işlediği alanların başında gelmekte ve imgeler üzerinden toplumsallaşmaya çalışan kitleler çoğu zaman iktidarın tuzaklarına kapılmaktadır.

Louis Althusser, ideoloji kavramını nasıl açıklar?

Althusser’e göre ideoloji, bireyleri kendi toplumsal varlıkları üzerinden özne olarak kabul eder ve onların kimliklerine uygun bir şekilde onları “çağırır”. Dünyayla yaşanan ilişki esas olarak bireyin bir özne olarak kurulduğu süreçten ibarettir. Bu her bireye, toplumsal pratiklere girdiğinde bir toplumsal kimlik veren çeşitli terimlerle hitap edilmesi ya da çağrılması ile olur. Birey, çağırıldığı özne konumunu (toplumsal kimliği) kabul ederse (kurulursa) ideolojinin sürekli olarak olumlandığı, evetlendiği bir dünyayı deneyimler.

Althusser ideolojiyi gerçeğin tersyüz edilmesi veya bir dayatma olarak görmez, aksine toplumsal yaşamda farkında olmadan bizi çağıran bir dizi sosyal dinamik olarak tanımlar. Ona göre ideolojiler tarihsizdir, yani her koşulda ve dönemde kendilerini farklı biçimlerde var edebilmektedir. Ayrıca ideolojinin esas kurucusu, özne veya eş deyişle özne olduğunu düşünen, ideolojinin yörüngesinde nesneleşmiş bireydir. İnsanlar, doğumlarından itibaren özne olarak çağırılırlar ve her toplumsal aşama veya statü, hem öznelik duygusunu hem de iktidar tahakkümünü güçlendirir.

Althusser’e göre “ideoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkiyi gösterir. Dinsel, hukuki, ahlaki, siyasi ideolojilerde temsil edilen; bireylerin var oluşunu yöneten gerçek ilişkiler sistemi değil, bu bireylerin içinde yaşadıkları gerçek ilişkilerle kurdukları hayali ilişkilerdir. Bireylerin, kendi varoluş koşullarını, toplu ve bireysel yaşamlarını yöneten toplumsal ilişkilerle kurdukları ilişkiye dair temsiller hayalidir”.

Devletin baskı ve ideolojik aygıtları nelerdir?

Althusser devletin baskı aygıtlarını asker, polis ve mahkemeler olarak sınıflandırır ve halkı zor kullanarak egemen söylemin içinde davranmaya zorunlu kıldıklarının altını çizer. Devlet, baskı aygıtları aracılığı ile otoritesini tesis eder ve halkı zor kullanarak yönetir. Devlet, baskı aygıtları aracılığıyla baskı, şiddet ve zor kullanarak egemenliğini tesis etmektedir. Devletin ideolojik aygıtları ise okullar, kilise, medya, hukuk, siyaset, sanat ve sendikalardır. Bu kurumlar kitleleri, zor kullanarak değil, ideolojik olarak yönlendirmekte ve onların sistem içinde kalmalarını sağlamaktadır. Devletin ideolojik aygıtlarının hedefi hegemonya gibi kitlelerin rızalarını kazanma ve onları ideolojik olarak iktidarın söylem alanına hapsetmektir.

Devletin ideolojik aygıtları, iktidarın değerlerini kitlelere enjekte etmekte ve böylelikle azınlık çoğunluğu, kendi yörüngesinde yönetmeye devam etmektedir. Althusser, okul pedagojisinin devletin ideolojik aygıtlarının temel yönelimi olduğunu iddia etmekte ve zor kullanmadan iktidarların varlıklarını kitlelerin bilincinde yeniden ürettiğini ileri sürmektedir.

Devletler neden hem baskı hem de ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar?

Devletler hâkimiyetlerini sürdürmek için hem baskı hem de ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar. Gerektiği yerde şiddet ya da baskıyı, gerektiği yerde ise bir okul ideolojisiyle gizlenmiş ideolojiyi kullanan devletler bu şekilde muhalif düşünceleri ekarte ederler ve kendi ideolojilerini insanlara dayatırlar. Bu dayatmada ideolojik aygıtlar, din, hukuk, siyaset, eğitim ve haberleşme üzerinden farkına varmadan bireyleri gizil bir şekilde yönlendirirler. İdeolojinin propagandasını yapan devletin ideolojik aygıtları insanları yanıltarak onların toplumsal dizgedeki adaletsizliklerin, burjuva sömürüsünü fark etmelerinin önüne geçerler. Kamusal alanda değil, çoğu zaman bireysel, özel alanda işleyen ideolojik aygıtlar, bağımlı sınıfların boş zamanlarını sömürerek onları devletin ideolojisine eklemlerler.

Althusser, devletin ideolojik aygıtlarının etkisini nasıl açıklamaktadır?

Althusser, devletin ideolojik aygıtlarının sınıf mücadelesi ekseninde işlediğini belirterek, bu aygıtların varlığının, hegemonyanın işlemesi için kaçınılmaz olduğunu belirtmektedir. Hayatın farklı alanlarına dağılmış, farklı uzmanlıkları olan bu aygıtlar esasında tek bir söylemin uygulayıcılarıdır. Bu anlamda kiliselerin okullardan, hukuk sisteminin aileden, sanatın, kültürün medyadan bir farkı yoktur, esasında hepsi gizli bir şekilde ideolojiyi içselleştirmekte ve iktidar yörüngesinde bir söylem alanı çizerek bireyleri o alana hapsetmektedir.

Althusser, devletlerin baskı aygıtları aracılığıyla kendi egemenliğini güvence altına aldığını ve ideolojik aygıtları aracılığıyla da kendi söylemini kitlelere dayattığını ileri sürer. Birbirleriyle uyum içinde çalışan devlet aygıtları, toplumsal sömürünün devamını garanti altına almaya çalışır. Bir ideolojik aygıt olarak siyaset, toplumu mevcut siyasi düzene ikna eder ve halk demokrasi aracılığıyla gücün kendisinde olduğuna inanır. Medya, toplumu çoğulculuğu konusunda ve tarafsız olduğu yönünde ikna eder.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında