GİT301U-GÖRSEL İLETİŞİM VE KURAMLARI
Ünite 3: Görsel Algı ve Görsel Algı Psikolojisi
Giriş
Doğduğumuz andan itibaren çevremizle kurduğumuz tüm ilişki, etrafımızı nasıl değerlendirdiğimiz, daha açık bir ifade ile etrafımızı nasıl algıladığımız sonucunun çıktısı üzerinde şekillenir. Sahip olduğumuz görme, işitme, dokunma, koku ve tat alma yetenekleri, temel beş duyu organımız olarak küçüklükten beri bizlere ilk adım bilgisi olarak aktarılır ve büyük bir hızla bu organlarımızın algıladıklarını nasıl anlamlandıracağımızı da öğrenir ve adapte oluruz. Temel beş duyu organımızın fiziksel olarak uyum içindeki organizasyonunun yanı sıra, nerede ve hangi ailede doğduğumuz, öğrendiklerimiz, eğitim biçimimiz, içinde büyüdüğümüz topluluk, düşüncelerimiz ve inandıklarımız çevremizi nasıl algıladığımızı da şekillendirir. Dolayısıyla bizim de çevremiz tarafından nasıl göründüğümüzü ve algılandığımızı da belirler. Algı kavramının ne olduğunu anlamak, görsel iletişim tasarımı alanına dair önemini ve neden önemli olduğunu da kavramamıza yardımcı olacaktır. Algı, kişinin duyu organları ile ulaştığı çevresel uyaranlara karşı anlamlandırma ve uyaranı kişisel bilgiye dönüştürerek organize etme süreci olarak ifade edilebilir. Algı kavramını öğrendikten sonra, belki de en önemli mesleki donanım, algının nasıl organize edilebileceği ve ihtiyaç duyulan tasarım çözümlemelerinde nasıl dönüştürülebileceğine dair temel bilginin anlaşılmasıdır. Son olarak organize edilen algı süreçlerinin, anlamlandırma süreçleri ile nasıl bir bilgi ve çıktıya dönüştüğüne dair temel bilgiye erişim sağlanmaktadır. Görsel iletişim tasarımı, tasarım organizasyonlarında çözüme odaklı ilerlenirken temel bilgi olan algı konusu ve bu unsurun nasıl işlenebildiği, doğru tasarım çıktılarının elde edilmesi adına büyük önem arz etmektedir.
Algı Nedir ve Neden Önemlidir?
İnsanoğlu tüm dış uyaranlara karşı duyusal olarak tetiktedir. Kendisine ulaşan herhangi bir uyaranı işler, sınıflar, organize eder ve neticede kendine ait olan bir yargıya ve bilgiye dönüştürür. Dolayısıyla insanların davranışları, gerçeğin aslında ne olduğu değil, gerçeği nasıl algıladıklarına göre şekil alır. Bu durum, iki kişinin aynı şeyi görüp, neden farklı şekilde anlamlandırdıklarının da açıklamasını sunmaktadır.
Kişisel olarak çevremizi nasıl algıladığımız öncelikle temel duyu organlarımız ve bu organlarımızın nasıl çalıştıkları ile ilgilidir. Temel fiziksel duyuların nasıl çalıştığı, her bir bireyin çevresel uyaranlara karşı nasıl tepki verdiğini ve bu uyaranları işleyerek nasıl kişisel bilgi ve deneyimlerine dönüştürdüğünü etkiler. Ancak çevremizi nasıl algıladığımız ve işlediğimiz, sadece iletişim ve etkileşim süreçlerini yürüttüğümüz temel duyu organlarının çalışma süreçleri ile tamamlanmamaktadır.
Algı süreci, temel duyu organlarının uyaranları duyumsadıktan sonra, bilginin kişiselleştirilmesine kadar olan evrede birçok sosyokültürel bileşenin de devreye girmesiyle birlikte şekillenmektedir. Bu noktada sözsel ve
görsel olan iletişim biçimlerine dair bir çerçeve çizmek yerinde olacaktır.
Sözsel Tasarım ve Görsel Tasarım Farkları
Eğitim hayatımıza başladığımız zaman, öğrendiğimiz ilk ve temel bilgi, sözel iletişimin ortak insanlık bilgisine taşınmasına aracılık eden harf ve rakamların dünyasıdır. Bu dünya ile harfler, rakamlar ve noktalama işaretleri aracılığı ile tanışır, her bir harfin, ağzımızdan çıkan hangi ses ile temsil edildiğini öğreniriz. Noktalama işaretleri ile de nerede duracağımızı, harfler ile oluşan ses öbeklerini nasıl ifade edeceğimizin düzenini kavrarız. Bu temel malzemeler ile çevremizle anlamlı ilişkiler kurmamızı sağlayan kelimeler oluşturmayı ve rakamların bir araya gelerek belirli bir çokluğun ifade edilmesini sağlayan sayıları öğreniriz. Tüm bu bilgi ile çevremiz tarafından görünür olmamızı ve bizim de aynı şekilde çevremizi anlamlandırmamızı sağlayan cümleler kurmayı ve en nihayetinde tüm bu enstrümanlar ile anlamlı bir bütüne varabilmeyi deneyimleriz. Elbette her anlatı kişiye özel bilgi ve deneyimin çıktısı olmakla birlikte, her anlatıyı okuyan da en başından öğrendiğimiz gibi, yine kişiye özel anlamlandırma süreci ile farklı bir çıktı elde etmektedir.
Görsel dünya da benzeri bir mantık ile organize olmaktadır. Öncelikle bağlam aşamasına kadar gelmemizi sağlayan temel malzeme olan nokta, çizgi ve şekilleri, ardından buradaki deneyim ile bir araya gelen yazı elemanı (tipografi), görseller ve boşluğun kullanımı ile tanışırız. Tüm bu bileşenler anlamlı bir organizasyon ile bir araya geldiğinde, gören kişi için bir şey ifade etmeye başlar ki bu da görsel tasarımın anlatısı, mesajı olan tasarım çözümlemesini meydana getirir.
Algıyı Etkileyen Faktörler
Algı Süreci
Algı süreci öncelikle uyaran (stimuli) olarak adlandırılan içsel veya dışsal bir değişken unsurun varlığına ihtiyaç duyar. Bu unsur, kişinin benlik algısından çeşitli bir farkındalık durumu yaratan içsel bir dürtü, alarm vb. durum da olabilir ve/veya tamamen çevresel bir faktör olarak adlandırabileceğimiz benlik dışı alana denk gelen bir ses, görüntü, koku vb. farklılık da olabilir. Bu değişken, beş temel duyu organı ile alınır ve işlenir. Beş temel duyu organı aracılığı ile uyarana dair bilgi organize edilmeden önce, uyarana dair seçici ilgi veya seçici dikkat olarak tanımlayabileceğimiz hem uyaranın hem alıcının bir dizi filtre mekanizmasından geçer ve algısal olarak organize edilerek işlenir. Seçici dikkat sürecinden geçerek algılanan uyaran, anlamlandırma olarak ifade edebileceğimiz yeni bir sürece dahil olur. Anlamlandırılan uyaran, artık işlenmiş bir bilgi, dolayısıyla kişisel bir deneyime dönüşmüştür. Bu kişisel bilgi ve deneyim bilişsel olarak organize edildikten sonra, alıcı bu yeni organize edilmiş uyarana karşı bir yanıt oluşturur. Bu yanıt ya örtük bir şekilde, kişinin tavır, motivasyon ve/veya duygularına yansır ya da açık bir tepki olarak işlenen uyaran karşılığında bir davranış ortaya çıkar.
Uyaran
Uyaran, içsel veya çevresel olarak (dışsal) ortaya çıkabilen, gelişen her türlü yeni durum ve etkiyi kapsayabilir. Günümüzde, bir gün içerisinde bile binlercesine, sürekli maruz kaldığımız büyük bir mesaj havuzunda yaşamaktayız. Özellikle medya ve iletişim araçlarının teknolojik olarak gelişmesi ve içerik sunulabilen kanal ve yapıların artması ile her kullanıcının da bir yayıncı/içerik üreticisine dönüştüğü düşünüldüğünde, etrafımızdaki en küçük değişkenin bile mesaj taşıyan birer uyaran olarak algılanması mümkündür.
İçsel uyaranlar olarak tanımlanabilecek unsurlar, özellikle fiziksel olarak varlığını hissedebileceğimiz, bedenimizden gelen değişken tepkiler olarak tanımlanabilir. Kaslarımızın enerji ile dolup boşalması neticesinde oluşan kasılma, seğirme, yemek borumuzdan midemize doğru giden yiyecekler ve neden oldukları hareketlenme, hormonel değişkenler neticesinde oluşan terleme gibi küçük veya büyük farkındalıklar yaratabilecek her türlü fiziksel değişken fiziki iç uyaranlar olarak örnek gösterilebilir. Biyolojik unsurların etkisi ile oluşan, sıkılma, acıkma, içinin geçmesi vb. psikolojik durum değişkenleri de içsel uyaranlar olarak ele alınabilir. Dışsal uyaranlar ise biyolojimizin dışında gelişen her türlü irili ufaklı değişken olarak kabul edilebilir. Bu değişken kimi zaman uzaktan gelen bir vapur veya tren düdüğü ile irkilmemize neden olurken, kimi zaman yanımızdan geçen birinin ardında bıraktığı kokunun etkisi, kimi zaman da hemen yan masada sohbet edenlerin konuştukları konu ilgimizi fazlasıyla çektiği için önümüzdeki kitaba bir türlü odaklanamamak şeklinde gelişebilir.
Organizasyon/Uyaranın Alınması
Uyaranın algılanması, temelde beş duyu organının prensip olarak hatasız bir uyum içerisinde çalışması neticesinde meydana gelen bir süreç olarak karşımızdadır. Duyu organları temel olarak fiziksel uyaranlara karşı yüksek tepki düzeyinde çalışıyor gibi görünse de sadece fiziksel olan uyaranları almakla yetinmezler. Çevresel olarak oluşan durum değişkenleri vb. tüm durumlar da beş duyumuz ile algılanan uyaran organizasyonu yapısına dâhildir.
Seçici Dikkat/Uyaranın Seçilmesi
Literatürde sıklıkla “algıda seçicilik” olarak da konu edinen bu kavram, her değişkenin kişi tarafından aynı özen ve dikkatle bir uyaran olarak algılanmaması durumuna denk gelmektedir. Bir başka deyişle kimi uyaranlar daha seçici bir şekilde ve öncelikle fark edilirken kimi uyaranlar ise görmezden gelinebilmekte veya fark edilmeden geçilebilmektedir. Bu durum, çoğunlukla yoğun bir içselleştirme süreci ile bağlantılı olarak kabul edilmektedir. Kişi, tecrübe edindiği uyaran, iş, çevresel unsur gibi çeşitli deneyim temelli süreçler sonucunda, kimi görüntü, ses, koku vb. değişkenlere karşı daha hassas hâle gelebilmektedir. İçselleştirilen bu durum, yoğunlaşılan alanlarda, konsantrasyon geliştirilen durumlarda da gözlemlenir.
Seçici dikkat değişkenini birçok dışsal etki şekillendirebilmektedir. Bu dışsal etkilerin başında, uyaranın doğası, yer/konum, renk, ebat, kontrast, hareket, tekrar, değişkenler ve/veya benzerlik unsurları gelmektedir. Seçici dikkate dair aynı süreçte, benzer özelliklerle içsel uyaranlar da kişisel algılama ve anlamlandırma sürecine etki etmektedir. Bu bağlamda; öğrenme/tecrübe, ihtiyaçlar, yaş farklılıkları, ilgi, duygusal karmaşa ve/veya kuşku unsurları, seçici dikkati etkileyen içsel uyaranlar olarak ön plana çıkmaktadır. Bu unsurlar dışsal uyaranlarda olduğu gibi tek başına seçici algıyı etkileyebilirken aynı andan birden çok uyaranın bir arada etki yaratmasından bahsetmek mümkündür.
Algısal Organizasyon
Algı sürecinde, anlamlandırma öncesinde meydana gelen üçüncü aşama algısal organizasyondur. Bu aşamada seçici dikkate dair içsel ve dışsal unsurlarla birlikte işlenen uyaran, anlamlandırma süreci öncesi tanıdık/tanımlanabilir görsel örüntüler/kalıplar ile birlikte organize edilmek ve belirli bir görsel algı çerçevesine yerleştirilmek üzere işlenir. Örneğin, kişiler dört ayaklı ahşap bir nesne gördüğü zaman, genellikle bu nesneyi ahşap bir masa ve/veya sandalye olarak algısal olarak gruplar ve ardından anlamlandırır. Belirli görsel kalıp ve klişelere göre algımız organize olmak üzere tetiktedir. Bu tanıdık görsel örüntüler/kalıplar, algı sürecinin daha konforlu ve hızlı çalışmasını sağlayan temel bileşendir. Bu çerçevede tanımsız figürler, figür-zemin ilişkisi, algısal gruplama ve algısal kesinlik gibi temel görsel organizasyon biçimlerinden bahsetmek de mümkündür.
Gestalt Psikolojisi ve Prensipleri
Gestalt psikolojisi, görsel düzenin hangi kurallar çerçevesinde işlediğine ve böylelikle algısal organizasyonun nasıl meydana geldiğine odaklanır. Psikolojinin temeli, zihnin algıladığı şeyin tek tek nesnelerin anlamlarından öte, nesnelerin bir araya getirdiği bir bütünün anlamı olduğu, bütüncül olarak da tanımlanan bir bakış açısına dayanmaktadır. Bir başka deyiş ile bütün, parçaların toplamından farklı ve daha geniş bir anlam ifade etmektedir ve kişi bütünü parçalarına ayrıştırarak değil, bütünlük içinde algılar (Köhler, 1969). Böylelikle kuram, uyaranların nasıl gruplandığı, organize olduğu ve yorumlandığına dair görsel değişkenleri tanımlamak üzere hareket eder.
Gestalt Prensipleri
Gestalt teorisi, algısal organizasyonun, basit ve birbirleri ile bağlantısı olmayan çizgi, nokta, eğri, leke değeri vb. görsel unsurların bir araya gelerek tanıdık ve bütüncül figürler ortaya koyma yaklaşımını ele alır. Kimi yaklaşımlar bilgi ve deneyim edinme süreçlerini uyarana karşı oluşan tepki doğrultusunda çözümlerken Gestalt yaklaşımı, zihnin uyaranlar arasında anlamlı ve organize bağlantılar/örüntüler oluşturduğunu öne sürer. Gestalt teorisinin çatısını oluşturan ilkeler, tasarımda görsel algıyı açıklamak ve organize etmek amacıyla kullanılır.
Gestalt ilkelerinin organizasyon bağlamında en kuvvetli çalışan ilkelerinden biri olan figür-zemin ilişkisi, temel olarak nesnelerin bulundukları çevresel alan ile olan mekân referansını tanımlar. Kapalılık ilkesine göre, nesneler görsel olarak tamamlanmasa bile, kişi gördüğü nesneyi bütünlük prensibi dâhilinde algısal olarak doldurur ve bütün bir şekil, harf veya görsel olarak anlamlandırır (Ehrenstein, 2004). Mesafesel yakınlık ilkesi, adından da anlaşılabileceği gibi görsel örüntüyü oluşturan unsurların birbirlerine mesafe/aralık olarak ne kadar yakın oldukları ile ilgili bir teknik yaklaşım dâhilinde çalışır. Devamlılık ilkesine göre, nesneler yine mesafesel yakınlık, tekrar vb. görsel organizasyonlar nedeni ile bütün bir grup olarak görünür. Benzerlik ilkesine göre, çevresel olarak duyumsadığımız alanda birbirlerine ebat, renk, mesafe, yönelim vb. değişkenler ile daha çok benzeyen unsurlar, algısal organizasyon bağlamında bir grubu meydana getirir (Schamber, 1986). İyi Gestalt ilkesinin temelinde kişinin algısal organizasyon esnasında karmaşık, kararsız ve yabancı olandan uzaklaşması ve en basit hâli ile gerçek olanı anlamlandırabilmesi unsuru yer almaktadır. Bu nedenle seçici dikkat devreye girer ve odaklanılan konu ile direkt ilişkisi olmayan unsurların algılama sürecinde göz ardı edilmesine yardımcı olur. Gestalt ilkeleri ile birlikte değerlendirilebilecek olan birlik yaklaşımı, Gestalt teorisinin prensip olarak ele aldığı kavram setinin bir tekrarı olan, görsel organizasyon unsurlarından biridir (McClurg-Genevese, 2005). Gestalt prensiplerine uyan görsel düzenlemeler, bir arada ve bütüncül algılanır. Bir grup ve seri algısı oluşturur, başka bir deyişle birlik hâlindedir (Chang vd., 2002). Algısal süreç bağlamında birlikte işlenir ve anlamlandırılır.
Anlamlandırma/Anlamı İşleme (Interpreting)
Anlamlandırma süreci algıyı meydana getiren içsel ve dışsal unsurlar, seçici dikkat, algısal organizasyon ve Gestalt ilkelerinin süreç üzerindeki etkisi gibi konuların bütüncül bir yaklaşım ile somut bir çıktı denebilecek neticeye ulaştığı aşamadır. Bu nedenle, algı sürecinin beşinci ayağı olmasına rağmen, ayrı bir ana başlık altında incelenmektedir. Aşağıda bahsedilecek unsurlar, anlamlandırma sürecini etkileyen genel başlıklar olarak verilmiştir.
Algısal Setler
Sahip olduğumuz ön yargılar, uyaran her ne kadar yeni bir durum dâhilinde bile gelişse, algısal organizasyonumuzun başka türlü çalışmasına set koyar ve yeni durumu, eski bilgi ve deneyimlerimiz ile neticelendirmemize neden olur. Anlamlandırma sürecinde ön yargıların varlığı, algı organizasyonunun yeni durum ve uyaranlar karşısına çıkardığı en büyük zorluklardan biri olarak kabul edilebilir.
Nitelendirme
Nitelendirme, anlamlandırma sürecinde uyaranın durumundan bağımsız üretilen bahaneler olarak da
değerlendirilebilir. Kişi anlamlandırma süreci sonucunda oluşan bilgi ve deneyimlerini, davranışlarını başka gerekçelerle bağlar. Örneğin kişisel dikkatsizliği neticesinde elindeki yemek tepsisini yere düşüren bir çalışan, eylemin sonucunu anlık dikkatsizliğine değil, yerlerin kaygan olması neticesine bağlar. Bu algısal nitelendirme, çalışanın dikkatsizliği neticesinde işten çıkartılma ihtimaline karşı, doğal olarak geliştirdiği algısal bir yanılsama olarak da değerlendirilebilir.
Klişe/Stereotipi
Kişi, durum ve grupların belirli kalıplar içine dahil edilip, kategorize edilmesi ve bu ortak kategorilere dahil oldukları ön kabulü ile algılanması durumudur. Dolayısıyla klişe algı, uyaran karşısında hatalı karar alınması ve davranış geliştirilmesine neden olabilir. Klişe olgusu, dört basit adımda değerlendirilebilir:
• İnsanları yaş, cinsiyet, ırk, inanç ve meslek gibi gruplara dahil ederek kategorize etmek • Bu gruplara dahil olan insanların, belirli durumlarda aynı tepki ve davranışları geliştirdiğini varsaymak • Beklentileri ve algıyı, klişe olanı öteki olarak kabul ederek değerlendirmek • Davranış ve yaklaşımlarını bizim klişe algımıza göre anlamlandırmak
Klişe unsuru, her ne kadar algısal organizasyon bağlamında bahsedildiği gibi genellikle olumsuz ön yargılar oluşturacak şekilde meydana gelse de klişe olarak değerlendirilen uyaran, kişi tarafından genellikle kolay algılanan ve anlamlandırılır olandır. Bu bağlamda, özellikle reklam ve sinema endüstrisi anlatıları, çoğu unsuru ifade etmek için klişe olgusundan yararlanır.
Hale/Aura Etkisi
Bir durum veya kişi hakkında tek bir özelliğine dayanarak genel bir algı süreci organize etme sürecidir. Hale/aura, uyaran etrafında oluşan etki çemberi, etki alanı olarak değerlendirilebilir. Bu etki alanı kimi metinlerde enerji alanı olarak da ifade edilir. Algısal organizasyon çerçevesinde incelendiğinde ise uyaran hakkındaki tek bir olumlu veya olumsuz nitelik üzerinden bütüncül bir bilgi ve deneyim oluşturma süreci olarak tarif edilebilir.
Çıkarımda Bulunma
Çıkarımda bulunma süreci de aynı klişe ve hale/aura etkisinde olduğu gibi, temel olarak algılayan kişinin ön kabul ve yargıları ile şekillenen bir süreci ifade eder. Bir uyaran hakkında önceki bilgi ve deneyimlerimiz ile oluşmuş ön yargılarımıza göre karar vermeye meyilliyizdir. Algısal anlamlandırma sürecimizde uyaranın sahip olduğu gerçek özelliklerden ziyade, onu nasıl algılamak istediğimiz karar mekanizmasında baskın olur. Kişinin kendi inançları, korkuları, duygu ve motivasyonları, uyaran hakkında genel bir çıkarım oluşmasına neden olur ve algılayan merkezli çalışan bir durumdur.
Yanıt Verme
Algı sürecinin son aşaması yanıt verme sürecidir. Tüm organizasyonel adımlardan geçen uyaran, anlamlandırma aşamasında kişisel bilgi ve deneyime, dolayısıyla bir yargı ve öngörüye dönüşür. Oluşan bu kişisel bilgi, çoğunlukla gerçek olan değil, kişinin uyaranı nasıl algılamak istediği ile ilgili olan durumdur. Tüm bu algı organizasyonun neticesinde varılan yargıya göre, algılayan kişi bir yanıt yani geri bildirim oluşturur. Bu geri bildirim, içsel ve dışsal olmak üzere iki boyutta ele alınabilir. İçsel yanıtlar, örtük olarak değerlendirilir. Yani çoğunlukla uyaran veya başka kişiler tarafından dışarıdan görünmeyebilir. Bu örtük yanıtlar, algılayan kişinin, uyaran hakkında ve/veya uyaran neticesinde oluşan tavır, motivasyon ve duyguları olarak değerlendirilir. Dışsal yanıtlar ise açık olanlardır ve genellikle yanıt oluşturan davranışlar olarak kategorize edilebilir.