AÖF Soru Bankası

Görsel İletişim ve Tasarım TarihiÜnite 3 Özeti

Endüstri Devrimi Sonrası Ortaya Çıkan Sanat Hareketleri;

GİT104U-GÖRSEL İLETİŞİM VE TASARIM TARİHİ

Ünite 3: Endüstri Devrimi Sonrası Ortaya Çıkan Sanat Hareketleri;

Viktorya Dönemi, Arts And Crafts ve Art Nouveau

Giriş

Dünyaya egemen olmanın ilk ve temel lokomotifi kuşkusuz ki düşüncelerdir. Yapısal tüm değişimlerin de ardında bu düşünceler sonrasında doğan icatlar vardır. Özellikle Endüstriyel değişimlere değin yapılan entelektüel devrimler bu dönemin ayak sesleri olmuştur. İnsan kuşkusuz ki, bu değişimler öncesinde doğanın gücü karşısında kendisine hep bir güç dengesi yaratma isteğinde olmuştur. Dünyasal koşulları değiştirebileceğini keş- fetmeye başlaması ile maddesel düzeyde kendisini ifade edebilecek olanaklara kavuşmuştur. Rönesans ile doğayı sembolik bir görüntüden yalıtmaya çalışan insan, onu fethedilebilecek bir unsur hâline getirmiştir. 17. yüzyılda egemen olan natüralist felsefe, gelişen tüm çabalar ile gelen makineleşme ile sonucuna ulaşmış ve dünyayı etkisi altına almıştır. Sanayi Devrimi adı altındaki bu sürecin temelleri bu insanın bu düşüncelerini maddesel dünyada elle tutulur bir biçimde gerçekleştirme çabasından gelmektedir (Stearns, 2012).

19. yüzyılda gündelik hayatı etkisi altına alan teknolojik değişimlerden en önemlileri, “buhar gücü” ve “elektrik” olarak sayılabilir. Buhar motorlarındaki gelişme ve elektrik sistemlerinin ulaşımdan, telgrafa insan hayatına dair farklı konularda kullanımı insan ve hayvan gücünün sınırlı üretim olanaklarını öngörülemeyecek oranda değiştirmiştir. 19. yüzyıldaki teknolojik gelişmeler sadece buhar ve elektrik ile de sınırlı değildir. Kayıt altına alma teknolojileri olan fotoğraf ve fonografın icadı da bu gelişmelere eklenince geçmiş, şu an ve gelecek birbirine bir anlamda bağlanmıştır (Mohajan, 2019).

Sanayi Devrimi, endüstriyel sanatların ortaya çıkmasında temel alınacak önemli bir başlangıç noktasıdır. İnsanlık tarihi adına 2. önemli dönüm noktası olarak ele alabileceğimiz Sanayi Devriminin getirdiği en önemli sonuçlar, insanların yaşam tarzlarında yaratılan büyük değişimlerin açıklanması ile gözlemlenebilir. Özellikle dünya nüfusundaki önemli artışlar yaşanılan ekonomik büyümeler ve refah seviyesindeki artış ile doğrudan ilgilidir. Demir ve çelik gibi buluşlar taşımacılık ve ticaret anlayışını kökten değiştirmiştir. Özellikle ürün çeşitliliğine ve üretim süreçlerinin kısalmasına sebebiyet veren tüm bu gelişmeler, kişilerin kendilerine bir yaşam standardı oluşturmasına ve beğeni normları geliştirmesine de imkân kılmıştır.

Teknolojik gelişmelerin haricinde, 19 yüzyıl gündelik yaşamına dair fark edilebilir değişimler; iş gücü anlamında mekanik süreçlerin yeniden organize edilmesini gerektirmiştir. Bu bir anlamda üretim sürecini bölümlere ayırmanın gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Her bölümün insanların elinden geçtiği üretim süreçlerinin artık büyük bir bölümü makinelerin eline geçmiştir. Çalışma gücündeki bu değişim, git gide daha da güçlü ve daha fazla iş yapan makinelerin de devreye sokulmasını tetiklemiştir. Çalışanların iş gücü anlamında kendisini yeniden tanımlaması ve bu döngüdeki önemini yeniden kurgulaması bir zorunluluk olmuştur.

Bireylerin sanayi devrimi ile birlikte yaşamaya başlamaları ile kendilerini bir grupla bir kimlik ile ifade etme gereklilikleri doğurmuştur. İlk kurum kimliği örneklerine o yıllarda krallar, soylular ve şehirlerin kullanımında rastlanması mümkündür. Bu işaretler ve semboller, kişilerin ayrıştırılmasını ve bir arada tutulmasını sağlamıştır. Gruplar bir bütün olarak bu şekilde algılanmaktadır. Bayrak ve üniforma gibi unsurlar bütünlük ve aidiyet anlamında oldukça önem arz etmiştir. Bunun haricinde ulusların yanı sıra şehirlerin de kendilerine özel kimlikleri vardı. Kurumsal kimlik anlamında en eski örnekten bahsetmek gerekirse 15. yüzyılda Floransa şehri adına yapılan şehrin çizimi üzerine sanatçı, mimar ve yazarların çağrılmasını örnek verilebilir. Ürünlerin seri imalatı ve ticaret anlamında ayrıştırılması adına kendilerini tanımlamaları giderek daha da önem bir hal almıştır. Tarih boyunca farklı kültürler farklı ritüeller, semboller ve birbirinden farklı görseller icat edilerek sınırlar belirlenmiş ve sadakat unsuru bu yaratılan görseller ile sağlanmıştır. Bugün günümüzde kurumsal kimlik tasarımı (Logo, Amblem, Zarf, Antetli kağıt vb.) adı altında oluştu- rulan tasarımların temelleri o yıllarda atılmıştır (Okay, 1999: 17-25).

Viktorya Sanatı

Endüstriyel devrimin ilk ayağının yaşandığı yıllarda İngiltere’de Kraliçe Victoria dönemi yaşanmaktaydı. İngiltere ve İrlanda’nın kraliçesi Victoria, 1837 yılında tahta geçti ve 1901 tarihine kadar da tahta kaldı. Bu nedenle bu döneme dair tüm görsel çalışmalar Viktorya dönemi sanatı altında değerlendirilmiştir. Teknolojik gelişmelerin ışığında dönem yeni bir zengin sınıf ortaya çıkmaya başlamıştı. Zenginlik artık kültürel anlamda da ulaşılmak istenen en büyük motivasyon kaynağıydı. Bu yeni ortaya çıkan zengin orta sınıf kendine ait bir stil oluşmasına önayak olmuştur. Bu yeni stil, mimariden tekstile mobilyadan grafik tasarımda sıkça kullanılan yazı diline kadar kendini baskın kılmıştır. Özellikle taş baskının sınırlarının genişletildiği ve uygulamalarının hayli çeşitlendiği bir dönem olan Viktorya döneminde, nostaljik ve duygusal imgeler basılı işlerde sıklıkla kullanılmaktadır. Bunlar arasında; kadın figürleri, çiçekler, çocuklar ve köpekler göze çarpmaktadır. Özellikle 1851 yılında, kraliçenin eşi Prens Albert büyük bir sergiye (Great Exhibition) ev sahipliği yapmıştır. Endüstriyel ülkelerden 13.000 katılımcı ile oluşturulan bu sergi, 6 milyon ziyaretçi ile buluşturulmuş ve Endüstri ve teknolojinin sanata yansıması anlatılmaya çalışılmıştır (Meggs & Purvis, 2016).

Özellikle Almanlar tarafından geliştirilen taş baskı diğer adıyla litografi tekniğinin sunduğu imkanlar, daha eski teknikler olan rölyef ve oymalı taş ile yapılan baskıların sınırlılığından sanatçıları kurtarmıştır. Büyük Sergi diğer bir adı ile “Crystal Palace Exhibition” özellikle litografi de renk sınırlılığını ortadan kaldıran chromolitografi adlı yeni baskı yöntemini insanlığa göstermesi açısından oldukça önemlidir. Litografinin ilk zamanlardaki renk denemelerinden sonra 1937 yılında Fransızlar chromolitografi ile basım tekniğinin patentini alarak ilerletilmesini sağlamışlardır. Bu basım tekniğinde renkler farklı tabakalar hâlinde seri bir biçimde basılabilmektedir.


Bu sürecin özellikle yetenekli sanatçılara katkısı, sulu boya ile ya da diğer teknikler ile işledikleri tüm el emeği eserleri orjinaline yakın bir biçimde çoğaltılmasını izin vermesidir. Özellikle 5,10, 20 hatta daha fazla renkten oluşan orijinal eserler rahatlıkla çoğaltılabilmeye başlandı. Bu durum, orijinalini yapan sanatçının adının zamanla tarihten silinmesi ile sonuçlanan bir süreci başlatmış oldu (Levinson, 2019).

Viktorya dönemine ait yazı stilleri (Victorian Font Ailesi) dönemin afiş ve basılı işlerinde kendi özel karakterini yaratmıştır. Tüm yazı stilleri o dönemde et kalınlığı yüksek, fark edilebilir ve vurgulu bir biçimde düzenlenmiştir. Ahşaba oyulmuş hissiyatı veren bu yazı stilinde küçük harf bir b harfi çok rahat ters çevrilmiş bir p harfine dönü- şebilmektedir. Bu yazı stiline ait sınırsız yerleşim şekli ve kullanım fikri o yıllardaki afişlere farklılık ve çekicilik getirmiştir.

Taş Baskı (Litografi) Tekniğinin Gelişim Çizgisi

Taş baskı diğer bir ismi ile Litografi tekniğinin menşei, 1798 yılına kadar dayanmaktadır. Bugün bilinen anlamda ofset baskının el litografyası ile uygulanması 18. yüzyıla dayanmaktadır. Alman Bavyeralı bir oyun yazarı Alois Senefelder, kendi oyunlarını yazmak ve çoğaltmak amacıyla tekniği ilk defa kullanan olmuştur (Meggs & Purvis: 2016). Boya kalemleri ile kireç taşı üzerine yazılan yazıların çoğaltılabileceğinin tesadüfen keşfedilmesinin ardından yöntem geliştirilerek afiş sanatçılarına baskı anlamında yeni bir yol açmıştır.

Taş Baskı Tekniğin Uygulanması: Tekniğin uygulanması kireçtaşının düzgün bir şekilde hazırlanması ile başlar. 6 ila 8 cm plakalar hâlinde hazırlanan taşın yüzeyi çizim yapılabilecek şekilde düzeltilir. Yazı yazımına ve görsel çizimine uygun olan plakaya yağlı mürekkep, Arap sakızı eriyiği ve nitrik asit karışımından oluşan bir boya ile çizimler yapılmaktadır. Her farklı renkte plana terebentin ve su ile temizlenerek yeni renge hazırlanır. Bazı zamanlar taş yerine kâğıt da ıslatılarak ve kurutularak baskı yapılabilir hâle getirilmektedir. Bugün modern litografide ise fotokimyasal metotlar ile hazırlanmış çinko ve alüminyum levhalar baskı için kullanılmaktadır. Hazırlanan taşbaskılarda yazıların ve resimlere ait çizgilerin geldiği yerlerde oyulmuş ve kabarık görünen alanlar mevcutsa bu türden baskıya gravürleme adı verilir. Gravür şekli oluşturulurken kazınarak oluşturulacak görseller ve kelimeler için asitler ve özel gravür makinaları kullanılır.

Litografinin icadı ile birlikte resmin ve yazının aynı kalıpta basımı mümkün hâle gelmiştir. Sanatçıya tonlama konusunda geniş bir perspektif sunan bu teknik, sanatçıya grenlenmiş taş bir yüzeye yağlı kalem ya da mürekkep ile kâğıt üzerinde çalışma konforunda lavi ve çizim yapabilme olanağı sunmuştur. 19. yüzyıl ile desen anlamında kendisini geliştirmiş sanatçıların litografi tekniğini kullanmaya başlaması ile tekniğin sınırları da genişlemiştir. Üç boyutlu manzara ve figüratif tekniklerin de basımlarının gerçekleşmesi 1830’larda dört renk baskının geliştirilmesine kadar göz doldurmuştur. Bu dönemden

sonra doku çeşitlilikleri, renk farklılıkları, sanatsal litografiyi desteklemiştir. Teknik 25 yıla yakın bir sürede tüm dünyaya yayılmıştır (Levinson, 2019).

Litografi tekniği İstanbul’a II. Mahmut döneminde ıslahatların gerçekleşmesi ile gelmiştir.

II. Abdülhamid döneminde özellikle Kahvehanelerde asılı litografi tekniği ile basılmış bazı halk resimleri göze çarpmıştır. Bunlar; “Dünya Güzeli”, “Ferhat ile Şirin” ve “Köroğlu” gibi halk masalları ve destanları konu alan, matbaalarda üretilmiş eserlerdir. Taş baskı atölyelerinde o dönemde çalışan pek çok resmi taş baskı sanatçıları bulunmaktaydı. O döneme dair en sık rastlanan isim; Mehmet Hulusi’dir. İstanbul kazancılar bölgesinde üretilen resimler, buradan Osmanlı’nın çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Günümüzde örneği nadir bulunan bu resimler, antika niteliğindedir. 19. Yüzyılın 2. Yarısına tarihlenen bu baskılar, işledikleri konular da göz önünde bulundurulduğunda, Çanakkale Savaşı, Balkan Savaşı ve Meşrutiyet senelerinde önemli tarihi olaylar adına sıklıkla basılmıştır. Resimlere dair sınırlı sayıda üreten kişiye dair kaynağa ulaşılabilmektedir.

Hüseyin Uzman, Tarık Uzmen, Ziya Arif ve Mehmet Hulusi gibi isimlere rastlanmaktadır. 1887 yılında hakkaklık bölümünün açılması ile, Fransa ve Almanya’dan gravür eğitimcilerinin getirilmesine başlanmıştır. Fransız Stanislas Arthur Napier 1892 yılına kadar görev yapmış ve yerini Nesim Efendi’ye teslim etmiştir. 3 Kasım 1938 yılında Harf İnkılabından sonra dizgi (linotype) ve baskı makineleri yurt dışından ithal edilerek kitap ve dergi basımına geçilmiştir. Taş baskı atölyeleri 1920 yılından sonra ofset basımevlerine dönüşmüştür (Bozkurt & Çubukçu, 2018).

Fotoğraf ve Sinemanın Görsel İletişim Sahnesine Girişi

Fotoğrafın yeni bir iletişim mecrası olarak ortaya çıkışı da yine bu döneme rastlamıştır. 1826 yılında Joseph Niepce adlı bir Fransız litografi matbaacısı, kamera ile yaptığı doğa çekimi ile tarihe geçmiştir. Daha sonrasında bu görüntüleri baskı sürecine sokmak adına ilk araştırmaları yapmaya başlamıştır. Daha sonra Niepce ve Louis Daguerre fotoğraf sürecini rafine edebilmek adına bir ortaklık kurmuştur. Daguerreotype adını verdikleri bu süreç, sonraları Viktorya döneminde pek çok sanatçı tarafından talep görmüştür. 1800’lerden süre gelen fotoğraf alanındaki deneysel çalışmalar bu dönemde bir sonraki aşamasına geçmiştir. Aynı yüzyılın sonunda artık fotoğraf basılabilir bir görsel mecra hâlini almıştır. 1880 yılında, New York Daily adlı gazete, full tonlu olarak ilk fotoğraf reprodüksiyonunu basmıştır. Stephan Horgan tarafından bulunan yarım ton görüntü basımı, görüntüyü irili ufaklı noktalamalar ile farklı tonlara ayırıyordu. Çıkan sonuç siyah mürekkep ile saf beyaz bir kâğıt üzerinde net bir sonuç yaratıyordu. İlk fotomekanik görüntü renkli illüstrasyon 1881 yılında Paris’in L’llustration dergisinin noel sayısında basılmıştır. Bu yüzyılın sonuna değin fotomekanik basım karmaşık, zaman alıcı ve deneysel olarak kalmıştır (Heller & Chwast, 2001)


Fotoğrafın icadından sonra 1880 yılında Hannibal Goodwin ilk nitrat tabanlı filmi bulmuştur. Bu icat, bobin filmin geliştirilmesi için önayak olmuştur. George Eastman bu icadın hemen ardından geliştirdiği bobin film ile sinema filminin ortaya çıkışını hızlandırmıştır. Görüntü ve ses kaydı imkanlarını araştıran bilim adamı Thomas Edison, Eastman tarafından icat edilen ham filmi alarak bugün hâlen kullanılan 35 mm’lik film şeridini ortaya çıkarmıştır. Kineteskop adı verilen bu cihaz ile bir araya getirilen film ile ilk gösteri, 15 Nisan 1894 yılında yapılmıştır.

