GİT301U-GÖRSEL İLETİŞİM VE KURAMLARI
Ünite 8: Görsel İletişim ve Simülasyon Kuramı
Giriş
Fransız teorisyen Jean Baudrillard, köken olarak Marksizm’e yakın bir isim olmakla beraber, zamanla Marksizm’den uzaklaşmış ve postmodern yazının en önemli isimlerinden biri olmuştur. Ülkemizde de pek çok eseri çevrilen Baudrillard, simülasyon kuramı ve tüketim toplumu analizleriyle görsel iletişim kültürü araştırmaları için de son derece önemli bir kuramcıdır. Kendini postmodern olarak tanımlayan Baudrillard, kendine özgü bakış açısı ile günümüz modern toplumunun pek çok sorununu analiz etmiştir.
Simulakr ve Simülasyon Kuramı
Simülasyon: “Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi”dir.
Kavramsal Olarak Simülakr, Simülasyon ve Hipergerçeklik
Baudrillard’a göre simülakr, “bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm”dür. Simülakr, bir orijinale sahip olmayan kopyanın kopyalanmış hâli olarak tanımlanabilir. Burada bir gerçeklik temsili söz konusudur ancak bu temsili yapan nesnenin kendisi de gerçek değildir. Simülasyon ise gerçeğin yerini alan simgeleri, göstergeleri işaret eder. Simülasyon postmodern toplumların önemli bir ayırt edici özelliğidir ve imajlar aracılığı kurulan gerçekliği anlatır.
Simülasyonu gerçeğin ikamesi olarak tanımlarsak, simülakr da bu hipergerçekliği sağlayan modellerdir. Modern toplumlarda, gerçek, kendini koruyamaz durumundadır ve bu atmosferde gerçekle, taklidi yer değiştirmiş ve gerçeklik diye bir varlık kalmamıştır. Simülasyonlar gerçeğin yerini almıştır ve insanlar simülakrlara temas ederek kendi gerçekliklerini yitirmiştir. Baudrillard’ın ifadesiyle “Hakikati gizleyen şey simülakr değildir. Çünkü hakikat, hakikat olmadığını söylemektedir. Simülakr hakikatin kendisidir”.
Hipergerçekliğin bugünün tek gerçekliği olduğunu vurgulayan Baudrilliard, bu yapay deneyimin modern toplumları kuşattığının altını çizmektedir.
Simülasyonun Üç Evresi
Madan Sarup, “Postyapısalcılık ve Postmodernizm” kitabında Baudrillard’ın simülasyon evrenine geçişte üç tarihi aşama olduğunu belirtir. Erken Modernlik Dönemi, Aydınlanma ile başlayıp, Sanayi Devrimi’nin başlangıcına kadar olan süreci kapsamaktadır. Bu dönemde sınıfsal hareketlilik başlamış ve toplumda baskın olan sınıfların statüleri değişmiştir. Burjuvazinin palazlandığı bu dönem aynı zamanda simülakrların da ilk ortaya çıktığı dönemdir. İkinci dönemi Modern Dönem olarak adlandıran Sarup, bu süreçte toplumda baskın olan tiyatro ve resmin yerini fotoğraf ve sinemanın aldığını ve bambaşka bir görselliğin toplumu kuşattığını ileri sürer. Son olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan postmodern dönemde üretimin yerini tüketim, gerçeklerin yerini de simülasyonlar almıştır. Postmodern dönem imgenin ve görselliğin etkisini
artırdığı ve gerçeklerin yerini üretilmiş simülasyonların aldığı yeni bir dönemi işaret eder.
Baudrillard’a göre, “simülakrlar artık hakikatin yerini almış ve hakikat simülakrların kendisine dönüşmüştür. İmgenin gerçeği ikame ettiği bu süreci Baudrillard dört aşamalı bir süreç olarak tanımlamaktadır. Birinci adımda imge, gerçeğin bir yansıması olarak konumlanmakta ve herhangi bir manipülatif anlam içermemektedir. İkinci aşamada imge gerçekliği değiştirmekte ve gizlemektedir. Burada olumsuz bir durum söz konusudur. Üçüncü aşama gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge hâlidir ve bu aşamanın manipülatif bir doğası vardır. Son aşama ise, gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayanı kendi kendisinin saf simülakrı olan imgedir. Bu aşama artık simülakr ve simülasyonun toplumun tamamına hakim olduğu ve imgeyi de kendi gerçekliğine bağlı kıldığı bir toplumsallığı işaret eder. Bu aşama artık simülasyon çağına girildiğinin bir göstergesi hâline gelmiştir”.
Disneyland Evreni Gerçeğin Simülasyonudur
Baudrillard, yaşadığımız hipergerçekliği bir Disneyland evrenine benzetmiştir. Bu dünya imajlar üzerinden tüketimin ve ilişkilerin gerçekleştiği bir panayır alanıdır ve simülasyonlar ve simülakrlar gerçeği ikame etmektedir. Disneyland bütün simülakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu kusursuz bir modeldir. Disneyland her şeyden önce: Korsanlar, Geleceğin Dünyası vb. şeylerden oluşan bir illüzyon ve fantazm oyunudur. Bu düşsel evren kendine düşen görevi başarıyla yerine getirmektedir. Aslında kalabalıkları buraya çeken şey, çelişkileri ve güzellikleriyle gerçek Amerika’nın minyatürleştirilmiş toplumsal bir mikrokozmosuna benziyor olması ve alınan kolektif (dinî denilebilecek türden) keyiftir.
Modern toplumlarda gereçekliğin yerini hipergerçekliğin aldığını vurgulayan Baudrillard, bunu da Disneyland örneği üzerinden tartışmaktadır. Disneyland’ın Amerika’nın bir minyatürü olduğunu iddia eden yazar, burada gösterinin gerçeğin yerini aldığını ve fantazyaların tatmininin kitleler tarafından öncelenerek gönüllü bir bilinç yitiminin deneyimlendiğini ileri sürmektedir. Amerika’yı da Disneyland gibi, devasa bir park, gösteri mekânı olarak tanımlayan Baudrillard, gerçeğin yitiminin ve simülasyonun hâkimiyetinin bu tematik park örneğinde kendini gösterdiğini vurgulamaktadır. Medya ve iletişim teknolojilerinde yaşanan değişimin gerçeğin yeniden üretiminde belirleyici olduğunun altını çizen Baudrillard, kitlelerin bu eğlence mekânında toplumsallıklarını yitirdiklerini ifade etmektedir.
Amerika kitabında, Amerikalıların en büyük korkusunun ışıkların sönmesi olduğunu söyleyen Baudrillard, Disneyland’ın ışık gösterileri ile dolu varlığının, karanlık korkusunun önüne geçtiğinin altını çizmektedir. Amerikalılara umut ve mutluluk vaat eden Disneyland hem Amerika’nın bir simülasyonu hem de modern toplumlarda yaşanan hipergerçekliğin bir görünümü olarak işlev görmektedir.
Kitle İletişim Araçları ve Simülasyon Evreni
Baudrillard, simülatif toplumlarda medyanın işlevine ağırlık vermekte ve medya aracılığıyla insanların duygularının yeniden düzenlendiğinin altını çizmektedir. Gerçek, yerini medya gerçekliği ile değiştirmiş, televizyon simülasyon dünyasının en belirleyici aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Televizyonun bu evrenin gerçeklik aygıtı hâline gelmiş, gerçek ile kurgu birbirine karışmış ve imgeler hakikatin kendisi hâline dönüşmüştür.
Kitle İletişim Araçlarında Kaybolan Anlam
Baudrillard, kitle iletişim araçları aracılığıyla anlam ve iletişimin hiper gerçekleştiğini vurgulamış ve gerçeğe bir son veren şeyin gerçekten daha da gerçek gibi görünen olduğunu söylemiştir. Baudrillard’a göre, “sistemin kendi gerçekliğini kanıtlayabilmesi için göstergelerin (haberin) sürekli olarak yinelenmesi gerekmektedir. Olmayan varlığını imgeler yani göstergelere dönüşerek yineleten sistem bu sayede bir gerçeklik katsayısına sahip olabilmektedir. Habere inanılmasının ve iman edilmesinin nedeni de zaten budur. Oysa bu inanç biçiminin arkaik toplumlardaki mitlere inanma biçimi kadar karmaşık bir şey olduğu söylenebilir. Çünkü insanlar hem inanırlar hem inanmazlar. Bu konuda kendi kendilerini sorgulamayı gereksiz bulurlar. “Yalan söylediklerini biliyorum, ama herhâlde o kadar da değil”. Sistemin bizi içine kapatmış olduğu bu anlam ve iletişim simülasyonuna kitlenin tamamı, yani her birimiz bir tür ters bir simülasyonla karşılık veriyoruz. Sistemin caydırıcılığına karşı soğuk bir tavır alıyor ya da daha da karmaşık bir inanç biçimiyle karşılık veriyoruz.”
Baudrillard’a göre, postmodern bir kültürün oluşumunda medya son derece etkin bir rol oynamaktadır. Bu kültür, göstergelere imajlara dayanmaktadır ve gerçek yerine dolayımlanan simüle bir evrene hizmet etmektedir. Medya, modern toplumların âdeta simülasyon makinesi olarak işlev görmekte ve izleyicilerini de uyarmak yerine, uyuşturarak bir karabasanı beslemektedir.
Medya Toplumsalı Kendi İçinde Eritmektedir
“İletişim araçlarının toplumsallaşmayı sağlamaya yönelik araçlar değil, toplumsalın kitleler içinde için için kaynamasını/erimesini sağlayan araçlar” olduğunu iddia eden Baudrillard, hipergerçek bir dünyanın yaratılmasında medyanın etkin rolünü işaret eder. Bu bağlamda McLuhan’ın “araç mesajdır” formülünü de yorumlayan Baudrillard, hem içeriğin hem de mesajın kitle iletişim araçları tarafından buharlaştırıldığını öne sürmüştür. Mesajdan yoksun medyanın, kitle iletişim aracı olma özelliğini kaybettiğini öne süren Baudrillard, medyanın gerçeğin aracısı olduğu iddiasını da yitirdiğini söylemektedir.
Baudrillard, postmodern toplumlarda medyanın egemenliğinde hipergerçek bir ortam yaratıldığını ve bu ortamın olayların gerçeklerle ve tarihle olan ilişkisini kopararak âdeta tarihin sonunu ilan ettiğini vurgulamaktadır. Yaşanan ile medyanın dolayımından
geçen gerçek bambaşka anlamlar vaat etmekte ve bu enformasyon rüzgârının etkisine kapılan kitleler medyatik bir simülasyonu deneyimlemektedir. Yaşanan gerçek, bir medya içeriğine söz gelimi haber hâline geldiğinde çeşitli eklentiler aracılığıyla bir simülatif araca dönüşmekte ve sürekli olarak bu enformasyona maruz kalan kitleler de hem duyarlılıklarını hem de gerçekliklerini yitirmektedir. Tarih artık yaşanan bir deneyim olmaktan çıkmış, aksine seyredilen bir ürüne dönüşmüştür. Üzerinde sistemin istediği her türlü dezenformasyonu yapabildiği bir medyatik gösteriye dönüşen tarihin geçmiş ve gelecekle bağları koparılmış ve kitle iletişim araçlarının söylem alanına hapsedilmiştir.
Baudrillard ve Tüketim Toplumu
Baudrillard’ın tüm yapıtlarında, göstergeler üzerinden yapılandırılan tüketim toplumu eleştirisi geniş yer tutar. Tüketim, modern insanın en önemli ihtiyaçlarından biri hâline dönüşmüş ve bu ihtiyaç, tüketimin doğasının gündelik alışkanlıkları belirlemesi sonucunu beraberinde getirmişti. Tüketim toplumunda insanlar yaşamak için değil, çoğu zaman tüketmek için tüketirler ve hipergerçek ortam gerçeği bulanıklaştırarak, kendi kurallarını topluma dayatır.
Tüketim Göstergelerin Değişimine Dönüşmüştür
70’li yıllarla birlikte Batı toplumları; kimi zaman postmodern, kimi zaman post fordist kimi zaman da tüketim toplumu olarak adlandırılan yeni bir döneme adım atmıştır. Bu yeni dönem hem görsel kültürün hem de tüketimin doruk noktasına ulaştığı bir deneyimi beraberinde getirmiştir. İmgenin, görüntünün ve tüketim hazzının çoğu zaman gerçeğin yerine geçtiği bu dönemi Baudrillard da simülasyon dönemi olarak tanımlamakta ve hipergerçeğin, gerçeğin yerini aldığını vurgulamaktadır.
Baudrillard, “tüketim toplumunun aynı anda hem bir ilgi toplumu ve bir baskı toplumu hem de barışçıl bir toplum ve bir şiddet toplumu olduğunu ifade ederken, tüketimin bu iniş çıkışlı doğasını işaret etmektedir. Bu şiddetli toplumda insanlar gerçek mutluluğa ancak tüketerek ulaşabileceklerine inanırlar ve duygularını metalar üzerinden tatmin etmeye çalışırlar. Ayartılan ve uyarılan arzuların tatmini için nesneleri işaret eden iktidar sahipleri bu yolla hem kendi konumlarını garantiye almakta hem de kitlelerin yanlış bilinçlenmelerini hızlandırmaktadır. Tüketimin iktidarı modern toplumlarda, görselliğin önderliğinde bir kültür hâline dönüşmekte ve görsel kültür artık tüketimden bağımsız düşünülemez hâle gelmektedir. Tüketim gereksinimler üzerinden değil, arzular ve duygular üzerinden gerçekleşmekte ve görüntüler çoğu zaman gösterdiklerinden çok daha fazlasını ifade etmektedir.
Tüketim ve Beden Politikaları
Baudrillard’a göre, postmodern tüketim kültüründe bireyin artık ne arşivlerde ne bir bellekte ne bir geçmişte ne de bir projede ya da gelecekte kendine ait bir kimlik aramaya vakti vardır; ona anlık bir bellek, ivedi bir bağlantı, bizzat
an içinde kontrol edilebilecek reklam amaçlı bir kimlik gerekmektedir.
Postmodern toplumda yeniden sahip çıkılan beden, kapitalist bir yatırım aracına dönüşmüştür. Bedene yapılan yatırımın piyasada karşılığı olmakta ve yapılan yatırımın karşılığını geri vermektedir. Bu bağlamda beden, âdeta bir kültürel nesne gibi düzenlenmekte, tasarlanmakta ve daha kar edilebilir bir boyuta indirgenmektedir. Beden, postmodern toplumlarda âdeta bir statü sembolüdür ve bu sembolün mümkün olduğunca çekici kılınması adına insanlar bu alana ciddi yatırım yapmaktadır.
Baudrillard ve Pop Art
Pop-art’ın sanat anlayışı ile Baudrillard’ın gerçeklik anlayışı örtüşmekte, her ikisinde de imgelerin gücü kendisini göstermektedir. Jean Baudrillard Pop Art’ı göstergelerin ve tüketim kültürün sanata yansıması olarak görmekte ve artık nesnenin imge üzerindeki ayrıcalığının sona erdiğini vurgulamaktadır. Pop Art’la birlikte, nesne imgenin hakikati olmaktan çıkmış, göstergeler olarak eşit bir biçimde ‘rol aldıkları’ uzamda ve aynı mantıksal mekânda birlikte var olmuşlardır.
Çağdaş Görsel Kültür ve Pop Art
Baudrillard, Pop Art’ı postmodern kültürün gerçek sanatı olarak görmüş ve sanat tarihinde bir dönüm noktası olarak tanımlamıştır. Pop Art ile birlikte, sanat da simüle edilmiş ve simülakrlar geleneksel sanatsal ürünleri ikame eder hâle gelmiştir. Nesnelerin, klasik gösteren, gösterilen ilişkisi Pop Art ile birlikte değişmiş ve gösterge, gönderge karşısında büyük bir zafer kazanmıştır. Pop Art, sanatta geçmişin geçmişte kaldığını imleyen radikal bir dönüşümü simgeler ve çağdaş görsel kültürün genişleyen uzamını işaret eder. Baudrillard’a göre, Pop Art, adeta çağdaş görsel kültürün bir simgesidir ve bu sanat biçeminin kurucusu Andy Warhol da içinde yaşanılmakta olan simülasyon çağının en önemli sanatçısıdır.
Andy Warhol, pop-art akımının en önemli temsilcisidir. Warhol, çoğu zaman kelimelere ihtiyaç duymadan sadece imajlar üzerinden mesajını aktaran, 21. yüzyıl görsel kültürünün en önemli temsilcilerinin başında gelmektedir. “Günümüz toplumlarında herkes 15 dakikalığına şöhreti tadacaktır” mottosuyla ünlenen Warhol, imgenin kültürel gücünü vurgulayan, popüler ve sansasyonel bir teorisyendir. Warhol, resim geleneğinden beslenmiş, görsel kültüre ilişkin filmler yapmış ve bu alana ilişkin çeşitli yapıtlar yayınlamıştır. Gerçekliğe farklı bir açıdan bakmayı deneyen Warhol, var olan gerçekliği kültürel metaya dönüştürmüş ve bu transformasyona bir sanat yapıtı muamelesi yaparak, onları sergilemiştir. Ana akım sanatın aksine hareket eden ve egemen sanat anlayışını tersyüz eden Warhol, bu sarsıcı üretimlerini cesur bir şekilde dolaşıma sokmuş ve mevcut tüketim kültürü ritüellerini sarsıcı bir şekilde alaya almıştır. Bu; ana akım kültürü karşısına alan, aşkın bir hakikate yönelen veya anıtsallık hedefi olan bir sanat değildir.
Sanatsal olma iddiasından çok, egemen sanat anlayışını alaya alan Pop Art, insanların gündelik yaşamda sıklıkla kullandıkları çeşitli nesneleri, kendi felsefesi bağlamında yeniden üretmiş ve onları adeta transformasyona uğratmıştır. Burada özellikle birtakım markalar ve imgeler üzerinden tüketim kültürü alaya alınmış ve sunumlarına da fazla özen gösterilmeyerek izleyici şaşırtılmıştır. Pop Art’ın en simgesel ürünlerinin başında de Marcel Duchamp’ın sergilediği pisuar gelmektedir.
Andy Warhol’un Dünyası ve Görsele Sağladığı Açılım
Andy Warhol ayrıca Fabrika isimli yapım şirketiyle pek çok film üretmiş ve bu alandaki farklı tarzı ile dikkat çekmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere, fortdist üretim biçimine, standart ve seri üretime gönderme yapan Warhol, filmlerin çoğunu kendisi çekmemiş, ancak yönetmen olarak üstat imzasını atmıştır. Warhol’un en önemli filmleri “Sleep” ve “Empire”dır. “Empire” filminde 8 saat boyunca Empire State Binası’nı çeken Warhol, egemen sinema kalıplarına meydan okumuş, aynı şekilde Sleep filminde de 6 saat boyunca uyuyan bir kişiyi filme çekerek bu tarzını devam ettirmiştir. Tüm üretimlerinde görsel kültürün bütün imkanlarından faydalanan Warhol, böylelikle farklı bir görsel tasarımla ortaya çıkmış ve kitlelerin ana akım ideoloji reddetmeleri yerine, onu alaya almalarını sağlamıştır.
Warhol, “Birgün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak derken” medya dolayımının sıradan insanlara ün kazandırdığını vurgulamaktadır. Bir gün sıranın diğer vatandaşlara gelebileceğinin ifade eden Warhol, hem halk ile arasına mesafe koyan mevcut şöhretleri eleştirmekte hem de her Amerikan vatandaşın bir gün bu mertebeye ulaşabileceğini dile getirmektedir. Görsel kültürün illüzyonları nasıl sıradan kişileri şöhret mertebesine ulaştırabiliyorsa, pekâlâ bir çorba kutusu da uygun formda sunulursa bir sanat eseri olabilir. Dolayısıyla kitle kültürün statü ve illüzyonları çoğu zaman bir kandırmacadan ibarettir.