GİT102U-ANADOLU KÜLTÜR TARİHİ
Ünite 7: Osmanlı Kültürü
Giriş
13. yüzyılın sonlarında bir uç beyliği olarak sivrilen ve ardından kısa bir süre içerisinde Macaristan’dan İran’a, Karadeniz’in kuzeyinden Afrika içlerine kadar geniş bir alanda teşkilatlanan Osmanlı kültürü üç döneme ayrılarak incelenebilir: Kuruluş yıllarında kültür ortamı, Klasik dönemde Osmanlı kültürü ve Yenileşme döneminde Osmanlı kültürü.
Kuruluş Yıllarına Kültür Ortamı
Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeleri sürecinde yoğun bir kültürel etkileşim gerçekleşti. Farklı etnik ve dini yapılar ile boy ve aşiretlerin oluşturduğu sosyal çevre veya çevrelerde sözlü ve yazılı edebiyat ürünleri ortaya çıktı. Osmanlı Beyliği ve diğer Türkmen beyliklerinde gelişen kültürün en önemli özelliği, İslam kültürü içerisinde öz Türk kültür geleneklerinin sürdürülmesiydi.
Kuruluş Döneminde Dil ve Edebiyat
Orhun yazıtları Türkçenin oldukça gelişmiş ve zengin bir dil olduğunu ortaya koymaktadır. İslâm dininin Türkler tarafından benimsenmesiyle birlikte Arapça ve Farsça etkisi görülmeye başlandı. Anadolu Selçuklu Devleti (1081-1308), Büyük Selçuklu Devleti gibi (1026-1300) yazı ve kültür dili olarak Farsçayı benimsedi.
Osmanlı İmparatorluğu’nda resmi yazışmalarda, edebî, ilmî ve benzeri eserlerde Osmanlıca veya Osmanlıca Türkçesi denilen bir yazı dili kullanıldı. Arap alfabesiyle yazıldı. 13. yüzyılda Anadolu’da yaşanan siyasi ve ekonomik sarsıntılar dini inançlar ve tasavvufi görüşlerin çeşitlenmesine vesile oldu.
14. ve 15. yüzyıl başında Arapça, özellikle Farsça edebi eserler Türkçeye çevrilmişti. Anadolu’nun İslâmlaşması ve Türkleşmesi sürecini içeren üç önemli destan, (Battalnâme, Saltıknâme ve Danişmendnâme) bu dönemin zengin kültürel ürünlerindendir. Eski Anadolu Türkçesinin önemli eserlerinden biri de Aşık Paşa’nın (1272-1332) Garipnâme adlı eseridir. Hoca Mesud’un 1350’de ölümünden sonra yazılmış olan Süheyl ü Nev-bahar adlı aşk mesnevisi Eski Anadolu Türkçesinin önemli yapı taşlarından biridir. Dinî ve tasavvufi Türkçe şiirlerin yanısıra, 13. yüzyılda, din dışı klasik İslam-İran şiiri tarzında Türkçe şiirler de yazılmıştır.
11. ve 15. yüzyıllar arasında Arapça ve Farsçadan tıp, tarih-coğrafya, edebiyat-tasavvuf, dinî ilimler, astronomi, zooloji, harp sanatı, geometri, müzik, rüya tabiri ve mineraloji alanlarından Türkçeye çeviriler gerçekleştirildi. Anadolu Selçukluları ve Türk beylikleri döneminde yazar ve sanatçıların tercüme ve telif eserleriyle bir kültür ortamı oluşmuştur. Oluşturulan bu kültürel ortamın özgün sonuçları Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvesi sayılan 16. yüzyılda alınacaktır.
Kuruluş Döneminde Mimari
Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde hüküm süren Türk Beylikleri mimarî açıdan Selçuklu mimarisinden
etkilenmekle birlikte (özellikle Karamanoğulları) her beylik kendi özel şartları içerisinde farklı gelişme göstermiştir. Bu farklılık cami tiplerinde daha belirgindir. Eş büyüklükteki çok sayıda birimle desteklenen cami tipi Selçuklular’da mevcuttu ve bu tarz Osmanlı’ya da geçmişti. Türbe mimarisi de genel olarak Selçuklu izlerini taşır. Farklı türde yeni türbeler de inşa edilmiştir. Baldaken ve iki katlı türbe yapıları buna örnektir. Tezyinat Selçukluların devamı niteliğindedir. Birgi Ulucami (1312) mozaik çini mihrabı bu geleneğin en iyi örneklerinden biridir. Halı dokumasında hayvan figürleri dikkati çekmiştir. Hat sanatında Osmanlıların kadar büyük bir değişiklik olmamıştır.
Klasik Dönem Osmanlı Kültürü
Osmanlı İmparatorluğu siyasi, sosyal, bilim, düşünce ve kültürel açıdan Anadolu Selçuklu Devleti ve Anadolu Beyliklerinin bir mirasçısı durumundadır. Düşünce, kültür ve bilim hayatı bu çerçevede şekillenmiş ve yıllar içerisinde farklı görüş ve tercihler ekseninde gelişmiştir.
Osmanlı bilim hayatı ve düşüncesi birçok kaynaktan beslendi. Anadolu’da baş gösteren istikrarsızlık nedeniyle İran’a giden bazı bilim adamları, Safevi Devleti’nin kurulmasına kadar Anadolu-İran coğrafyası ile Türkistan arasında bilim ve düşünce köprüsü kurdular.
Osmanlı Bilimi
Osmanlı bilim ve düşünce hayatıyla ilgili çalışmalarıyla tanınan İhsan Fazlıoğlu, Osmanlı bilim hayatını üç döneme ayırarak incelemenin daha uygun olacağı görüşündedir. Bunlar;
1. Devletin kuruluşundan Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin 1702’de ölümüne kadar süren klasik dönem 2. 1702’den modern eğitim kurumlarının kurulduğu 1773’e kadar devam eden bunalım ve arayış dönemi 3. 1773’ten itibaren devletin siyasi bir teşkilat olarak ortadan kalktığı 1923’e kadar süren klasik paradigmanın terkedilmeye başlandığı yenileşme dönemi
İznik’teki ilk medresenin baş müderrisi Davûd-i Kayseri kelâm ilmi çalışmaları sürdürmüş ve bu zamanla irfânî bir niteliğe dönüşmüştür.
Osmanlı bilim hayatında, metafizik, tabiat felsefesi ve mantık alanında çalışmalar yapıldı. İbn Sinâcı Meşşâi ilahiyat yanında İşrâkiler’in birçok kavramı inceledikleri görülmektedir. Osmanlı’da matematik; felsefi tavır, astronomi ve arazi ölçümü ile vergi sistemi gibi günlük hayattaki pratikler bağlamında önemsendi. Modern matematiğin en önemli temsilcileri arasında Başhoca İshak Efendi gösterilmektedir.
Osmanlı bilim-kültür ikilisinin en önemli alanlarından biri astronomiydi. Osmanlı astronomisi klasik İslâm ve Selçuklu mirası üzerine şekillenmişti. Osmanlı astronomisi Takiyyüddin er-Râsıd’ın çalışmalarıyla
zirveye çıktı Takiyyüddin, İstanbul Rasathanesini kurdu. Modern astronomi 1660-1664 yılları arasında İbrahim Efendi’nin çeviri eserleriyle Osmanlı bilim hayatına girmeye başlamıştır.
14. ve 15. Yüzyıllarda Osmanlı Edebiyatı
Anadolu Beylikleri döneminde önemli ürünler veren eski Türk edebiyatı, Osmanlı Devleti’nde 15. yüzyılda gelişen edebiyatı etkilemiş, biçimini ve özünü belirlemiştir. Başlangıçta, genellikle Arapça ve Farsçadan çeviriler gerçekleştirildi. Daha sonra başta dîvan olmak üzere, mesnevi, hamse, tefsir, hadis, fıkıh gibi dini kitaplar, kısasü’l-enbiya, tezkiretü’l-evliya, menâkıb-nâmeler, hikâye, destâni eserler ve tarihler, şuara tezkireleri, münşeat, şerhler gibi birçok alanda telif eserler ortaya çıkarıldı.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında bilinen ilk şairi Bursalı Niyazi İlyas’tır. İlyas’ın Mansurnâme eseri, Hallâc-ı Mansur’un asılması konusunu ele almaktadır ve bu yönüyle türünün ilk örneği sayılmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun ikinci yüzyılında II. Murad döneminde (1421-1451) edebi faaliyetler açısından büyük bir canlanma görüldü. Edebî, coğrafi, tasavvufî, tıbbî vb. alanlarda tercümeler yapıldı. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin Mesnevisi 1436’da Mesnevî-i Muradiyye adıyla Türkçe’ye tercüme edildi. Bu tercüme, Türk edebiyatında yapılan ilk mesnevi tercümesidir. Bu dönem Divan edebiyatının ilk dönemi kabul edilmiş ve sonraki dönemlere zemin hazırlamıştır.
Fatih’in döneminden başlayarak resmi yazışmalarda kullanılan sade üslup yavaş yavaş terk edilmiş ve Arapça ile Farsça sözcükler kullanılmaya başlandı. Edebi eserler de bu değişimden etkilendi. Süslü, yeni bir Osmanlı inşa dili meydana getirildi.
Osmanlı tarihi kaynakları içerisinde önemli bir yere sahip olan ve Osmanlı tarihini bütün olarak ele alan ilk kaynak Aşıkpaşazade Tarihi’dir. Fatih döneminde İran edebiyatı ve kültürüne büyük değer verildi. Fatih dönemi bilim ve kültür alanında önemli sıçramaların yaşandığı bir dönemdir. Başta padişah olmak üzere üst sınıf ilk defa Batı dünyasının kültür ve sanat hayatına ilgi duydu. Bununla birlikte İran edebiyatının da etkisi altında kalındı, Arapça ve Farsça öne çıkartıldı. Süslü ve sanatkârane inşa dili geliştirildi. Divanlar meydana getirildi, gazel ve kaside ön plana çıkartıldı. II. Bayezid döneminde (1481-1512) aynı süreçte hem Doğu hem de Batı kültürüne ilgi duyma heyecanı sona erdi.
Klasik Dönem Türk Edebiyatı
İstanbul’un fethi hem bir imparatorluk kültürü oluşturdu hem de bir saray edebiyatını başlattı. Fatih döneminde yazar, şair ve sanatçılar desteklendi. Bu süreç ve özellikle 16. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren edebi eserlerde sultanın her yönüyle meşrulaştırılması ve estetik kaygısı bir arada yer aldı. Özgün eser sayısında artış oldu. Bununla birlikte Arapça ve Farsça etkisini sürdürdü.
16. yüzyılda çoğunlukla yönetici elit tarafından -özellikle saray ve çevresi- desteklenen klasik edebiyat alanında; divân, hamse, mesnevi, şehr-engîzler, sâkî-nâmeler, sûr- nâme, münazara, manzum tarihler- gazâ-nâme-şehnâme, tuhfe, hilye, mevlid, tezkiretü’ş-şu’arâ ve biyografik eser, seyâhat-nâme, kırk hadisler, siyer, manzum ve mensur maktel, menâkıb-nâme, mensur hikâye-saray hikâye türlerinde eserler kaleme alınmıştır. Dönemin zenginliği içerisinde Necâti, Fuzûlî, Bâkî, Hayalî, Taşlıcalı Yahya, Hayretî, Nef’î, Bakî, Naili, Nedim ve Şeyh Galip gibi şairler öne çıkmaktadır.
Osmanlı klasik edebiyatı ve dili, İmparatorluğun ihtişamlı döneminde zirveye çıkmış ve çok önemli ürünlerle çeşitlenmişti.
Klasik Dönemde Mimari ve Güzel Sanatlar
Osmanlı Devleti’nin Bizans’la sınırdaş olması toplumun farklı kültürlerden çok hızlı şekilde etkilenmesine yol açtı. Ancak zamanla göçebe Türk aşiretlerinin daha yoğun bir şekilde yerleşik hayata geçmesi, ekonomik ve politik baskıların artması sonucu Bizans kent kültürü yerini Türk- İslam kültürüne bıraktı. Mimarlık ve sanat bu etkileşimden fazlasıyla etkilendi.
Mimarlık: Osmanlı mimarisi, İstanbul’un fethinden önce Batı Anadolu ve Doğu Akdeniz geleneklerinden etkilenmişti.
Erken dönem Osmanlı mimarisinde türbe, han ve hamamlar da diğer yapılarda olduğu gibi bir etkileşimin izlerini taşırlar. 14. yüzyıl boyunca yapılan Osmanlı türbeleri Selçuklu döneminden farklı olarak kubbelidir. Osmanlı mimarlığının ilk evresinde bezeme konusunda parlak örneklere rastlanmaktadır.
İstanbul’un fethedilmesi, Fatih Sultan Mehmed’in Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı savında bulunması ve bir imparatorluk ideolojisinin inşasına girişmesi, mimarî anlayış ile üslubu da değiştirmişti. 1468’de yaptırdığı Topkapı Sarayı bu anlayışın sembollerinden biridir. Fatih dönemi mimarisinin Osmanlı mimarisine iki önemli katkısı olduğu bilinmektedir. Bunlardan ilki sultan camilerinin inşası, diğeri de imâret yani külliye tasarımıdır.
Osmanlı mimarisinin en ihtişamlı anıtsal yapıları Kanuni Sultan Süleyman döneminde inşa edilenlerdi. 16. yüzyıl Osmanlı mimarisine damga vuran Mimar Sinan’dı. Süleymaniye ve Selimiye Külliyeleri başta olmak üzere birçok gösterişli eserin mimarıydı.
17. yüzyılın sonları ile 18. yüzyılın başları aynı zamanda Osmanlı mimarlığının klasik döneminin sona erişi olarak kabul edilmektedir.
Çini ve Seramik Sanatı: Osmanlı’daki çini ve seramik sanatının ünü ülke sınırlarını aşmıştı. Milet tipi seramikler, 14. ve 15. yüzyıl erken Osmanlı sanatının en bol ürünleridir. İznik, Milet tipi seramiklerin imalatının merkezi durumundadır. Kütahya’da da daha sonraki
yıllarda çini imalatının önemli merkezlerinden biri olacaktır. 16. yüzyılın başlarından 17. yüzyılın sonlarına kadar çini ve seramik sanatında “klasik Osmanlı” üslubundan söz edilebilir. 16. yüzyılın ikinci yarısında İznik ve Kütahya’da çok başarılı çini imalâtı yapılmıştır.
Osmanlı İpek Kumaşları: Osmanlı yönetici elitinin kültürü içerisinde ipekli kumaşlar önemli yer tutmaktadır. Birçok çeşidi günümüze kadar ulaşmış olup, Topkapı Sarayı Müzesi’nde muhafaza edilmektedir. Osmanlı ipekli kumaşları, (tekniklerine göre seraser, kadife, kemhayı desenli vb.) Bursa ve İstanbul’daki atölyelerde dokunmaktaydı.
Halı Sanatı: Halı, tarih boyunca Türk kültür ve sanatının en verimli alanını oluşturdu. Osmanlı döneminde Anadolu-Türk halıları üç evrede ele alınmaktadır: 1. Erken Osmanlı Dönemi Halıları 2. Klasik Osmanlı Dönemi Halıları 3. Geç Osmanlı Dönemi Halıları.
Erken Osmanlı dönemi halıları, 15. ve 16. yüzyıla dayandırılmaktadır. Klasik dönem halıları, Türk halıcılığının zirvesini teşkil eder. Bu evrede saray halıları ve Uşak halıları olmak üzere iki grup halı çeşidi öne çıkar. Geç Osmanlı dönemi halıları eski özgünlüğünü kaybetmeye başlamıştır.
Hat Sanatı: Osmanlı İmparatorluk mimarisinin ihtişamını tamamlayan unsurlardan biri hat sanatıdır. Bu sanat, Nabatî harflerinden geliştirilen Arap yazısıyla oluşturulmuş bir İslâmî sanat türüdür.
Tezhip Sanatı: Tezhip sanatı, Orta Asya’da Uygur Türkleri’yle ortaya çıkmış ve Selçuklular aracılığıyla İran üzerinden Anadolu’ya gelmiştir. Tezhip, ezilerek fırçayla sürülecek hale getirilmiş olan varak altın ve çeşitli renklerin kullanılmasıyla gerçekleştirilen, parlak ve cazip bir kitap sanatıdır.
Minyatür: Minyatür sanatı devletin sınırlarının genişlemesine, İmparatorluğa dönüşmesine paralel olarak gelişti. 15. yüzyılın ortalarında Edirne Sarayı’nda hazırlanan Dilsûznâme, Kâtibî’nin Külliyat’ı klasik Osmanlı minyatürünün başlangıcı sayılmaktadır. Minyatür sanatı açısından en verimli ve görkemli dönem II. Selim ve III. Murad’ın saltanat yıllarıdır.
Sahne Sanatları: Osmanlı yenileşme sürecinde Batı tiyatrosu benimsenmesinden önce Türklere özgü geleneksel bir tiyatro mevcuttu. Bunlardan biri “Köylü Tiyatrosu Geleneği”, diğeri de “Halk Tiyatrosu Geleneği”dir. Köy tiyatrosu geleneği bağlamında sergilenen oyunların çoğu eski ritüel kalıntılarıdır. Halk tiyatrosu geleneğinde, kukla, karagöz ve ortaoyunu en belirgin türlerdir. Bununla birlikte hokkabaz; çengiler- köçekler-curcunabazlar; meddah gibi seyirlik oyunlarda vardı.
Müzik: Osmanlı müziğinin temelleri Orta Asya’ya dayanmakla birlikte süreç içerisinde kısmen Arap ve İran müziğinin de etkisinde kaldığı bilinmektedir.
Osmanlı döneminde müzik gerek saray ve gerek halk sanatçıları tarafından askerî, dinî-tasavvufi, folklorik ve klasik türlerde meydana getirdiği bir sanattı. Osmanlı’da müzik eğitimi ve öğretimi “meşk” adı verilen bir usulle yapılmaktaydı. Müzik eğitimi süreç içerisinde mevlevihâne ve tekkeler, mehterhâne, Enderun, özel meşkhâneler musiki esnafı loncalarında verilmekteydi.
Yenileşme Döneminde Osmanlı Kültürü
Tanzimat ve Meşrutiyet yıllarında, eğitimden hukuka, yönetimden iktisadi yapıya ve kültüre kadar toplum ve devlet yapısı Batılı değerler çerçevesinde değiştirilmeye çalışıldı. Söz konusu değişim süreci kültürel anlayış ve kurumlara nüfuz etti ve çok sayıda Batılı kültürel kurum oluşturuldu.
Dil Sorunu
Yenileşme döneminde tartışılan temel konulardan biri dil sorunuydu. III. Selim döneminde dilde sadeleşmeye yönelik bir niyet ortaya konulmuştu ancak bir ilerleme sağlanamamıştı. Tanzimat dönemiyle birlikte (1839-1876) bazı yönetici ve aydınlar dilin sadeleştirilmesi ve bilim dalı olması yönünde tartışma başlatmışlardı.
19. yüzyılın son çeyreğinde dil, tarih ve edebiyat alanında Türkçülüğün ortaya çıkması, dil sorununun daha yoğun bir şekilde ele alınmasını sağladı.
Tanzimat Sonrası Türk Edebiyatı
Tanzimat edebiyatının yazar ve şairleri, Osmanlı klasik edebiyatında ya da yaygın bilinen adıyla Divan edebiyatında bulunan şiir, tarih, mektup gibi edebi türlerini Batılı forma göre yenileştirmişlerdir. Ancak bu dönemin en önemli yeniliği, o zamana kadar Türk edebiyatında bulunmayan makale, tiyatro, hikâye, roman, anı eleştiri gibi yeni edebi türlerde üretim yapılmasıdır.
Tanzimat döneminin 1876’da sona ermesi, I. Meşrutiyet (1876-1878) ve II. Abdülhamid’in mutlakiyetçi rejiminin (1878-1908) başlamasıyla edebiyat yeni dönemin siyasi- toplumsal ve kültürel değerleriyle biçimlenir, içeriği çeşitlenir. Servet-i Fünun edebiyatı (1896-1901) adından söz ettirir. İmparatorluğun son on yılında da milli edebiyat uç verir.
Yenileşme Döneminde Mimari ve Güzel Sanatlar
Osmanlı yenileşme tarihinin tartışılan etkilerinden biri Batı kültürünün ve değerlerinin yönetici elit tarafından benimsenmesi ve pratiğe dökülmesi hususudur. Bu etkileşimin ilk somut etkileri Lale devrinde görüldü. Lale devrinde bu izlenimler karşılığını bulmuş ve Osmanlı mimarlığı Batı’ya açılmaya başlamıştı. Daha sonraki yıllarda minyatürden yağlı boya resme geçiş ve Tanzimat dönemiyle de heykel sanatı kendini gösterecektir.
Yenileşme Dönemi Mimarlığı: Osmanlı yenileşme geleneğinde III. Selim’in başlattığı hareket çok boyutludur ve öncekilerden düşünsel olarak daha fazla miras bırakmıştır. Çok çeşitli binalar yapılmıştır. Kışlalar, askeri amaçlı fabrikalar, okullar, camiler, köşk ve saraylar yeni
dönemin mimari yapısını yansıtmaktadırlar. Özellikle Selimiye Kışlası etkileyici yapılar içerisinde dikkati çekmiştir.
19. yüzyılın ikinci yarısında kamu binaları dışında görkemli saraylar, kasır ve köşkler yapıldı. Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız sarayları örnek gösterilebilir.
Yenileşme Döneminde Resim ve Heykel: 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Padişahlar yerli ve yabancı birçok ustaya portrelerini yaptırmışlardır. Bunlar genellikle guaj veya yağlı boyadır. Tanzimat döneminde resim sanatında Batı etkisi daha net bir şekilde izlenebilmektedir.
Heykel, 19. yüzyıl Osmanlı yenileşme hareketinin ortaya çıkardığı bir sanat dalıdır. Bu sanat dalına saray ve Sultan Abdülaziz öncülük etmiştir.
Yenileşme Döneminde Tiyatro: Geleneksel tiyatrodan Batı tiyatrosuna geçiş Tanzimat yenileşmesiyle olanaklı oldu. Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı tiyatro eserinden sonra yüzlerce oyun yazıldı veya Batılı dillerden çevrildi.
Halka yönelik ilk tiyatrolar ve tiyatro gösterimleri kozmopolit yapısıyla bilinen ve Avrupa kültürüne yakın Beyoğlu’nda başlamıştı. Batılı anlamda ilk Müslüman profesyonel tiyatro oyuncusu Ahmed Necip Efendi’dir. Tiyatro sahnelerinde rol alacak oyuncu eksikliğini Ermeni oyuncular giderdi ve Güllü Agop’un tiyatrosunda çok sayıda Türk ve azınlık topluluklara mensup oyuncu yetişti.
19. yüzyılın sonlarından itibaren tiyatroya yönelik kurumsal ve yasal düzenlemeler de yapılmıştır.
Yenileşme Döneminde Müzik: II. Mahmut’a kadar Osmanlı toplumunda Batı müziği çok yaygın değildi. Batı müziği II. Mahmut’un Mehterhane’yi kapatıp Muzika-yı Hümayunu kurdurmasıyla daha etkili bir şekilde yönetici elitleri etkiledi.
Sultan Abdülmecid, Dolmabahçe Sarayı’na özel bir tiyatro yaptırdı. Üç yüz kişilik tiyatroda sahnelenen ilk opera büyük ilgi görmüştü. Batı müziği tüm araç ve yöntemleriyle üst sınıfın gündelik hayatına girdi. Sultan Abdülmecid, Dolmabahçe Sarayı’na özel bir tiyatro yaptırdı. Üç yüz kişilik tiyatroda sahnelenen ilk opera büyük ilgi görmüştü. Batı müziği tüm araç ve yöntemleriyle üst sınıfın gündelik hayatına girdi. Avrupa’nın Franz Liszt gibi ünlü sanatçıları İstanbul’a gelerek konserler verdiler. Ancak 1861’de hükümdar olan Abdülaziz, başta opera olmak üzere Batı musikisinin icralarını durdurdu. Eski saray eğlenceleri tekrar canlandırıldı. Ortaoyunu, tulûat gibi geleneksel gösteri sanatlarına önem verildi.
Bu eğilim uzun sürmedi, II. Abdülhamid’in (1876-1908) Batı musikisine eğilimi vardı. Batı musikisi, II. Meşrutiyet döneminde çeşitlenerek ve zenginleşerek üst sınıfın bir izlencesi olmaktan çıkarak daha yaygınlaştığını belirtmek gerekir.