Sinemanın icadından sonra kuşkusuz ki en önemli buluş “Canlandırma Sineması” diğer bir adıyla “Animasyon” sinemasının bulunuşudur. Animasyon, nesnelerin canlı olduğu yanılsamasını uyandıracak şekilde düzenlenmesi işlemidir. Animasyon sanatının yaratıcılarından olarak kabul edilen Norman Mc Laren, animasyonu hareket eden çizimlerin değil çizilenlerin hareketi olarak tanımlamıştır. O’na göre her iki kare arasında ne olduğu kare içinde ne olduğundan çok daha önemlidir. Bu nedenle kareler arasında görünmeyen aralıkları oluşturarak o illüzyonu yakalamak bu sanatın önemli bir inceliğidir (Şenler, 1999).

Tarihsel gelişimine bakıldığında ilk animasyon örnekleri 19. yüzyılın başlarında görülmüştür. “Thaumatrope” adı verilen yanlarına ipler bağlı bir oyuncak, iki resmi birbirinin ardına sıralayarak hareket edermiş gibi göstererek bu anlamdaki ilk örneği oluşturmuştur.

1928 yılından sonra animasyon bir eğlence aracı olana değin deneysel çalışmalar devam etmiştir. 10 yıl gibi bir süre içerisinde 1938 yılına kadar, animasyon tekniği sinemaya taşınarak sesli bir hale getirilmiştir. Walt Disney yapımı filmler ve onun tarafından yaratılan kahramanlar sinema salonlarını doldurmuştur. Günümüze değin kukla, 3 boyutlu animasyon gibi pek çok farklı tekniği de içine alan çok geniş bir sektöre dönüşmüştür (Aydın, 1989).

Arts & Crafts (Sanat ve Zanaat) Hareketi

20 yıla yakın süredir İngiltere’de gelişmekte olan bir fikrin alt tabanını oluşturduğu Arts and Crafts terimi ilk defa Cobden Sanderson tarafından Arts and Crafts Sergi Topluluğu (Arts and Crafts Exhibition Society) buluşmalarında 1887 yılında ortaya atılmıştır. Bu sanatsal hareketin düşünsel alt yapısını, Augustus Pugin, yazar John Ruskin ve tasarımcı William Morris hazırlamıştır. 19. yüzyıl sonlarına doğru Endüstriyel devrimin getirdiği sanatsal karmaşaya karşı bir duruş sergilenme ihtiyacı doğmuştur. Arts and Crafts hareketi bu anlamda Endüstri- yel devrimin getirdiği somut sonuçlara yapılan ilk eleştiridir. Endüstrileşmenin getirdiği kişisel seçimlerden uzak, mekanik seçimler sadeleştirilmeye ve insanın el emeği ile değerli kılınmaya çalışılmıştır. 1860’larda ilk olarak İngiltere’de ortaya çıkan hareket, kullanılan materyallerin kalitesinin tasarımı etkileyeceğini savunmaktadır. Estetik bir başkaldırı olan Arts and Crafts, 1890’lara doğru Atlantik’ten Amerika’ya kadar yayılım göstermiş ve o dönemde pek çok sanatçının tasarım

tekniğini değiştirmesine sebep olmuştur (Sürmeli & Gülpınar, 2018).

Ruskin, bilimsel gelişmenin ve sanayinin tabiatı bozan bir yapısı olduğunu, insanoğlunun buharlı makinalar olmadan, nehirler kirlenmeden ekonomisini tarım ve hayvancılığa dayandıran bir yapı ile okullarını, kütüphanelerini ve sanat eğitimini yapılandırabileceğine inanmıştır. Buna yönelik bir cemiyet dahi oluşturmaya çalışmış olsa da bu cemiyet zamanla bir tarım kooperatifinden öteye geçememiştir. Ruskin’in yeni bir toplum hayalinden ve kurmaya çalıştığı sistemden oldukça etkilenmiş olan William Morris, 1862 yılında Londra’da ustalık ve çıraklık ilişkileri ile yetiştirilen el sanatlarına dayalı bir üretim şirketi kurmuştur. Arts and Crafts hareketinin Avrupa ve Amerika’da tanınmasını da bu şirketin bünyesinde üretilen ürünler ile başarmıştır (Sürmeli & Gülpınar, 2018).

O dönemde, Ruskin ve Morris’in fikirlerinden etkilenen pek çok sanat ve zanaatçı birlikteliğini içeren topluluk ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan en önemlileri 1884 yılında kurulan “Art Workers Guild” ve 1887 yılında kurulan “Arts and Crafts Exhibition Society” topluluklarıdır. Başta entelektüel bir destek sunmak isteyen gruplar daha sonra üretim fikirlerini de hayata geçirmek üzere harekete geçmişlerdir (Bektaş, 1992:17).

1914’ten sonra her ne kadar dünya savaşı sebebiyle ekonomik olarak yara alınmış olsa da 1920’lere kadar etkisi devam eden bir sanat hareketidir. Daha sonra bu sanat hareketi geliştirilerek Art Nouveau adını almıştır. Modern stilin kökleri olarak anılan bu hareket, 1930’lardan sonra yerini Modernizm çatısı altında gelişen yeni sanat dillerine bırakmıştır.

Art Nouveau (Yeni Sanat) Hareketi

Art Nouveau, “Yeni Sanat” anlamını karşılayan bu sanat stili, ilk olarak 1880 yılında Viktorya döneminin dekoratif ögelerine karşı yeni bir dil meydana getirmek istemiştir. Diğer bir amaç ise, Avrupa’da 1880 ve 1890’larda Japon ahşap baskılarına duyulan hayranlıktan esinlenmektir. Bu baskılar ticaretin gelişmesi ile Avrupalı gemiler ile taşınmış ve görsel farklılığından etkilenen Avrupalı sanatçılar, bu baskıları o dönemin sanatı ile birleştirmek için farklı yolların arayışına girmişlerdir (Bernal, 1970).

İlk olarak bu tarihlerde Gustav Klimt, Emile Galle ve James Abbot McNeill Whistler gibi sanatçılar yaptıkları ahşap baskı eserlerinde çiçek ve organik formlara, dairesel motiflere değinmiştir. 1890 ve 1910 tarihleri arasında Avrupa ve Amerika’da yayılım göstermiş, dekoratif öğelerin ağır bastığı bir tasarım dili olan Art Nouveau, kendine has bir tasarım diline sahiptir.

Henri de Toulouse Lautrec, “Moulin Rouge: La Goulue” Afişinin İncelenmesi;

Sanatçının 1891 yılında çalıştığı bu renkli taş baskı eser, 3.000 kopya basılmıştır. Afiş Paris eğlence hayatına dair en önemli görsel kaynaklardan biridir. Moulin Rouge adlı eğlence mekânındaki bir cancan dansçısı “La Gouloue” ve


onun takipçisi “No Bones Valentin”adlı adamı konu alır. Montmartre bölgesinde önemli bir eğlence mekânı olan Moulin Rouge afişin yapılmasından sadece 2 yıl önce açılmıştır. Indianapolis Museum of Modern Art gibi müzelerde kopyasının bulunmasının yanında, Lautrec ailesinin Albi’deki şatosundan dönüştürülen müzesinde de bir kopyası bulunmaktadır. Eserin baskı sayıları ve kalitesi sağ alt bölümündeki bilgilerden ulaşılabilmektedir.

Cheret’nin yaptığı çalışmaları kendine örnek kabul eden diğer bir önemli sanatçı Çek Grafik Sanatçısı Alphonse Mucha’dır. Özellikle Sanatçıya ait “Aux Buttes Chaumont” adlı afişi formatı dahi aynı şekilde “Moet&Chandon: Champagne White Star” başlıklı Mucha afişinde aynı olarak tasarlanmıştır. Her iki afişte de kompozisyon ve tipografi kullanımı arasında da ortaklıklar mevcuttur.

Théophile-Alexandre Steinlen, Art Nouveau Fransız stilinde önemli tasarımlar yapmış bir sanatçı olarak kaynaklarda yerini almıştır. Fransa Montmartre’de kabare kültürüne ve politik yapıya dair çalışmalar yapmıştır. Sosyalist ve özgürlükçü birtakım yayın ve dergilerde illüstrasyon çalışmaları yapmıştır. En önemli afiş çalışmalarından biri “Le Chat Noir”, 1896 yılında yayımlanmıştır.

