AÖF Soru Bankası

Anadolu Kültür TarihiÜnite 6 Özeti

Anadolu’da Selçuklu Kültürü

GİT102U-ANADOLU KÜLTÜR TARİHİ

Ünite 6: Anadolu’da Selçuklu Kültürü

Giriş

Kültür bir hayat tasarımı olarak medeniyetin temelini teşkil eder. Bir devrin yahut mekânın kültürünü değerlendirmek geçmişi, an ve gelecek ile bir sürece bakmaktır. Anadolu’nun kültür ve medeniyetler çerçevesinde şüphesiz en büyük izlerinden birisi, Türklerin Selçuklular devrinde bu coğrafyada bıraktıklarıdır.

Selçuklular devrinde Anadolu’da kültürü düşünmek üç farklı unsurdan oluşan bir bütüne bakmak demektir. Bunlar Anadolu’nun Türkiye olma sürecini söz konusu kılan, fetih sonrası göçlerle gelen Oğuz/ Türkmenlerden oluşan yerli unsurları da dışlamadan içine alan toplum yapısı, bu topluma bağlı olarak ortaya çıkan devlet ve bu iki parçanın hayat alanı olan sanat, bilim, ekonomi ve benzerlerinin gerçekleşme alanı olan şehirdir. İşte bunlar birleşerek bir bütün halinde Selçuklu devri Türkiye kültür ve medeniyetini söz konusu kılmıştır. 12. yüzyılın sonlarından itibaren Diyar-ı Rum denilen Anadolu’ya “Turchia, Turquia” denilmeye başlaması buradaki değişim ve dönüşüm yanında yeni toplumun yani Türk varlığının önemli bir işaretidir. Türklerin 1071 sonrası Anadolu’daki tarihlerini esas olarak Doğu Anadolu Türk beylikleri, Türkiye Selçukluları Devleti, Batı Anadolu Türk beylikleri, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak sınıflandırabiliriz. Anadolu’daki Selçuklu kültürü bu bütünün bir parçasıdır.

Selçuklu Devri Anadolu Kültürünün Tarihi Süreci ve Oluşumu: Devlet-Toplum

Anadolu, tarihin her devresinde sosyal, siyasi, iktisadi ve kültürel hareketlerin yaşandığı bir mekân olma özelliği göstermiştir. Anadolu’da MÖ. II. binlerde ortaya çıkan ve yedi yüzyıl kültür ve medeniyetin yapıcısı olan Hititlerin tarih sahnesinden çekilmesi üzerine, Anadolu iki bin yıla yakın bir süre dünya tarihinde, politik bir rol oynayamadı. Anadolu’yu bu makus kaderinden kurtaracak olan güç aynı devirde Müslüman Türkler olacaktır.

Türkiye Selçuklu devletinin kurucusu olan Selçuklu Türkleri haricî kuvvetler ve topluluklar olarak bölgeye gelmiş olmalarına rağmen, üstelik 11. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Haçlı ve Moğol saldırı ve işgalleri sıkıntıları şiddetlendirmesine, ekonomik ve ticarî faaliyetler ve şehir hayatının canlılığını yitirmesine karşılık 12. ve 13. yüzyıllar içinde Anadolu’yu Türkleştirmeyi başarmışlardır. Bu durum Selçuklu devri kültürüne yön veren ana ekseni oluşturacaktır. Bir milletin tarihinde, tarih olarak çok kısa sayılabilecek bir sürede, Anadolu’nun Türkleştirilmesi Selçuklu Türklerinin izahı zor olan bir başarısı olarak görülmüştür.

Selçuklular Anadolu’ya geldikleri andan itibaren dikkat çeken bir özellikleri sanata düşkün olmalarıdır. Bu sanat, malzeme ile süslemeyi birleştiren adeta doğanın içinden tabii olarak var olmuş bir bütünlük gösteren bir mimari ve tezyin anlayışını göstermektedir. Siyasi ve ekonomik gelişme bu sanatkâr zihniyetle birleşince hala bakmaya

doyulamayan bir görsel şenlik söz konusu olmuştur. Selçuklu sanatkârları geldikleri bu toprakların malzeme ve zevkini ilave ettikleri terkiplerinde kendine has bir bütünlük içinde doğudan batıya tüm Anadolu’yu bezemişlerdir.

Fetihten Sonra Anadolu’da Genel Durum ve Yeni Toplumun Teşekkülü

Selçuklu Anadolu’su fethin akabinde toplum hayatı olarak şehirde yaşayanlar, kasaba-köyde bulunanlar ve konar- göçerlerden oluşmaktaydı. Anadolu’ya ulaşan Türkler arasında Türkistan’da uzun zamandan beri köy hatta şehir hayatını benimsemiş kesimler vardı. Bu sebeple bu ahali yeni köyler kurarak derhal tarımcılığa başlıyor, şehirde hayat geçirenler ise şehirlere yerleşiyorlardı. Anadolu’ya fetih sonrası yoğun olarak gelen Oğuzlar arasında yer alan göçebeler Anadolu Türklüğünün kalabalık ve en canlı bir kısmını oluşturuyorlardı. Tüm bu olumsuz durumlara karşın ıkta sistemi, medrese, tekke, camiler etrafında oluşan yeni hayat ve Türkmenlerle Rum ahali arasında ekonomik ilişkiler gibi siyasî, dinî ve ekonomik sebeplerle Türkmenler aşamalı şekilde yerleşik hayata geçiyorlardı.

Haçlı Seferleri Sırasında Anadolu’nun Durumu

Anadolu, Selçuklular devrinde yaptığı büyük atılım ve gelişmenin yanında dış saldırılara da maruz kalmıştır. Bunların en önde gelenlerinden birisi Haçlı Seferleri’dir. 1098’de başlayıp 1270’te sona eren bu akınlar Anadolu ve bölgeyi bir kan gölü haline getirmiş, çok zahmetli ve uzun çarpışmalar vuku bulmuştur. Bu seferler batı ve doğuda büyük değişmelerin de hazırlayıcısı olmuştur. Bunlardan biri iktisat ve ticarete olan tesiridir ki bu yönüyle bu seferlerin, faydalı sayılabilecek neticeleri vardır. Haçlı Seferleri başlangıçta dini görüntüsü ağır basan askeri faaliyetler iken çok kısa zamanda ticari bir girişime dönüştü. Tacirlerin ilk rolü, Haçlılara kalkıştıkları bu zorlu işte önemli destekler sağlamaları şeklinde oldu. Daha sonra Haçlı Seferleri o zamanın ekonomisini baştan başa değiştirdi. Birinci devrede tüccarlar Haçlıların ardı sıra geldiler. Fakat çok geçmeden onlarla birlikte hareket etmeye başladılar. Bir Haçlı seferi onlar için para sorunu, para kazanma vasıtasıydı.

Moğol İstilası Devrinde Anadolu’nun Durumu

Selçuklu devri Anadolu’sunun gördüğü ikinci büyük darbe hiç şüphesiz Moğol saldırıları ve istilasıdır. Yalnız Anadolu değil tüm Ortadoğu’yu etkileyen Moğollar, bölgeyi uzun süre etkileri altına almışlar ve bölge devletleriyle sürekli çatışma halinde olmuşlardır. Anadolu’da Moğol istilasının muhtelif olumsuzluklara karşın ticarî gelişme bakımından olumlu sonuçları olduğu söylenebilir. Gerçi 13. asrın ilk yarısında, doğu sınırlarındaki İslâm prenslikleri üzerinde de nüfuzunu tesis eden Selçuklu Devleti’nin dış ve iç ticaret yolları üzerindeki Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum gibi merkezlerde büyük bir refah göze çarpıyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, ticarî büyüme İlhanlı hakimiyeti altında da devam etmiştir. Bu devirden bahseden Hıristiyan kaynakları, İslâmî eser ve büyük anıtlar da bu durumu açıkça göstermektedir.


Anadolu Beylikleri Döneminde Genel Durum

Anadolu beylikleri 13. Yüzyılın son yarısında, İlhanlıların zayıflaması ile ortaya çıkarlar. Coğrafi konumları, beylerinin mahareti gibi sebeplerle uzun yahut kısa ömürlü siyasi yapılar Batı Anadolu’da Selçuklu nizamının yerleşmesi, Türkleşmenin hızlanması gibi konulardan önemli roller oynamışlardır. Bu sıralarda İlhanlı hakimiyeti Orta ve Doğu Anadolu’da sınırlanmış, batı ve güney sahaları Türkmen beylikleri tarafından ele geçirilmiştir. Gerçekten de Anadolu bu Türkmen Beyleri’nin yüksek himmet ve gayretleriyle kalkınmaya başlamış yetmiş- seksen sene kadar bir refah ve istirahate kavuşmuştur. Selçuklu Devri Türkiye tarihi içerisinde Anadolu, bahsedilen dönemlerde farklı etkiler altında oluşan toplum, devlet ve şehir yapıları ile medeni hayatını sürdürürken ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeler bu yapının iç ve dış düzeninin iyi ya da kötü olarak etkilenmesi dengesinde süren bir vaziyette hayatına devam etmiştir.

Selçuklu Devrinde Anadolu’da Şehirler

Medeniyetin temel unsurlarından birisi şehirdir. Devlet ve toplum hayatı kendisini bu mekânda ortaya koyarken, ekonomi, bilim, sanat ve sair medeni tezahürler en geniş haliyle burada izlenebilir. Şehir tasarımda ortaya çıkan görsel tema bahsedilen kültür-medeniyet dünyasının somutlaşmasıdır. Bu devirde Anadolu’da kültür ve medeniyetin başlıca görüntülerinden olan Anadolu şehirlerinin gelişmesinin çeşitli sebepleri vardır ki bunlardan biri iktisadî sebeptir.

Din ve toprak, Selçuklu Anadolu’sunu da kapsayan Orta çağlarda medeni yapıların iki temel esası idi. Şehirlerin oluşmasında önemli bir unsur bahsedilen sebeple sultanların toprak siyasetleriydi. Süleyman Şah (1075- 1086) Selçuklu Devleti’ni kurunca, toprak ve üzerindeki yapıları devlet malı yaparak topraksız ve esir çiftçilere dağıtmış; şahıslara işleyebileceği kadar toprak kullanma imkânı verilmiştir. Türkiye’de böylece hukukî ve toplum açısından büyük bir dönüşüm gerçekleşmiş, hürriyete, adalete ve toprağa kavuşan halk kitleleri çok memnun olmuş ve Bizans yönetiminde sıkıntı çeken yerli halk Anadolu’da Türk hâkimiyetini tercih etmişlerdi.

Batı Anadolu’da şehir hayatının gelişmesi de beyliklerin gelişmesi ile 14. Yüzyılda olmuştur. Türkler, Rum ülkesine (Bilad er-Rum) geldiklerinde düzgün ve sağlıklı bir şehir yapısı bulamamışlardır. Selçuklular İslâm şehrinin ana yapısından yararlanarak büyük ve güçlü şehirler kurmuşlardı. 10 ile 13. Yüzyıllar arasında Türk şehirleri gelişerek büyümüş, etrafı surlarla çevrilmişti. Her biri, bir sanat, ticaret, kültür ve siyaset merkezi haline gelmiş bulunuyordu.

Türkiye’nin Kültür Hayatının Temeli Olarak İktisadi Hayat

Bu gelişmenin en büyük sebeplerinden biri iktisadî gelişmenin şehirlerin gelişmesiyle paralellik arz etmesidir. Gerçekten, Selçuklu yollarının kavşak noktalarındaki iskân yerleri genişlemiş ve böylece Selçuklu üslubunda -ki

bunlarda İslâm şehir modelinde şehirler kurulmuştur. Bu devrin büyük pazar yerleri de sonraları şehir haline gelmiştir. Bilhassa büyük yol merkezlerindeki şehirlerin fevkalade geliştiğini görmekteyiz. Buraları büyük Selçuklu abideleri ile süslü mamur şehirler haline gelmişti. Türklerin uyguladığı ekonomik siyasete bağlı yaşanan gelişmeler güçlü devlet yapısı ile birlikte toplumun refah içinde yaşadığı bir düzene imkân tanımıştır.

Anadolu’da ticarî ve sınai faaliyetlerin gelişmesi ile Anadolu şehirlerinin de çok büyüdüğünü ifade etmiştik. Konya, Sivas, Kayseri gibi büyük merkezler çok genişleyerek surlarını aşmıştı. Antalya, Sinop, Erzurum, Erzincan, Harput, Amasya, Tokat, Niğde, Niksar, Aksaray, Ankara, Malatya, Akşehir, Beyşehir, Gülşehir, Gümüş, Karahisar ve Ilgın adlarını taşıyan birçok şehir Türkler tarafından kurulmuş veya yeniden düzenlenmişti. 13. yüzyıldaki iktisadî gelişme ortamında Anadolu Selçuklu Devleti sınırları içinde irili ufaklı yüz şehrin varlığı bilinmektedir.

Şehirlerde Medeni Hayatın Ekonomik Alt Yapısı

Medeni hayat kurulurken bunun önemli bir ayağı olan ekonomi bazı alt yapı unsurları güçlendiğinde dinamik ve gelişmeye açık olmaktadır. Selçuklular Anadolu’da kurdukları kültür üzerinde ortaya çıkan medeniyeti var ederken ekonomiyi çok ciddiyetle ele almışlar, fetih adeta bu ekonomi politik sayesinde tamam olmuştur. İşte bu gelişme içerisinde yollar, kervansaraylar-hanlar, pazarlar ve köprüler gibi o devir ticaretinde önemli unsurlar ehemmiyetle ele alınmış, bunların düzenlenip geliştirilmesi öncelikli bir siyaset olarak devletin gündeminde yer almıştır.

Din ve toprak Selçuklu Anadolu’sunu da kapsayan Orta çağ’da medeni yapıların iki temel esası idi. Şehirlerin oluşmasında diğer bir amil de sultanların toprak siyasetleriydi. Süleyman Şah (1075-1086) Selçuklu Devleti’ni kurduktan sonra toprakları muhtelif halk kitlelerine dağıtmış; her aileye gücü nispetinde tarım için bir arazi verilmiştir. Türkiye’de böylece hukukî ve toplum açısından büyük bir dönüşüm yaşanmış, özgürlük, adalet ve toprağa kavuşan ahali Selçuklu yönetimini tercih eder hale gelmişti. Anadolu’nun bu önemini Selçuklu Sultanları da idrak etmişler ve bu dönemde Anadolu hassaten ticarî yönden büyük bir gelişme göstermiştir. Anadolu yolları üzerinden pek çok han ve kervansaray yapılmıştır. Kervansaraylar iktisadî vazifeleri dışında hudutlara yakın yerlerde askeri vazifeler de görmüşlerdi. İbn Bibî’de kervansaraylarla ilgili bilgilerin hep askeri hareketler ve seferlerde zikredilmesi de bu görüşü desteklemektedir. Orta çağ’daki ticaret mekânlarından biri pazarlar ve panayırlardı. Selçuklu devrinde şehirler görünen fiziki yapılarından içindeki insanlara kadar bütünlük içinde bir yapıyı göstermekteydi. Türklerin iktisadi başarıları siyasi zaferlerin bir kültür ve medeniyet bütünlüğüne dönüşmesini sağlamıştır.


Selçuklu Anadolu’sunda Sosyo -Ekonomik Bir Topluluk Ahiler ve Medreseler

Selçuklular devrinde ticaret erbabı ve diğer esnafın ahilik teşkilatı çevresinde bir yapılanması söz konusudur. Ahilik esaslarını 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın ilk yarısında Nasır Li-Dinillah’ın tarafından kurulan fütüvvet teşkilatından alır. Halife, fütüvvet teşkilatlarını çok farklı kesimleri içine alacak şekilde genişletmişti. Onun bu girişimi sonucunda fütüvvet teşkilatı yenilendi, daha öncekilerden farklı bir fütüvvet teşkilatı ortaya çıktı.

Ahiliğe bir meslek, sanat ya da ticaretle ilgisi olmayanlar katılamazdı. Ahi örgütünde sanatlar iş yerinde yamak, çırak, kalfa, usta, hiyerarşisi ile mesleğin incelikleri ve sırları öğretilirken, akşamları toplanarak ahlâk eğitimi, haftanın belli günlerinde de silah talimleri ve ata binme öğretimi yaptırılırdı. Kısmen dinî tasavvufi esaslardan, kısmen de kahramanlık ananelerinden mülhem olan bu mesleki ahlâk, dayanışmacı ve gayr-ı endiş mahiyette idi; yani patron ile işçi arasında vaziyeti şeyh ile mürit arasındaki ilişkiye benzer bir hale koyarak “manevi bir nizam” tesisi gayesini takip ediyordu.

Medreseler: Bilim-Felsefe ve Medeniyet

Türkiye Selçukluları eğitime önem vermişler; medreseler konusunda kendilerinden önceki geleneklerin devamcısı olmuşlardır. Karamanlılardan beri devam ettirilen eğitim geleneği, Büyük Selçuklular vasıtasıyla ve Anadolu’ya Türkistan eğitim geleneği ile gelen bilim adamları eliyle ulaşmıştır. Türkiye Selçuklularında ilk medreseler ifade ettiğimiz gibi siyasi istikrarın sağlanması ile kültür faaliyetlerinin başladığı II. Kılıçarslan devrinde kurulmuştur. Bu meyanda II. Kılıçarslan Konya ve Aksaray’da iki medrese yaptırmıştır. Aksaray medreselerinden yetişen bilim insanları Suriye ve Mısır’ da bile büyük itibar görmüşlerdir.

Medreseler geleneğine uygun olarak vakıflarla idare ediliyordu. Medreselerin bina, personel, öğrenci durumlarını içeren vakfiyeler mevcuttur. Bunların hayırseverlik duygusunun dini endişe ile birleşmesinin en önemli belgeleridir. Bunun ötesinde iktisadi varlığın toplum yararına harcanarak devlet tarafından korunması yoluyla şehirlerde bir düzenin kurulmasını sağlayan çok önemli medeni kurumlardır.

Selçuklulardan itibaren başta Nizamiye Medreseleri olmak üzere bütün İslâm dünyasında ve bilhassa Osmanlı Devleti’nde pek çok medrese vakıf şeklinde kurulmuş, öğretim kadrolarının ve diğer çalışanlarının maaşlarından talebelerin ihtiyaçlarına kadar bütün masrafları vakıflar tarafından karşılanmıştır. Bu kurumlardaki eğitim öğretim üzerinde vakfı kuranın (vâkıf) hayat görüşü ve eğilimleri etkiliydi. Öncelikli hedef ise toplumun ve devletin ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştirmekti. Bu sebeple daha çok din, hukuk, tıp ve astronomi gibi ilimlerin öğretildiği medreseler teşkil edilmiştir. Zaman içinde vakıf müessesesinin, medreselerdeki müderrislik ve diğer

hizmetlerin babadan oğula geçen birer meslek haline getirilmesine vasıta gibi kullanıldığı da görülmektedir.

Anadolu Selçukluları devrinde tespit edilebilen 100 kadar umumi ve hususi kütüphane vardı. Gıyaseddin Keyhüsrev, Alaeddin Keykubat, Fahreddin Ali, Sahip Ata gibi devlet yöneticisi şahısların yaptırdığı kütüphaneler yanında, Sahibülazam Mugiseddin Kütüphanesi, Sahibülazam Fahreddin Salgır Kütüphanesi, Sahibülazam Ziyaüddin Emir Mahmud Kütüphanesi gibi devlet adamlarının kütüphaneleri, Alaüddin Ata Melik, Şemsüddin Mehmet, Sultanü’I-Etibba Muinüddevle Kütüphanesi, İnanç Bey Kütüphanesi, Sahib-i Divanü’l-İstifa Mehmet b. el-Hasan el-Müstevfi Kütüphanesi gibi hususi kütüphaneler de karşımıza çıkmaktadır.

Bu yapıların iç yapıları kadar mimari özellikleri de ayrı bir önem taşır Türkiye Selçuklu medreseleri mimari olarak tasarımları ile sembolik yapılanmayı aksettirmişlerdir. Selçuklu sanatının genel özelliğine paralel olarak dini ve Türkistan menşeli etkiler yerel unsurların da katılmasıyla bir terkip oluşturuyordu. Türkiye Selçuklu medreselerinin eyvanlarının iki yanında bulunan odalara bağlantısı orta alana açılarak sağlanırdı. Bu merkeze yönelme, mekânlar arasında bir ortak bağ oluştururdu. Bu dört eyvanla avlunun yapı içinde özel bir düzen almasını önlerdi. Merkezi avlulu dört eyvanlı plan şemasına yüklenen anlam, dört ana yönü birbiri ile kesen, iki eksen üzerindeki eyvanlarca vurgulanarak, bir merkez etrafında dengeli simetrik bir bütün oluşturmakta, ifade edilen birlik ilkesine uyulmaktadır. Bu Türkistan merkezli iç mekân tasarımı Fustat kazılarının gösterdiği gibi Tolunoğulları döneminde de uygulanmaktaydı. Benzer gelişme Anadolu’da da yaşanmıştır.

Selçuklu dönemi Anadolu’su bilim, felsefe ve sanat dünyasında öne çıkan isimler olarak Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş ve Ahi Evran zikredilmelidir. Mevlâna Celaleddin Rumî (1207-1273) alim, sufi ve şari kişiliği ile dönemin bilim hayatı kadar sonrasına tesir eden bir sanat anlayışının ve sonraki devirlerde kurulan Mevlevihanelerde icra edilen musiki ile Selçuklu devri Türk-İslam kültürünün gelişmesi ve sonraki devrilere ulaşmasında en büyük paylardan birisine sahip şahsiyetlerdendir. Toplum-devlet ve şehir çerçevesinde okuduğumuz medeniyet yapısında her alanda etkileri olmuştur.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında