Mimari yapı ve planlama ile herhangi bir iletişim kurmayan Art Deco, yalnızca estetik kaygılarla var olabildi. Belki de bu nedenle mimari anlamda farklı Art Deco anlayışları ortaya çıktı.
Kral mezarlarını süsleyen çapraz motifler, oteller, benzin istasyonları, sinema salonları ve gökdelenleri süsleyen bitki ve hayvan tasvirleri ya da şelale izlenimi veren dikey ve güçlü bloklar, Art Deco’yu farklılaştıran ve zenginleştiren bu anlayışların net birer örneği olarak da okunabilir.
Üretiminde sanayi anlayışını benimseyen Art Deco, mimaride bu çeşitlilikleri kucaklayarak yapılar aracılığıyla farklı anlatımlara gitmeyi başardı. Art Deco’yu mimari açıdan incelemek istersek takip etmemiz gereken rota ABD olacaktır.
Özensiz yapı anlayışını yerle bir etmek ve şehre unutulmayacak bir silüet kazandırmak isteyen New York Belediyesi’nin 1916 yılında kabul ettiği yasa ile bina yüksekliklerinin parsel büyüklüğü ve sokak genişliğine göre ayarlanması zorunluluğu getirildi. Bu durum da mevcut arazinin bir alan olarak değil, kübik bir mekan olarak ele alınmasını zorunlu kıldı. Böylece Art Deco ile tanışan ABD’nin önemli silüetleri, erken 20. yüzyılın en güçlü mimari imgelerine dönüşmüş oldu. Amerikan kapitalizmini resmeden bu yapıların, daha mekanik ve güçlü birer gösterge haline gelmesi amaçlanıyordu. Chrysler Binası, Empire State ve Rockefeller Center da yine bu dönemde ve Art Deco mantığında tasarlandı.
Günümüzde bu ve bunun gibi birçok mimari örneğin mevcut olmasıyla birlikte, Art Deco kendini dekorasyon ve ürün tasarımı alanında da gösteriyor. Tıpkı 60’lı yıllarda olduğu gibi, Art Deco sevgisi günümüzde de yine aynı alanlarda popülerliğini artırmaya devam ediyor.