GİT301U-GÖRSEL İLETİŞİM VE KURAMLARI
Ünite 5: Görsel İletişim (Kültürüne) Eleştirel Bakış I
Giriş
Eleştirel kuram, kültüre daha çoğulcu ve demokratikleştirici olarak bakan liberal kuramların aksine, kültürün kitleleri pasifleştirici ve tüketimci kılan boyutlarına odaklanır, kültürün var olan düzeni olumlayarak onun yeniden üretimine katkı sağladığını savunur.
Eleştirel teori, Marx’ın üretim ilişkileri olarak nitelendirdiği ekonomik ve siyasal etkilerin, kültürü nasıl biçimlendirdiğini ele alır. Eleştirel yaklaşımlar mesaja değil, onun üretildiği ekonomik ve siyasi bağlama odaklanır. Eleştirel kuram sömürü, artı değer, sınıfsal çatışma, sömürü ve iktidar ilişkilerini araştırmalarında dikkate alır. Kitle, popüler ve görsel kültür ağırlıklı olarak iktidar ilişkileri bağlamında ele alınır ve kültürü organize eden ideoloji analiz edilir.
Karl Marx ve Görsel İletişim (Kültür) Kuramları
Marx’a göre, üretim ilişkileri, toplumsal ilişkileri düzenler ve toplumsal ilişkilerde bireylerin bilinçlerini biçimlendirir. Marx’a göre, altyapı üstyapıyı belirler, yani toplumdaki hukuk, siyaset ve ahlak gibi tüm ögeler ekonominin yörüngesinde işler, ona bağımlıdır.
Üretim İlişkileri, Kişilerin Bilinçlerini Belirler
Marx, kapitalist toplumlarda üretim ilişkilerinin toplumsal yapının tamamını etkilediğini ve gündelik yaşamı güç ilişkilerinin belirlediğini ileri sürmektedir (Marx, 1975:37). Ona göre ekonomik yapı, hukuksal, siyasal ve düşünsel boyuta temel olmakta ve onun üstyapı olarak adlandırdığı bu düzey, doğrudan altyapının ekseninde şekillenmektedir. Marx, “Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir; tam tersine onların bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. (Marx, 1993: 23)” derken, üretim ilişkilerinin düşünsel düzeyleri nasıl etkilediğini ortaya koymaktadır.
İdeoloji Yanlış Bilinçtir
Marx’a göre, toplumu yöneten ve üretim araçlarına sahip olan sınıflar, aynı zamanda düşünce düzeylerine de hâkim olmaktadır. Çünkü maddi üretim araçlarına sahip olan burjuvazi, aynı zamanda zihinsel üretim aygıtlarını da yönlendirmektedir. Marx, ideolojiyi, kitlelerin yaşadıkları toplumsal sömürünün farkına varmalarını engelleyen ve iktidarlar tarafından manipüle edilen bir yanlış bilinç şeklinde kavramsallaştırmaktadır.
Karl Marx’ın önem verdiği bir diğer konu da emeğin yabancılaşmasıdır. Marx’a göre, çalışma işçinin doğasına aykırıdır ve işçi çalıştığı süre zarfında kendinden uzaklaşır. Emekleri ve benlikleri metalaşan, yabancılaşan kitleler burjuvazi tarafından alınıp satılan bir ürüne dönüşmektedir.
Endüstriyel serbest zaman etkinlikleri hem görsel iletişim ve kültürün yaygınlaşmasına hem de bu kültürü deneyimleyen kitlelerin bir yabancılaşmadan bir diğer yabancılaşmaya savrulmalarına neden olmuştur.
Metalaşma Sistemin Yeniden Üretimini Sağlar
Marx, metayı insanların belli ihtiyaçlarını karşılayan, belli amaç doğrultusunda üretilen, alınıp satılan bir “şey” olarak tanımlamaktadır. Marx, metaların fetişleştirilmelerinin değişim değerleri ile ilgili olduğunu ve onların farklı biçimlerde algılanmaları anlamına geldiğini ileri sürmektedir.
Marshall Berman da ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’ isimli kitabında “kültürel ortamın, esas aktörü burjuvazidir ve bu alana üretim yapmak isteyen tüm aktörleri kendi yörüngesinde üretmeye zorlamaktadır. Piyasa koşullarında, kültür üreticileri ancak iş bulabildikleri müddetçe yaşar ve ancak emekleri sermayeye fayda sağladığı sürece iş bulabilir.” diyerek Marx’ın izleğini takip eder.
Frankfurt Okulu ve Görsel İletişim (Kültür) Kuramları
Frankfurt Okulunun en önemli isimleri, Leo Lowenthal, Theodor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse’dur. Teorik temellerini Karl Marx ve Max Weber’den alan okul, kapitalist toplumlarda iktidarın otoriter yönetim stratejilerini ve araçsallaşan insan ilişkilerini ele alır.
Almanya’dan Sürgün Edilen Entelektüeller
Akademik çalışma alanlarının belirlenmesinde okulun kurucularının yaşadıkları dönem son derece belirleyici olmuştur. Neredeyse tamamı Musevi olan bu teorisyenlerin gözü önünde, Almanya’da büyük bir halk desteği ile Hitler iktidara gelmiş ve ülkedeki tüm Yahudiler ya toplama kamplarına taşınmış ya da yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır. Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünde de başta Horkheimer olmak üzere tüm Museviler görevden azledilmiş, onlar da çareyi yurt dışına kaçmakta bulmuştur.
Kültür Endüstrisi Kavramı
Frankfurt Okulunun en önemli kavramı Kültür Endüstrisi’dir. Adorno ve Horkheimer Kapitalist sistemin Aydınlanma ile başladığını ileri sürmüş ve kitaplarında sistemi kıyasıya eleştirmiştir (Horkheimer ve Adorno, 1996: 36). Aydınlanma ile akıl, inancın yerini almış ancak bu kez seküler bir tahakküm kitlelere dayatılmıştır. Bu tahakküm en çok kendini kültür alanında göstermiş ve endüstrileşen kültür, doğallığından uzaklaşarak bir metaya dönüşmüştür. r. İktidar tarafından güdümlenen görsel iletişim kültürü çoğu zaman kitlelerin toplumsal eşitsizlikleri fark etmelerinin önüne geçerek, onları iyi bir tüketici ve uysal bir vatandaş yapmanın yollarını aramaktadır. Kültür endüstrisinin en etkin yayıcısı olan görsel kültür insanların ‘arzularını yönlendirerek’ kapitalizme intibaklarını kolaylaştırmakta ve onları konformizme itmektedir. Kültür endüstrisi kavramı, kapitalist toplumlarda kültürün burjuvazi tarafından kontrol edildiğini ve endüstrileştiğini ileri sürmektedir.
Standart Kültür Endüstrisi Tüketim Odaklıdır
Kapitalist toplumlarda endüstri yörüngesinde işleyen kültür insanları sistemle uyumlandırmakta, onları tüketime ve sorgulamamaya yönlendirmektedir. Kültür endüstrisinde herkes için bir şeyler vardır. Farklılıklar yok sayılmış, her şey birbiriyle uyumlu hâle getirilmiştir. Kültür sanayi belli kodlar verdiği ürünlere göre izleyicisini de sınıflandırır. Kategorize edilmiş izleyici kendisine uygun görülmüş içerikleri tüketir.
Tek Boyutlu Toplum ve Yeniden Üretim Çağı’nda Sanat
Frankfurt Okulunun teorisyenlerinden Herbert Marcuse “Tek Boyutlu İnsan” (1990) kitabında görsel kültürün kitleleri moronlaştırıcı ve tektipleştirici etkilerine dikkat çeker. Endüstrileşen kültür kendilerine uygun görülen dil ve söylem çerçevesinde hareket ederek, insanların sistemle uyumlanmalarını hızlandırır.
Walter Benjamin’e göre kapitalist sistemde bireylerin ihtiyaçları, doğal ihtiyaçları değil, aksine sistem tarafından onları metalara yönelten manipülatif uyarılmalardır. Kapitalist mantık yaşamın her hücresini fethederek, bireyleri sadece üretim sürecinde değil, tüketim sürecinde de sistemin gönüllü katılımcıları düzeyine indirger 1936 yılında o çok bilinen ‘Yeniden Üretim Çağında Sanat Yapıtı’ isimli makalesinde dikkatimizi çektiği gibi, yeniden üretim çağında sanat ‘aura’sını ya da ‘hale’sini, yani biricikliği ve kendi gerçekliğini yitirmiştir. Yeniden üretim çağında sanat özünde var olan geleneği yitirmiş ve kollektif/kitlesel deneyimin bir parçası hâline gelmiştir. Artık özgünlük diye bir şey yoktur.
Antonio Gramsci ve Görsel İletişim (Kültür) Kuramları
Gramsci dünya düşün literatüründe hegemonya, sivil toplum, rızanın üretimi, altyapı-üstyapı ilişkileri, ideoloji, tarihsel blok ve toplumda aydınların işlevine dair yaklaşımları ve kavramsallaştırmaları ile anılmaktadır. Marksist olarak bilinen Gramsci, Frankfurt Okulu kökenli çalışmalarda adından söz ettirirken, Batı Marksizmine temel oluşturmuş, İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulunun felsefesine de ilham kaynağı olmuştur.
Hegemonya ve Sivil Toplum
Hegemonya: Siyasal, sosyal ve kültürel araçlar kullanılarak bir sınıfın diğeri üzerinde kurduğu, kısmen rızaya dayalı egemenlik (Sosyal Bilimler Sözlüğü, 2022). Sivil toplum kamusal alanın sınırlarını çizer ve bireyleri gönül hoşluğu ile köleleştirir. Gramsci, hegemonyanın bağımlı sınıfların kabullenmeleriyle inşa edildiğini ve bu sürecin kimi zamanlar organik aydınlar aracılığıyla kurulduğunu söylemektedir (Gramsci, 1997; Gramsci, 1985). Hegemonya istikrarlı değildir ve sürekli olarak yeniden üretilmelidir. Gramsci’ye göre çalışma dışı alanları kapsayan sivil toplum, bu alanda bireyleri ehlileştirir ve onları sisteme bağımlı hâle getirir. (Flori, 2009:36). Medya, kapitalist toplumlarda egemen değerleri haklılaştıran ve hegemonyayı pekiştiren bir iktidar aygıtı görünümündedir.
Hegemonya Bir Müzakere Sürecidir
Gündelik yaşamda ve sivil toplumda iktidarın yörüngesinde bir ortak duyu yaratmayı amaçlayan hegemonya egemen güçlerin değerlerini meşrulaştırmak da, bunu da ideolojiyi doğallaştırarak, görünmez kılarak sağlamaya çalışmaktadır. Ancak hegemonya sürekli olarak yenilenmek ve müzakere edilmek zorundadır, çünkü rıza üretimi bunu gerektirmektedir. Hegemonya politik, etnik, etik, ideolojik ve ekonomiktir. Tüm bu alanlarda aktif bir şekilde işler ve zaman zaman belli değişimleri gündeme getirerek kendini yenileyip, rızanın üretimini destekler. Hegemonya, iletişim biliminin başat kuramlarından biridir, çünkü medya günümüzde en önemli iktidar aygıtlarının başında gelmektedir ve bu özelliğiyle hegemonyanın yerleşikleşmesinde etkin rol oynamaktadır. Medya, tüm bileşenleri ile rızanın üretimine dolayısı ile iktidar ilişkilerinin yaygınlaşmasına önemli oranda katkı sağlamaktadır.
Louis Pierre Althusser ve Görsel İletişim (Kültür) Kuramları
Althusser’in “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” isimli kavramsallaştırması, eleştirel kuramın en önemli kuramlarından birini oluşturmaktadır.
İdeoloji Çağrılma Aracılığıyla İşler
Althusser’e göre “ideoloji her şeyden önce bizleri toplumsal özne olarak yaratan şeydir, yoksa sonradan giydiğimiz basit bir kavramsal deli gömleği değildir (Eagleton, 1996: 275).” Althusser’e göre ideoloji, bireyleri kendi toplumsal varlıkları üzerinden özne olarak kabul eder ve onların kimliklerine uygun bir şekilde onları “çağırır”. Althusser’e göre “ideoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkiyi gösterir. Dinsel, hukuki, ahlaki, siyasi ideolojilerde temsil edilen; bireylerin var oluşunu yöneten gerçek ilişkiler sistemi değil, bu bireylerin içinde yaşadıkları gerçek ilişkilerle kurdukları hayali ilişkilerdir. Bireylerin, kendi varoluş koşullarını, toplu ve bireysel yaşamlarını yöneten toplumsal ilişkilerle kurdukları ilişkiye dair temsiller hayalidir” (Althusser, 1989: 112-115).
Devletin Baskı ve İdeolojik Aygıtları
Althusser devletin baskı aygıtlarını asker, polis ve mahkemeler olarak sınıflandırır ve halkı zor kullanarak egemen söylemin içinde davranmaya zorunlu kıldıklarının altını çizer. Devlet, baskı aygıtları aracılığıyla baskı, şiddet ve zor kullanarak egemenliğini tesis etmektedir. Devletin ideolojik aygıtları ise okullar, kilise, medya, hukuk, siyaset, sanat ve sendikalardır. Bu kurumlar kitleleri, zor kullanarak değil, ideolojik olarak yönlendirmekte ve onların sistem içinde kalmalarını sağlamaktadır.
Devletin İdeolojik Aygıtları Bir Bütündür
Althusser, devletlerin baskı aygıtları aracılığıyla kendi egemenliğini güvence altına aldığını ve ideolojik aygıtları aracılığıyla da kendi söylemini kitlelere dayattığını ileri sürer (Balibar, 1991: 88). Birbirleriyle uyum içinde çalışan
devlet aygıtları, toplumsal sömürünün devamını garanti altına almaya çalışır. Popüler kültürü oluşturan ideolojik aygıtlar, buralarda üretilen kültürler aracılığıyla kitleleri pasifleştirmekte, apolitikleştirmekte ve onları tüketici düzeyine indirgemektedir.
Bu bağlamda görsellikle desteklenen kültür çoğu zaman iktidar değerlerinin savunusunu yapmakta ve halkın özgürleşim imkanlarını kısıtlamaktadır. Görsel iletişim günümüz toplumlarında ağırlıklı olarak devletin ideolojik aygıtları yörüngesinde kurulmakta ve bu kültür çoğu zaman kitleleri sistemle bütünleştirmektedir.