Yine dönemin diğer bir önemli sanatçısı Paul Berthon,, Eugene Crasset ile çalıştıktan sonra, chromolitografi baskı tekniğinde ilerletici çalışmalarda bulunmuştur.

Amerikan Art Nouveau stilinin en önemli temsilcisi Louis Comfort Tiffany’dir. New York’ta bulunan National Academy of Design’da cam üzerine kendini yetiştirmiş bir sanatçıdır. Özellikle renk çeşitliliği anlamında farklı teknikleri deneyebilecek cesaret ile yaklaşmasını toplu sergilerde adını duyurabilmesini sağlamıştır.

Özellikle Belçika Art Nouveau tarzını çok hızlı benimsemiştir. 1893 yılı sonrasında yaratılan tüm eserlerde dönemin etkileri açıkça görülmektedir. Sembolist harekete dahil olan Henri Privat Livemont, Brüksel’de bir grup sanatçı (Circle of Artists Schaerbeek) ile yaptığı çalışmaların ardından ünlenmiştir.

Almanya’da Art Nouveau etkisi farklı bir biçimde görülmüştür. 1892 yılından sonra Münih’te bu akımın kuralcı yapısını kırmaya yönelik sanatçı girişimleri öne çıkmıştır. “Munich Secession” olarak anılan bu hareket daha sonraki yıllarda Viyana etkisi ile “Vienna Secession” adı ile anılmaya başlamıştır. Hareketin merkezinde “Jugend” adlı dergi yer almaktadır. Çok daha genç bir stil benimseyen tasarımcılardan biri Otto Eckmann’dır. Sanatçı bu dergi için oldukça farklı varyasyonlarda dergi kapağı illüstrasyonları çalışmıştır.

Yine bir diğer önemli Alman tasarımcı Josep Sattler diğer önemli Alman dergilerinden “Pan” için tasarımlar yapmıştır. Dergi Sattler tarafından tasarlanan harf tasarımlarını dergi isimliğinde kullanmıştır. Almanları etkileyen Vienne Secession hareketinde oldukça önemli isimler vardır. Bunlar; Gustav Klimt ve Koloman

Moser’dir. Her ikisi de Fransızların çiçekli ve yoğun dekoratif desenlerini daha kare ve köşeli formlar ile yeniden yorumlarlar. Tasarımlarda simetri yeniden öne çıkan bir unsur olmuştur.

Amerika’da akıma dâhil basılı eserler meydana getirmiş diğer bir önemli isim de sanatçı, illüstratör ve yazar Louis John Rhead olarak kaynaklarda yer almaktadır. Babasından sanat dersleri alan ve henüz daha çocukluktan seramik sanatı ile ilgilenen sanatçı, 1872 yılında babası tarafından Paris’te sanat eğitimi alması için gönderilmiştir. 1883 yı- lından itibaren New York D. Appleton yayıncılıkta Sanat yönetmeni olarak çalışmaya başlamış ve çok sayıda basılı işe imza atmıştır.

Rusya’da yaşanan Art Nouveau, Moscow ve St. Petersburg şehirlerini etkisi altına alan oldukça renkli bir versiyonudur. 1898 yılında yayınlanan yeni bir sanat dergisi olan “Mir Iskusstva” (Sanat Dünyası) Rus sanatçılar Alexandre Benois, Leon Bakst ve şef editör Sergei Diaghilev tarafından çıkartılmaktaydı. Dergi akıma dâhil işler ortaya koyan sanatçılara sergi imkânları da tanımıştır.

Rusya’da verilen Art Nouveau örnekleri incelendiğinde öne çıkan bir diğer isim de Ivan Bilibin’dir. Rus ve Slovak halk hikâyelerine dair çizmiş olduğu illüstrasyonlar dönemin sanat dili adına önemli bir kaynak teşkil etmektedir.

Dünya Savaşı ile birlikte insanların sanata olan yaklaşımları büyük bir değişime uğradı. 1920’lerden sonra Art Deco ve Modernizm tüm görsel sanatları etkisi altına almıştır. 1960’larda New York Museum of Modern Art (1959) ve Mu- see National d’Art Moderne (1960), Londra Victoria and Albert Museum (1966) büyük ölçekli retrospektif sergiler ile yeniden uyandırılmaya çalışıldı. Bu sergiler o ruhu yeniden canlandırmak için düzenlenmiş olsa da eleştirmenler bu trendin artık geçmiş olduğunu öne sürdüler. O zaman diliminde artık Modern sanat akımlarının zamanı başlamıştı. Pop Sanat ve Op Sanatı gibi yeni akımlar takip edilmekteydi. Art Nouveau’ya dair çiçek motifleri ve dekoratif öğeler bir süre Psychedelic stilde ürünlere esin kaynağı olsa da reklam ürünleri ve dönemin ünlü pop ve rock gruplarının albüm kapaklarındaki kullanımları geniş kitleleri etkisi altına almaya yetmemiştir.

Aynı Dönemde Osmanlı Topraklarındaki Gelişmeler

Art Nouveau Osmanlı’da daha çok mimari anlamda ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılda geleneksel Osmanlı mimarisi gelişen Avrupa mimarisi karşısında direniş gösterememiş ve pek çok alanda denendiği gibi Osmanlı’da batılılaşma mimari alanda da kendisine yer bulmuştur. Sultan II. Abdülhamit, saray mimarı olarak İtalyan Raimondo D’Aronco (1856-1943) ile anlaşmıştır. Sarayda baş mimar olarak görev yapan bu önemli isim, Osmanlı kültürünü Art Nouveau kimliği ile harmanlayan önemli eserler ortaya koymuştur. Osmanlı’da Art Nouveau eserler veren mimarlar sadece Batılı olmamıştır. Mimar Kemaleddin bu akımdan beslenen en önemli yerel mimardır. Ahmet Ratıp Paşa Köşkü, Tayyare Evleri, Edirne Garı, Ankara IV.


Vakıfhanı Art Nouveau mimarisini Osmanlı’da en iyi yansıtan ayakta kalmış eserlerdir. 1900 yılına ait Taksim’de sarayın terzisi için inşaa edilmiş olan, Art Nouveau bezemelerin öne çıktığı Botter Apartmanı da bu önemli mimari örnekler arasındadır (Yavuz, 2009).

1950’lerin başında Ankara’da Güzel Sanatlar Matbaası pul ve değeri yüksek evrakların basımını yapmak üzere çalıştırılıyordu. Renkli Ofset baskıya geçilmişti ve artık Hayat dergisi gibi o dönemin yüksek tirajlı dergilerinin tasarımları ve basımları yapılabiliyordu. Özellikle döneme dair oldukça popüler olan renkli kartpostallar, o yıllarda Doğan Kardeş Matbaası tarafından basılmaktadır. 1957 yı- lında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu İstanbul’da kurulmuştur. Türk sanayisindeki renk, biçim ve estetik sorunları gidermek amacıyla kurulan okuldan bugün adına rastladığımız pek çok ünlü tasarımcı yetiştirilerek mezun edilmiştir. 1965 yılında Gazi Eğitim Enstitüsünde grafik dersleri ve çukur baskı yöntemleri üzerine eğitimler verilmiştir. Yine o dönemlerde Hürriyet Gazetesine ait foto romanlar ve Haftalık Hayat Resimli Romanı yüksek tirajlara ulaşmış ve Türkiye adına yeni yetişen tasarımcılar için okul olmuştur.

Tüm dünyayı etkisi altına alan ve Türkiye’de baskı faaliyetlerinin geriden gelmesi sebebiyle geciken bu endüstriyel tasarım dilleri, zamanla dünyanın değişimi ve sundukları çeşitliliğin yetersiz kalması sebebiyle dönüşüme uğramak durumunda kalmışlardır. Modernizm öncesi tüm sanat akımlarında özellikle tasarım alanının tamamından faydalanma ve mümkün olan en dekoratif ve süslemeli görüntüyü yaratma hakimken 20. yüzyıl sonrası artık dünya fazlalıklarından arınma, savaşın getirdiği parçalanmışlık duygusu ile mücadele edebilecek yeni bir tasarım dilinin arayışına girmiştir. Zamanla tüm artistik gelenekleri reddetmeye yönelik yeni bir yaklaşım geliştiren, her şeyin gelecekte saklı olduğunun vurgusu yapan Futuristler ve sanatı yeniden tanımlayan Dada ve Art Deco gibi yeni modernist sanat hareketleri, görsel sanatların eksik parçalarını bulmak üzere yeni stillerin meydana gelmesine öncülük etmişlerdir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında