AÖF Soru Bankası

Sanatta Eleştirel DüşünceÜnite 3 Özeti

Edebiyatta Eleştirel Düşünce

GİT203U-SANATTA ELEŞTİREL DÜŞÜNCE

Ünite 3: Edebiyatta Eleştirel Düşünce

Giriş

Kavram, dildeki anlam çerçevesi ya da anlam çatısıdır. Kapalı kavram, biçimsel tanımlamaya uygun kavramdır. Biçimsel tanımlama, yeterli ve zorunlu sınıflama koşulunu sağlayan tanımlamadır.

Bazı kavramların anlam çerçevesi sınırlı ve dar bazılarının ise çok geniş ve derindir. Kapalı kavram olarak da adlandırılan kavramların çerçevesi bellidir, sınırlıdır ve kolaylıkla tanımlanabilirler.

Biçimsel tanımlama yeterli ve zorunlu sınıflama koşulunu sağlayan tanımlamadır. Kapalı kavramlar bir kez tanımlandıklarında, anlamları da mutlak olarak yani değişmez bir şekilde belirlenmiş olur.

Anlam havuzu derin ya da anlam çatısı-çerçevesi çok geniş olan kavramlar ise açık kavram (ya da açık dokulu kavram; open texture) olarak adlandırılır (Moran, 1991). Bu kavramların anlamı, bağlama, nerede ve nasıl kullanıldığına bağlı olarak değişebilir.

Edebiyat Nedir? Edebiyatın Tanımı ve Anlamı

1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen ancak bu ödülü kabul etmeyen Jean Paul Sartre, edebiyatçı/yazar kimliğinin yanı sıra çağdaş felsefeye yön veren bir filozof kimliğiyle de tanınır. Dolayısıyla, edebiyatın ne olduğuna, anlamına ilişkin zorlu soruya hem felsefenin hem de edebiyatın penceresinden bakarak daha geniş bir ufuk içinde yanıt arar ve vardığı sonuç şudur: Edebiyat, dünyayı, özellikle de insanı öteki insanlara gösterendir (Sartre, 1967). Felsefe alanındaki çalışmalarıyla, yapıtlarıyla olduğu kadar, edebiyat alanında, özellikle deneme türündeki yapıtlarıyla tanınan bir başka filozof ve yazar da Nermi Uygur’dur. “İnsan Açısından Edebiyat” adlı yapıtında benzer bir sonuca varan Nermi Uygur’a (1985) göre de edebiyat, insana kendisini öğretendir.

Edebiyatın işlevi bulunabilir ise bu işlevden yola çıkarak eleştirel düşünce ile edebiyat arasında bir bağ kurulabilir ve neyin, hangi yapıtın edebiyat sanatı açısından değerli olup neyin olmadığına ilişkin değer ölçütleri, değerlendirme ölçütleri de elde edilebilir.

Edebiyatı Anlamak: Edebiyatın Öncelikli İşlevi Nedir?

Edebiyatın öncelikli işlevi, insanı anlamak ve anlatmaya çalışmak; dünyayı, yaşamı, insanı ve insan yaşamını, insanın anlam dünyasını estetik bilgi temelinde yeni bir açıdan görme, idrak etme, yorumlama ve değerlendirme biçimi sunmasıdır.

En Doğru Yalan: Kurmaca (Yapıntı, Fiction) ve Eleştirel Düşünce

Sanatın öncelikli işlevini yerine getirebilmesi, yani insanı anlayıp anlatabilmesi; yaşama ve insana ait değerlere ilişkin yeni bir bakış açısı sunabilmesi yoğun bir uğraşı gerektirir. Bu uğraşla birlikte ve bu çabanın sonucunda ortaya çıkan sanat yapıtının söz konusu işlevi yerine getirebilmesi için taşıması gereken bazı temel nitelikler vardır. Bu nitelikler, o sanat yapıtının öncelikle bir estetik yaşantı sunabilmesi,

bir iletişimin olması, çok anlamlılığı, kurmaca olması (yapıntı, fiction), biricikliği (unique) ve organik bütünlük taşıması olarak sıralanabilir (Savaş, 2013b).

Her sanat yapıtı gibi, edebiyat yapıtları da kurmacadır. Başka bir deyişle, kurmaca olmayan sanat yapıtı yoktur.

Edebiyatın uydurma olması onun kurmaca olmasıyla, yalan olmasıyla eş anlamlıdır. Her sanat dalının kendine özgü olanakları ve kullandığı gerecin yine kendine özgü niteliğine bağlı olarak anlatısına verdiği biçim, gerçekliği dramatik hâle getirişi farklı farklıdır. Ancak anlatının gereci (ses, renk, görüntü, sözcük vb.) ve gerecin kullanılışı, düzenlenişi ne kadar farklı olursa olsun değişmeyen şey anlatıdır.

Anlatı, gerçek ya da düşsel durumların, olayların, kişilerin ve kişiler arasındaki ilişkilerin çeşitli gösterge dizgeleri (harfler, işaretler, sesler, renkler vb.) aracılığıyla anlatılması, öykülenmesidir.

Edebiyatın kurmaca olması, edebiyat yapıtının gerçeklikle, hakikatle hiçbir ilişkisi yoktur demek değildir. Tam tersine yapıtın kurmaca olan dünyası, içinde bulunulan çağın, toplumun hakikatiyle, gerçeğiyle yoğrulan bir dünyadır.

Sanat, kurmaca olma niteliğiyle var olan ile yetinmeyen, olabilecek olan bir dünyayı dile getirir. Olan ile yetinmeyip olabilecek olanı düşlemek aynı zamanda insana daha yaraşır, daha güzel, daha adaletli, daha erdemli bir dünyanın yol göstericisi de olabilir.

Sanatın ve sanatçının başka, farklı bir dünya, yaşam seçeneği aramasına, tasarlamasına, düşünmesine, düşlemesine ve kurgulamasına neden olan şey, “olan”la yetinmemesi ya da “olan”ı olduğu gibi benimsemeyi, kabullenmeyi, onaylamayı içine sindirememesidir.

Edebiyatın yalnızca “var olan”ı değil, “olabilecek olan”ı dile getirebilmesi ancak ve ancak insanın hayal gücü denilen o çok özel niteliğe sahip olmasıyla olanaklıdır. Sanatın dilinde yalanın bir başka karşılığı olan düşler, özellikle de gündüz düşleri, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (2005) deyimiyle “en uyanık gayretle görülen düşler”dir.

Modern Şiirin Poetikası: Dilde ve Düşüncede Özgürlük

Edebiyat söz konusu olduğunda metin, sözün yazıya geçirilmesiyle oluşmuş, kurulmuş anlamlı bütün olarak tanımlanabilir.

Edebiyat dışı metinler felsefeden bilime, gündelik dilin, günlük konuşma dilinin yazıya geçirilmiş her hâline ve öğretici metinlere, makalelere varıncaya kadar, geniş bir alanı kapsar. Edebiyat niteliği taşıyan metinler ise epik, dramatik ve lirik olarak sıralanabilir. Edebiyat için yapılan bir başka sınıflandırma da düzyazı (nesir) ve şiir (nazım) ayrımıdır.

Şiir, kendisi bir dil olmakla birlikte nasıl olur da dilin sınırlarını aşar? Gündelik dilin ve düzyazının kurallarını, sınırlarını belirleyen düzendir; söz dizimidir, dil bilgisidir. Başka bir deyişle, dilin düzenini belirleyen akıldır, aklın


ilkeleridir. Oysa insan özgür olmadan sınırları aşamaz, söz konusu sınırları belirleyen akıl da olsa, düşüncenin tam anlamıyla özgür olabilmesi için bu sınırların aşılması, söz diziminin kırılması gerekir.

Ayrıca gündelik dilde olsun, düzyazıda olsun sözcüklerin anlamı tek ve sınırlıdır. Oysa şair için sözcükler, her zaman çok anlamlıdır.

Edebiyatın gereci olan sözcükler, fotoğraftaki ışığa, heykeldeki biçime, resimdeki renge, müzikteki notaya ya da sese benzemezler. Resim ya da müzik; biçim, nota, renk gibi kendi içlerinde anlam taşımayan daha basit ögelerden oluşurlar. Plastik ve ezgisel sanatların başlangıç noktası anlam-dışılık, şiirinki ise her koşulda yaşamını sürdürebilen, baştan sona anlamlı varlıklardır: Sözcükler (Paz, 1995).

Şairi uğraştıran sözcüklerin düz anlamlarından çok yan anlamları ya da düz anlamının dışında kalanlardır. Şair artık kullanılmayan ölü sözcükleri diriltebilir. Sözcüklere yeni anlamlar katabilir; aşınmış, yıpranmış sözcükleri onarabilir, ayağa kaldırabilir. Toplumsal uzlaşımla anlamı sabitlenmiş söze, dile bel bağlamak zorunda değildir. Yeni sözcükler kullanabilir. Şiir, dili araç, iletişim aracı olarak kullanmayı kabul etmemesine rağmen, dilin olanaklarını genişletir, işlerlik kazandırır, zenginleştirir. Şiir, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi sözcükten tasarruf etmek ya da özlü söz demek değildir. Bu işi atasözleri, deyimler yapar. Şiir yine çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi içi boş, kof duygusallıktan ibaret, süslü söz demek de değildir.

Edebiyatın kullandığı dil “gölge dil”dir. Gölge dil, söylenenle, söylenmek istenenin arasında duran, doğrudan söylenmeyenin dilidir; dolaylıdır, ima eder, sezdirir. Gölge dilin en yoğun kullanıldığı edebî tür şiirdir.

İmgelerin Dili

Günlük yaşamda ya da düzyazıda iletişimin aracı olan sözcükler, şiirde kimsenin ne olduğunu tam olarak bilmediği, açıklayamadığı bir değişimle bambaşka bir şeye; birer imgeye dönüşerek araç olmaktan çıkar ve estetik bir nitelik, değer kazanırlar. İmgenin ne olduğu sorusuna verilen yanıtların hiçbirinin yeterince açıklayıcı, tatmin edici olduğu söylenemez. Eskilerin hayal, sureti zihniye, sureti ihsas (kapalı anlatım, sezdirme, ima) olarak adlandırdıkları imgenin sözlük anlamı, duyulur-algılanır bir kaynaktan gelen tasarımdır (Cevizci, 1999).

Sanatın dilinde, sanat bağlamında ise imge, nesnel gerçekliğin insan zihnindeki estetik tasarımı olarak tanımlanır ancak estetiğin ne olduğu felsefenin yanıtsız sorularından biri olduğu içindir ki, bu tanımın da yeterli olduğu söylenemez.

Eğretileme, bir şeyi, o şeyin adını anmadan, kullanmadan, kendisine türlü yönlerden benzeyen başka bir şeyin adıyla ifade etmektir

Benzetme için, eğretilemenin fakir akrabası da denir. Böyle bir yakıştırma yapılmasının nedeni, benzetme ile

eğretileme arasındaki nitelik farkıdır. Benzetmede bir şeyin başka bir şeye benzediğini söyleriz, oysa eğretilemede bir şeyin başka bir şey olduğunu söyleriz; ayrıca benzetme ilgeci (gibi, âdeta, misal, sanki, tıpkı vb.) de kullanmayız. Eğretileme bir süs ya da süsleme değildir. Eğretilemeler gerçekliği bambaşka bir açıdan, yeniden görmenin, özgünve yeni bir anlam yaratmanın veanlamlandırmanın aracıdır.

Edebiyat Kuramları ve Eleştiri

Kuram (teori) ve kuramsal (teorik) düşünce ile eleştirel bakış arasında nasıl bir bağ vardır? Edebiyat kuramları, edebiyatın ne olduğunu anlamamızı, tanımamızı ve yalnızca edebiyat yapıtını değil, yapıtla birlikte yaşamı, insan ve insana ait değerleri, bilgi temelinde değerlendirme (eleştiri) yolunda bize ışık tutabilir mi?

Kuramsal bakış, yoğun, derin düşünce ile yürütülen, olabildiğince nesnel, dizgeli (sistemli) bir bakıştır. Kuram, tepeden inme veri (data) ya da malumat (enformasyon) yüklemesi demek değildir. Kuramsal bilgiyi, yalnızca bilgi aktarımı (öğretim) olarak görmemiz de eksik bir yaklaşımdır. Eleştirel düşünce ve bakış ancak kuramsal düşünceyle olanaklıdır. Bu nedenledir ki kuramsal boyutun zayıflaması demek, eleştirel aklın ve bakışın da zayıflaması demektir.

Edebiyat kuramları söz konusu olduğunda, yalnızca ülkemizde değil, tüm dünyada temel kaynaklardan birisi olarak gösterilen kitap, Berna Moran’ın, 1973 yılında Türk Dil Kurumu, Bilim Ödülü’ne değer görülen “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri” adlı kitaptır. Bu kitabın, yayımlandığı yıl göz önünde tutulduğunda, yani 1970’li yılların başında, edebiyat kuramlarını sanat kuramları çerçevesinde ele alarak değerlendirmekle kalmayan, edebiyat eleştirisini tarihsel perspektifiyle birlikte ve eleştiri yöntemleriyle birlikte tanıtıp, yorumlayan ilk kitap olduğu söylenebilir.

“Sanat nedir?” sorusu, binlerce yıldan bu yana sanatçıların, bilim insanlarının, filozofların, sanat tarihçilerinin aradığı fakat tam olarak yanıtlayamadıkları bir sorudur. Bu soruya net, açık bir yanıt veremememizin temel nedeni, elimizde sanat kavramının anlamını belirleyecek nesnel ölçütlerin olmayışıdır.

Sanatın tanımı, içinde yaşanılan çağa, toplumdan topluma, kültürden kültüre hatta kişiden kişiye değişmesine rağmen sanat tarihine baktığımızda gördüğümüz şey, her şeye rağmen sanatın özünü bulmaya ve bir şekilde tanımlanmaya çalışıldığıdır. Aslında sanat kuramları başlığı altında toplanan çeşitli kuramlar da sanatın özünü, bütün sanat yapıtlarında bulunan ortak özelliği, özü bulduğunu iddia eden kuramlar olarak görülebilir.

Yansıtma (Mimesis, Taklit) Kuramı

Sanat tarihinin bilinen en eski ve köklü sanat kuramıdır. “Sanat nedir?” sorusuna verilen ilk yanıt, sanatı bir yansıtma, benzetme ya da taklit (mimesis) olarak görme eğilimindedir. Yansıtılan, benzetilen, taklit edilen şey ise


doğadır, hayattır, insandır; kısacası adına gerçeklik dediğimiz her şeydir.

Kuramın özü, sanatın gerçekliği yansıttığıdır fakat her sanatçının, düşünürün gerçeklik kavramından anladığı şey de farklı olduğu içindir ki, tek bir yansıtma kuramından değil, sanat tarihinin farklı dönemlerinde geliştirilip, yorumlanarak günümüze kadar gelen farklı yansıtma kuramlarından söz edilebilir ve şöyle sıralanabilir (Moran, 1991):

• Sanat görüngü (fenomen) dünyasını yansıtır (Platon) • İdeayı/özü yansıtır (Aristoteles) • Genel tabiatı, ideal olanı yansıtır (Rönesans Sanatı ya da Klasik Sanat) • Gerçeği yansıtır (Gerçekçilik ve Doğalcılık ya da Realizm ve Natüralizm) • Toplumsal gerçeği yansıtır (Toplumcu gerçekçilik)

Edebiyatın Aynası ve Eleştirel Bakış: Deliliğe Övgü

Rönesans sanatının ya da klasik sanatın, edebiyat sanatındaki en önemli temsilcilerinden birisi Rotterdam’lı Erasmus adıyla tanınan, Desiderius Erasmus’tur. Sanatın ve bilimlerin çatısı altında bir araya gelebilmek için ortak bir dil gereklidir. Latince, Avrupa’daki farklı ulusların bilim insanlarının, düşünürlerin ve sanatçıların bildiği, kullandığı ortak dil olduğu için Latinceye başvurur. 1511’de, yani günümüzden beş yüzyılı aşkın bir zaman önce yazılmış olan, Erasmus’un ünlü yapıtı “Deliliğe Övgü”, Rönesans sanatının felsefi temeli olan hümanizmin ve eleştirel düşüncenin başyapıtlarından biri olarak kabul edilir.

Gerçekçilik ve Doğalcılık (Realizm ve Natüralizm)

Sanatı yansıtma olarak gören kuramın 19. ve 20. yüzyıllardaki karşılığı önce gerçekçilik (realizm) ve doğalcılık (natüralizm), ardından da Marksist estetikle birlikte toplumcu gerçekçilik ve eleştirel gerçekçilik olarak sıralanabilir. 19. yüzyılın ortalarında hem klasik sanat anlayışına hem de romantizme bir tepki olarak doğan gerçekçilik, sanatın yansıtma olduğu ilkesiyle hareket eder. Gerçekçiliğin amacı sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak ve konusunu yüksek-seçkin sınıflar arasından seçen, temasını da buna göre sınırlayan sanat anlayışına bir son vermektir (Savaş, 2013c). Gerçekçilik (realizm), bilimsel yöntemin (pozitivizm) ve ilkelerin sanata, edebiyata uygulanmasıyla ortaya çıkmıştır. Toplumcu gerçekçiliğe göre de sanat bir yansıtmadır ve yansıtılan gerçeklik, toplumun gerçekliğidir, toplumsaldır…

Doğalcılık (natüralizm) ise doğa bilimlerinin ilke ve yöntemlerinin sanata uygulanmasıyla gelişen, gerçekçiliği bir adım daha ileri taşıyan bir akımdır. İnsanın ruh dünyasının; duygularının, düşüncelerinin, tutkularının, cesaretinin, hırsının vb. her şeyin fiziksel bir nedene bağlı olduğunu savunan doğalcılığa göre beş duyu ile algılanan ve fiziksel olarak var olanın dışında, ötesinde hiçbir şey

yoktur. Doğalcılık hem bilim felsefesine hem de maddeciliğe (materyalizme) dayandığı için, insan ve insanın karakteri içinde yaşadığı doğal ve toplumsal çevrenin etkisiyle oluşur. Kişinin kendi iradesiyle yaptığını sandığı şeyler bile bu etkinin ve soya çekimin sonucu olarak görülür. Bu nedenle, doğalcı bir yazar için karakterden çok huy önemlidir çünkü bir insanın huyunu belirleyen de büyük ölçüde kalıtımsal olarak anne babasından aldıklarıdır, soya çekimdir. Gerçekçilik ve doğalcılık için geçerli olan ilke “sanat toplum içindir” ilkesidir. Bu ilkeye göre, sanatçı bir doktor gibi davranmalı, sanat da bir ameliyat masası olmalıdır. Sanatçı toplumu ameliyat masasına yatırmalı ve hasta yanlarını insanlara göstermelidir.

Eleştirel Düşünce ve Gerçekçilik: Dreyfus Olayı ve Emile Zola

Aydın kimdir sorusunun Batı’da, Avrupa’daki en yetkin karşılıklarından biri olarak modern edebiyatın, roman sanatının tanınmış ismi Emile Zola ve onun Dreyfus Olayı (ya da Dreyfus Davası) adlı yapıtı gösterilir.

Dreyfus Olayı ya da Dreyfus Davası, adaletin siyasete kurban edilişinin ve tarihte haksız suçlamaların simgesi hâline gelmiş, 12 yılda sonuçlanmış bir davadır. Dreyfus yargıçların oy birliği ile müebbet hapse mahkûm edilir. Temyiz başvurusu kabul edilmez ve rütbeleri sökülür. Yüzbaşı Dreyfus’un casuslukla suçlanmasının ardında yatan asıl neden Yahudi olması ve toplumda etkinliği giderek artan Yahudi düşmanlığıdır, ırkçılık ve bağnazlıktır. Sonuç olarak, Dreyfus Davası sıradan bir casusluk davası olmaktan çıkarak ordunun, meclisin, hükümetin, basının, sanatçıların, aydınların ve tüm bir toplumun taraf ya da karşı taraf olduğu; tek bir kişinin suçlu ya da suçsuz olmasının ötesinde daha başka anlam, önem ve boyut kazanan bir mücadeleye dönüşür.

Emile Zola, sanatçı, roman yazarı kimliğinin yanı sıra “aydın” kimliği ile haksız yere suçlanan Dreyfus’un yanında durur, onu savunur. Doğalcı (natüralist) ve gerçekçi (realist) bir yazar olarak bir bilim insanı, bir hukukçu titizliğiyle, olabildiğince nesnel olarak bu davayı inceler, gerekli bilgileri toplar ve suçlamanın ardında yatan asıl nedeni, yani topluma ve toplumun tüm kurumlarına salgın bir hastalık gibi yayılan bağnazlığı-ırkçılığı görür.

“Suçluyorum” başlıklı yazısı nedeniyle Emile Zola hakkında orduya hakaret, devlet gizliliğini ihlal gibi suçlamalarla dava açılır. Ordu ve basın iş birliğinde, Emile Zola’nın “vatan haini” ilan edildiği, yuhalandığı gösteriler düzenlenir, halk kışkırtılır. Linç edilmek istenen, hapis ve para cezasına çarptırılan Zola, İngiltere’ye sığınmak zorunda kalır. Bu sırada Dreyfus Davası’nda, yeni gelişmeler yaşanır ve Dreyfus’u suçlamak için kullanılan sahte belgeleri düzenleyen asıl suçlu, ardında suçunu itiraf eden bir mektup bırakarak intihar eder. Dreyfus yeniden yargılanır ve nihayetinde 1906’daki son yargılanmada aklanarak beraat eder. Sökülen rütbesi tekrar omzuna takılır ve kendisine törenle Onur Nişanı verilir. Bu tören sırasında


“Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranlara şöyle yanıt verir Dreyfus: “Hayır, yaşasın hakikat!”.

Anlatımcılık Kuramı

Sanatı bir ayna olarak gören yansıtma kuramı için önemli olan dış dünyanın, akıp giden hayatın, insanın ve toplumun yansıtılması iken sanatçının iç dünyası ve duyguları önemsenmez. Aslında 19. yüzyıla ve bu yüzyılın güçlü akımlarından biri olan romantizme gelininceye kadar, sanatçının iç dünyası ve duyguları ile “Sanat nedir?” sorusu arasında bir bağlantı olabileceği düşünülmez. Bu bağlantının kurulabilmesi için, öncelikle insanın toplumsal bir varlık olarak önemli, değerli olduğu kadar, kişi ve kişilik sahibi birey olarak da değerli olduğunun anlaşılması gerekir.

Anlatım olarak sanat, iki ayrı başlık altında incelenebilir. Bunlardan ilki yaratma olarak anlatımcılık, ikincisi ise aktarım olarak anlatımcılıktır. Yaratma olarak anlatımcılık, sanatın özünü yaratıcılıkta, yaratma eyleminde bulur. Bu görüşe göre, anlatım, adlandırma değildir. Aktarım olarak anlatımcılık ise sanat yapıtının alımlayıcısı (okur, izleyici, dinleyici vb.) ile sanatçı arasında bir ilişki kurmaya çalışır çünkü sanatçının yalnızca duygularını ifade etmesi sanatın ne olduğunu açıklamak için yeterli değildir. Yazarın duygularını dile getirmesinin yanı sıra, bu duyguları okura da iletmesi, aynı heyecanların, yaşantıların onda da uyandırılması gereklidir.

Edebiyatta Romantizm ve Başkaldırı

Anlatım olarak sanat kuramının, sanat tarihindeki belki de en önemli karşılıklarından biri romantizm akımıdır. Sanatta modernizm ya da modern sanat anlayışı, klasik sanata (klasisizm) karşı gelişen bir bilinçtir ve bu bilinç 19. yüzyılda, özellikle de bu yüzyılın ikinci yarısında farklı adlarla, farklı çehrelerle belirginlik kazanarak karşımıza çıkar ki; bunların içerisinde en önemli olanları romantizm, gerçekçilik (realizm), doğalcılık (natüralizm) ve sembolizmdir (Savaş, 2013c). Modern sanatın ilk güçlü akımı romantizmdir, dolayısıyla klasik sanat anlayışına ilk güçlü karşı çıkış da romantizmle başlar. Romantizm, Fransız Devrimi’nin edebiyattaki karşılığıdır ve bir özgürlük çağrısıdır. Klasik sanata karşı başkaldırı olarak da tanımlanan romantizm, yalnızca klasisizme değil, klasik sanat anlayışının dayandığı insan ve yaşam anlayışına karşı da bir başkaldırıdır.

Sembolizm: Alternatif Bir Gerçeklik Arayışı

Edebiyatta sembolizm, “romantizmin en uç dalında açan çiçek” olarak da tanımlanır. Başka bir deyişle, nasıl doğalcılık (natüralizm) gerçekçiliği (realizm) bir adım daha ileri götürmüş ise sembolizmin de romantizmi ileri taşıdığını söyleyenler vardır. Ancak sembolizm ile romantizm arasında nitelik olarak ciddi farklar, ayrımlar vardır ve bu farkların iki sanat akımı arasındaki benzerliklerden daha önemli olduğu söylenebilir. Sembolizm (Simgecilik) 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de yüzyıl sonuna doğru güçlenen bir edebiyat akımıdır. Ancak bu akımın modern sanat, modern edebiyat

üzerindeki belirleyici etkisi kendisinden önceki akımlardan (romantizm, gerçekçilik, doğalcılık) çok daha güçlüdür çünkü sembolizm doğrudan ya da dolaylı olarak 20. yüzyıl sanatını da etkilemiş, yönlendirmiştir.

Sembolizmin amacı hem gerçeği göstermek hem de gerçekliğin sınırlarını aşmaktır. Sembolistler romantiklerden farklı olarak bireyin iç dünyasını, duygusal yaşantısını dolaysız bir biçimde anlatmak yerine simgelerle, mecazlarla yüklü örtük, kapalı bir dille anlatma yoluna giderler.

Biçimci Kuram

Biçimci kuram, sanat yapıtının dış dünyadan da, sanatçıdan da, sanatın alımlayıcısından (okur, izleyici, dinleyici vb.) da bağımsız, kendi başına yeterli bir yapı, dizge (sistem) ya da düzen olduğunu savunur. Söz konusu bu düzen “organik birlik” olarak adlandırılır ve şöyle tanımlanabilir: “Sanat yapıtındaki her öğenin ve bağıntının yapıtın değeri için gerekli olması; gereksiz hiçbir öğenin ve bağıntının bulunmaması ve bunlardan her birinin yalnız kendi hesabına rol oynamakla kalmayıp diğerlerini de etkilemesi ile sağlanan düzendir” (Moran, 1991). Biçimci kurama göre, sanat olanı olmayandan ayıran ya da neyin sanat açısından değerli olup neyin olmadığını belirleyen temel ölçüt, yapıtın organik bütünlük taşıyan biçimidir.

Edebiyatta Konu, İçerik ve Öz Kavramları

Sanat yapıtı; bir yaratım ürünü olan, tamamlanmış, tek (biricik, unique) ve özgün yapıt olarak tanımlanabilir (Erinç, 1998b). Yapıt, sanatın hangi dalına ait olursa olsun konu, içerik, öz, biçim ve biçemden oluşan bir bütündür. Yapıtı oluşturan bu ögeler hem kendi içlerinde bir bütünlük taşırlar hem de birbirleriyle kurdukları bağ ve uyumla sanat yapıtının bütünlüğünü oluştururlar. Bir sanat yapıtında konu, sanatçının iç ve dış dünyasında var olan somut ya da soyut, her şey olabilir. Sanatın konusu insandır, insanın varlık yapısından (ontolojik) kaynaklanan değerler, nitelikler değişmez, aynıdır. Değişen şey, içinde yaşanılan zaman-kültür ve etik değerler ile bu değerlere yüklenen anlamlardır. Sanat yapıtını yeni yapan ya da yapıta yenilik kazandıran şey, önce yazarın sonra okurun konuya bakış açısıdır, yorumlayışıdır, konuyu hangi yönüyle, nasıl ele aldığı ve değerlendirdiğidir ki, bu da o yapıtın içeriği demektir (Savaş, 2019). İçerikten farklı olarak öz ise bir sanat yapıtındaki “idea” olarak tanımlanabilir. Öz ya da idea, sanatçının iç ve dış dünyası ile yaptığı hesaplaşmanın, sorgulamanın, düşüncenin, anlamın sanat eserinde somutlaşmasıdır.

Öz ya da idea, bir sanat yapıtındaki evrensel değer ya da tüm bir insanlığı ilgilendiren evrensel bilgi, ileti, “kıssadan hisse” olarak da tanımlanabilir.

İçerik-Biçim Tartışması: Ne Anlatıldığı mı Önemlidir, Nasıl Anlatıldığı mı?

Bir yapıtı sanat kılan niteliğin ne olduğunu soran Erinç (1995), şu yanıtı verir: “Onun fiziki, nesnel varlığı mı? Fiziki varlık, belki bir zaman kavramını, bir zaman dilimini nitelendirebilir ama sanatı değil. Biçimi mi? Ne dediğine


yanıt yoksa, nasıl dediğinden söz edilebilir mi? O halde bir yapıtı sanat yapan, ona değer yükleyen şu ya da bu biçimde aktarılmakta olan iletilerdir, yapıtın vardırdığıdır. Eğer bir sanat yapıtının iletisi, dediği değerli ise, ondan çıkan ‘kıssadan hisse’ değerli ise ve ileti, estetik bir biçimde dile getirilebilmişse o yapıt ‘değerli’dir.”

Edebiyat ve İdeoloji, Yazar ve Dünya Görüşü

Edebiyata eleştirel düşünce bağlamında güncelliğini hiç yitirmeyen ve yoğun tartışmalara neden olan konulardan birisi de edebiyat ile ideoloji, yazar ile dünya görüşü arasındaki ilişkidir. Sanatçı, politik olmak, bir ideolojinin taşıyıcısı ve savunucusu olmak zorunda mıdır? Sanatçı felsefeden, hukuktan siyasetten anlamak zorunda mı? Sanatçı, sınıfsal konumları göz önünde bulundurmalı ve bilmeli mi? Politikacının politika yapması gibi, sanatçının da tek işi sanat yapmak mı olmalıdır? Sanatın ve sanatçının özgürlüğünü sözde güvence altına almak kaygısıyla sorulan bu ve buna benzer soruları daha da uzatmak olanaklıdır.

Sanatçının sahip olduğu ideolojiyle ilişkili olarak taşıdığı dünya görüşü de kendisine geniş bir bakış açısı verebilmeli; olayları, kişileri, toplumsal ilişkileri değerlendirme yöntemi olabilmeli, bir yaşam-düşünme birliği yaratarak sanatçının tüm bir bireysel kültürünü kapsamalıdır. Başka deyişle, dünya görüşü bilgi düzeyinden çıkıp bir yaşama- düşünme birliğine dönüşmeli, kültür düzeyine yükselebilmelidir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında