GİT102U-ANADOLU KÜLTÜR TARİHİ
Ünite 4: Anadolu’da Hellen, Hellenistik ve Roma Dönemi Kültürleri
Giriş
Bugünkü Batı dünyasının neredeyse Rönesans döneminden başlayarak kendilerinin öncülleri olarak gördüğü Hellen (Grek, Yunan) ve Roma halkları, Anadolu’ya nüfuz ettikten sonra buradaki yerel halklarla bir araya gelerek zengin bir kültürel yapının ortaya çıkmasını sağlamışlardır. MÖ. 12. ve MS. 4. yüzyıllar arasında önasya dediğimiz coğrafya bu tarihlerde aynı zamanda; Hitit İmparatorluğu gibi merkezi bir gücün çöküşüne ve ardından Doğu, İç ve Batı Anadolu’da Urartu, Phryg (Frig) ve Lidya gibi bölgesel krallıkların doğuşuna ve yıkılışına tanıklık etmiştir.
Hellen Göçleri Sonrası Batı Anadolu
MÖ. 2. binin ikinci yarısından sonra Ege dünyasında, olasılıkla iklimin de oynadığı olumsuz nedenlerden dolayı büyük bir göç hareketi ortaya çıkmıştır. Avrupa’dan gelen kimi halklar Yunanistan üzerinden “Akalar” ve “Dorlar” denilen büyük dalgalar halinde Batı Anadolu’ya girmişlerdir. Arkeolojik çalışmalar sonucunda haklarında daha fazla bilgi sahibi olduğumuz Dorlar, Yunanistan’da politik ve ticari egemenliği ellerine geçirdikten sonra büyük bir göç dalgası yaratarak buradan Batı Anadolu’ya hareketlenmişlerdir. Kullandıkları lehçelere göre 3 ana gruba ayrılan bütün bu halklardan Batı Anadolu’nun kuzeyine yerleşenlerine Aioller, orta bölgelerine yerleşenlere İonlar (İonialılar) ve güneye yerleşenlere Dorlar adı verilmiştir. Batı Anadolu’da dahil Ege Bölgesi’nde büyük hareketlerin yaşandığı MÖ. 1100-900 yılları arasını kapsayan ve Karanlık Çağ olarak adlandırılan bu dönemle ilgili en somut verilerimiz kazılardan elde edilen seramik (çanak-çömlek) buluntulardır.
Göç Hareketleri Sonrasında Batı Anadolu
Bölgeye gelen, İonialılar, Batı Anadolu’nun orta kesimlerine yerleşmişler birçok kent kurmuşlardır. Denizcilik yapabilmek ve savunmada avantaj sağlamak amacıyla yerleşimler daha çok yarımadalar üzerine kurulmuştur. Söz konusu kentler, bir yandan Lidya gibi iç bölgelerdeki krallıklarla ticaret yaparken bir yandan da bölgesel etkilerini koruyabilmek adına kendi aralarında Panionion denilen dinsel bir birlik oluşturmuşlardır. MÖ. V. yüzyıla değin kıta Yunanistan’ındaki kültürlerden daha üstün bir görünüm sergilemişler ancak dinsel birlik, siyasal bir birliğe dönüşemediği için bu kentler tarihsel süreçte; Lidyalılar, Persler, Hellenistik krallıklar ve Roma’nın istilalarına maruz kalmışlardır.
Batı Anadolu’nun kuzeyindeki kıyı bölgelere yerleşen Aioller’in bir kısmı yerli halkla karışırken, bazıları onları egemenlikleri altına almışlardır. Ancak bölgede yerli Anadolu kültürlerinin belirgin bir kesintiye uğramadan devam etmesi nedeniyle bu göçleri tam olarak tarihlemek zordur. Aralarında dinsel bir birlik oluşturan Aioller, iç bölgelerde Phryglerle (Frig) ticari ilişkiler kurmuşlardır. İonialılar ve Aiollere göre bölgeye daha geç tarihlerde (MÖ. 900) geldikleri tahmin edilen
Dorlar ise, Anadolu’nun güneybatı kıyılarına yerleşerek; Halikarnassos (Bodrum) ve Knidos’u (Datça) kurmuşlardır. Diğer göçmenler gibi Dorlar’ın da MÖ. 6. yüzyıla doğru, bir kült çevresinde bir tür federasyon oluşturdukları bilinmektedir.
Kent Devletlerinin (Polis) Ortaya Çıkışı ve Kolonizasyon Hareketleri
Bu dönemde İonia’da farklı bir idari örgütlenme içine giren kentlere ‘kent devleti’ (polis) adı verilmiştir. MÖ. 7. yüzyıla doğru demokrasinin ilkel uygulamalarıyla idare edilen kent devletleri; dışarıya karşı bağımsız olma, yasalarını kendi hazırlama ve kendi kendine yetme gibi 3 ana özelliğe sahip olmuşlardır. Bu kent devletlerinde; siyasal haklara sahip özgür yurttaşlar, özgür ama siyasal haklardan yoksun insanlar, toprağa bağlı her tür haktan yoksun köylüler ve köleler bulunmaktaydı. Kolonizasyon hareketinin olduğu dönemlerde İonia kent devletlerinin başına, genelde yasalara uygun olmayan biçimde iktidarı ele geçirdikleri için tiran adı verilen despotlar geçmiştir.
Persler, İonia Ayaklanması ve Sonuçları
MÖ. VI. yüzyılın sonlarında, kuzeyde Marmara Bölgesi’nden güneyde Miletus’a değin uzanan pek çok önemli kentin başında, yetkisini büyük Pers kralından alan tiranlar egemen olmuştur. Bu koşullara daha fazla dayanamayan İonialılar, MÖ. 500 yılında tiran Aristagoras önderliğinde, Persler’e karşı ayaklanmışlardır. Zamanla neredeyse tüm Batı Anadolu’ya yayılan bu bölgesel ayaklanmaya İonia Ayaklanması adı verilmiştir. Perslere karşı, kendilerini uygarlığın temsilcileri ve efendileri olarak gördüklerinden dolayı bundan sonra kendilerine Hellen adını verip, kendi dillerini konuşamayan ve anlamayan doğunun yaşam biçimine de barbarizm demişlerdir.
Kültürel Hareketlilik
Bir dünya uygarlığı olarak kabul edilen Hellen uygarlığının temellerinin atıldığı yer Batı Anadolu’dur. Kentler; Merkezi Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Anadolu’da sarsılan kent kültürü; göçler, kolonizasyon ve buna bağlı gelişen ticari etkinlikler sonucunda yeniden inanılmaz bir ivme yakalamıştır. Gelişmiş bir heykel anlayışının olduğu dönemde kentlerin gösterişli heykellerle süslendiği anlaşılmaktadır. Dönemin resim anlayışı ise daha çok seramik malzeme üzerinden izlenebilmektedir. Kırmızı figür tekniğinde yapılan seramik vazolar ön plandadır. Felsefe/Bilim- Bu kentlerde yaşayan insanlardan kimileri insanlık tarihine damga vurmuşlardır. Bu anlamda bilimsel düşüncenin temelleri dünya üzerinde ilk defa Miletus kentinde atılmıştır. Edebiyat/Tarihçilik- Edebiyat konusunda İonia’nın yetiştirmiş olduğu en önemli yazar şüphesiz ki Homeros’tur. Kendisiyle ilgili bilgilerin doğruluğu tartışılsa da genel kabul edilen görüşe Smryna kentinden olduğu düşünülmektedir. Troia savaşlarının anlatıldığı İliada ve bu savaşlara katılan İthaka kralı Odysseus’un yolculuğunun anlatıldığı Odysseia’yı, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında yazdığı varsayılmaktadır.
Hellenistik Dönem’de Anadolu
Hellenistik Dönem, Büyük İskender’in (III. Aleksandros) MÖ. 334 yılında doğu seferine çıktığı yıl ile başlayıp, Ptolemaios Hanedanlığının son üyesi ve dolayısıyla son Hellenistik yönetici olan VII. Cleopatra’nın MÖ. 30 yılındaki ölümüyle sona eren süreci kapsamaktadır.
Makedonya Krallığı ve Anadolu
Pers imparatoru Darius ile II. Philip’in oğlu III. Aleksandros (Büyük İskender) arasında başlayan mücadele Anadolu ve dünya tarihinde yepyeni bir sayfa açmıştır. Büyük bir askeri yetenek yanında, babasının örgütlediği güçlü bir yönetici kadrosuna ve kalabalık ve disiplinli bir orduya sahip olan İskender, kral olur olmaz siyasal rakiplerini ortadan kaldırmıştır. Ardından Makedonya Devleti içindeki ayaklanmaları bastırıp, Hellen kentlerini kendisine bağlı kılmıştır. Böylelikle Anadolu’ya geçmeden önce arkasında düşman bırakmamıştır. İskender, savaştan sonra barış yapmak isteyen Darius’un önerisini kabul etmeyerek daha önce tasarladığı gibi Suriye ve Filistin kıyı kesimindeki liman kentlerinin fethi için harekete geçmiştir. Böylece Perslerin Akdeniz ile tüm bağlantısını keserek, bir kara devleti durumuna getirmiştir. Bundan sonra MÖ. 332’de Mısır’ı ele geçirmiş, bir yıl sonra Arbela’da (Erbil) Darius’u yenerek Perslerin başkenti Persepolis’e girmiştir. Bilindiği üzere Hindistan’a kadar topraklarını genişleten İskender, MÖ. 323 yılında Arabistan seferinin hazırlıkları sırasında Babil’de ölmüştür.
İskender’in Ölümünün Ardından Anadolu’nun Genel Görünümü
İskender’in herhangi bir varis bırakmadan ani ölümü karşısında, kendilerini onun halefleri (Diadokhlar) olarak gören generalleri, imparatorluğun birliğini korumak için, devleti kendi aralarında paylaşmışlardır. Ancak kısa süre sonra, generaller arasında, “Asya Orduları Başkomutanı” sıfatıyla ortaya çıkan Antigonos, Anadolu’yu da kapsayan geniş bir coğrafyanın bir anda egemeni olmuştur. Antigonos, topraklarını kaybetmemek, diğer generaller de hakları olduğunu düşündükleri yerleri elde edebilmek için yıllarca süren yıpratıcı savaşlar yapmışlardır. MÖ. 281 yılında Kurupedion Ovası’nda yapılan savaşta İskender’in hayatta kalan son iki generalinden Lysimakhos ve Seleukos çarpışmış ve savaş Lysimakhos’un ölümüyle sonuçlanmıştır. Böylece, MÖ. 301-281 yılları arasında Makedonya ve Trakya ile birlikte Anadolu’ya da egemen olan Lysimakhos tarihe karışırken, Anadolu’da MÖ. 188 yılına kadar sürecek olan Seleukos egemenliği başlamıştır. Rodos ve Bergama Krallığı’nın Seleukoslar ve Ptolemaioslara karşı Roma Cumhuriyeti’nden yardım istemesiyle Anadolu açısından yine farklı bir tarihsel sürece girilmiştir.
Kültürel Hareketlilik
Yönetim- İskender, kısa bir sürede Adriyatik Denizi’nden İndus Irmağı’na, Aral Gölü’nden Mısır’a kadar uzanan ve içinde çok çeşitli halkları barındıran geniş bir imparatorluk
kurmuş ve Anadolu’daki fetihlerinden itibaren Pers eyalet sistemini (satraplık) devam ettirmiştir. Kralın en önemli yardımcıları; Khiliarkhos (Baş vezir) ile birlikte; mali, askeri ve ekonomik konuları görüştüğü danışma meclisidir. Ayrıca sarayda özel olarak yetiştirilmiş bir bürokrat kesim de mevcuttur. İskender’in gerçekleştirdiği ve haleflerinin devam ettirmeye çalıştığı önemli yeniliklerden biri para sistemindeki standardizasyon olmuştur.
Ordu- Esas gücünü silahlı piyadelerden alan Hellenistik ordular, genelde paralı askerlerden oluşturulmuştur. Ağır piyadenin oluşturduğu düzenli savaş safları (falanks) mücadelelerde önemli bir etmendi. Hellenistik dönem çağına göre büyük deniz savaşlarına da tanıklık etmiştir.
Kentler- İskender, Perslerden kalma yolları onarttığı gibi, bu yollar üzerinde ticaret yönünden gelişmeye uygun yerlere yeni kentler kurdurarak, kentlerdeki yerli halkları, farklı kültürlerden halklarla bir araya getirerek yerleşimlere canlılık kazandırmıştır. İskender’in İssos Savaşı’ndan sonra kurdurduğu Aleksandreia (İskenderun) kentinin günümüzde hala önemli bir ticaret limanına sahip olması İskender’in öngörüsünü göstermektedir. Bir kralın egemenliğinde olan kentlere yine de kendi yönetim kurumlarını oluşturmak, kendi yasalarını ve kent yöneticilerini seçmek gibi hakkı tanınmıştır. Zamanla Hellenler ile yerli halk karışıp kaynaşmaya başlamış, konuşulan ortak dil Grekçe olduğu için, bu dil yerliler tarafından da öğrenilerek yazı dili olarak neredeyse tüm Anadolu’da yayılmıştır. Savunmanın ön planda tutulduğu kentlerde tahkim konusuna çok dikkat edilmiş ve birçok Hellenistik sur günümüze kadar sağlam bir şekilde gelmiştir. Dönemin sonlarına doğru bazı kentlerde agoranın merkezine şans tanrıçası Tykhe adına tapınaklar inşa edilmiştir. Bunun yanında kent içerisinde, Didyma’daki Apollon Tapınağı, Sardis’teki Artemis Tapınağı veya Bergama’daki Dionysos Tapınağı örneklerinde olduğu gibi diğer tanrı ve tanrıçalar adına tapınaklar da inşa edilmeye devam edilmiştir.
Din- Hemen her olayın bir kutsal varlığa ilişkin tutulduğu önceki dönemlere göre bu dönemde kutsal varlıkların sayısında azalmalar, başka bir deyişle tek bir tanrı ya da tanrıçaya inanmaya (monizm) doğru bir eğilim başlamıştır. Kentlerin, krallıkların, insanların koruyucusu, kader ve talih tanrıçası Tykhe, resmi olarak Seleukos Krallığı’nın baş tanrıçası kabul edilmiş ve geniş bir coğrafyada tapınılmıştır. Buna ilaveten; Serapis Kültü Mısır’da ortaya çıkıp kısa sürede Anadolu ve Hellenizm dünyasının diğer bölgelerinde kabul görmüştür.
Felsefe- Sadece döneme değil, daha sonraki yüzyıllara da damgasını vuracak olan ve İskender’in danışmanlığını da yapmış Aristoteles’in (MÖ. 4. yy.) bilimleri birbirinden ayırmasından sonra felsefe bu uzmanlaşma alanı içerisinde özel bir yere sahip olmuştur. Temelde insana dair sorunların ele alındığı konular içerisinde metafizik ve ahlak tartışmalarından vazgeçilmemiştir. Dönemin önde
gelen akımları; Stoacılık, Epikurosçuluk, Kinizm ve Septisizm (Şüphecilik) olmuştur.
Tarihçilik- Dönemin tarih yazıcılığının gelişmesinde kralların yanında bizzat sefere katılan tarihçilerin rolü etkili olmuştur. İskender’in seferlerine katılan Nearkhos (MÖ. 4. yy.) ve Mısır kralı I. Ptolemaios’un (MÖ. 367- 283) çalışmaları bu konuda örnek gösterilebilir. Bunların yanı sıra her ne kadar sonraki süreçte karşımıza çıksalar da, Anadolu’da doğmuş ve Hellenistik Dönem hakkında bilgi veren yazarlar ve eserlerini şöyle belirtebiliriz; Herakleia Pontikalı Memnon (MS 1. yüzyıl), Nikomedialı (İzmit) Flavius Arrianos (MS. 95-175), Alexandroi Anabasis (İskender’in Anabasisi), Nikaialı (İznik) Cassius Dio (MS. 150-235) Romaike Historia (Roma Tarihi).
Roma Dönemi’nde Anadolu
Roma; Krallık (MÖ. 753-MÖ. 510), Cumhuriyet (MÖ. 510-MÖ. 31) ve İmparatorluk (MÖ. 31-MS. 476 (Batı Roma’nın Yıkılışı)) olmak üzere üç farklı politik süreçten geçmiştir. Bu sürecin Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemleri Anadolu açısından önemlidir. Zira, Cumhuriyet Dönemi’nde İtalya yarımadasında birliği sağlayan Roma, Kartaca Devleti ve Hellenistik Dönem krallıklarıyla yaptığı uzun mücadelelerin ardından Akdeniz’in tek egemeni olmuş ve bu dönemde Anadolu’ya nüfuz etmiştir.
Romalılar Anadolu’da
Roma Cumhuriyeti, Anadolu ile ilgili siyasetinin başlarında, Bergama ve diğer kentlerin elçileri aracılığı ile bölgedeki süreci izlemiş, ancak mali açıdan kendisini zorlayabilecek yeni bir savaşa girmek istemediğinden, sorunları diplomatik yollarla çözmeye çalışmıştır. Ancak hem Roma’nın hem de Seleukos Krallığı’nın, zengin bölgeler olan, Yunanistan, Adalar ve Anadolu üzerinde egemen olma planları bu iki büyük güç arasında bir savaşı kaçınılmaz hale getirmiştir.
Roma, MÖ.190’deki deniz savaşında Seleukos donanmasını neredeyse yok etmiş ve Anadolu’ya girmiştir. Roma’nın son darbesi yine hemen peşi sıra gelmiş ve aynı yılın sonbaharında yapılan savaşta III. Antiokhos kesin bir yenilgiye uğratılmıştır. Seleukos tehdidini tamamen sonlandırmak amacıyla Roma, müttefikleri Rodos ve Bergama Krallığı’nı yanına alarak III. Antiokhos ile MÖ. 188’de Apameia Barışı’nı imzalamıştır.
Makedonya Krallığı’nın yarattığı tehdidin ortadan kaldırılması, Roma’nın Anadolu politikasını da değiştirmiştir. Bu dönemde Roma, müttefikleri de dahil olmak üzere Anadolu’daki krallıkları birbirine karşı kışkırtarak divide et impera (böl ve yönet) siyasetini açık bir şekilde uygulamıştır. Kilikya Trakheia (Dağlık Kilikia), Likya, Pamphylia ve Pisidia’da ortaya çıkan korsanlar, Doğu Akdeniz’deki ticaret gemileri için ciddi bir sorun yaratmışlardır. Tehlikeyi tamamen bitirmek için Roma doğrudan bölgeye girerek, Kilikya ve çevresini ele geçirdikten sonra MÖ. 102 yılında ikinci eyaleti, yani Kilikya Eyaleti’ni (Provincia Cilicia) kurmuştur.
Pompeius, Roma’nın Anadolu’daki iki büyük sorunu olan Mithradates ve korsan tehdidini bertaraf etmesinin ardından büyük bir prestij elde etmiştir. Aynı dönemlerde Galya gibi zor bir coğrafyada başarılı savaşlar yapan Iulius Caesar (Jul Sezar) da benzer bir güce ve üne kavuşunca Roma’da işler farklı bir hale bürünmüştür. MÖ. 59 yılında, Iulius Caesar, Pompeius ve Crassus arasında 1. Triumvirlik Yönetimi denilen bir sistem oluşturulmuştur. Crassus’un bir sefer sırasındaki ölümünün ardından zaten Pompeius ile Caesar arasında pek iyi olmayan ilişkiler kısa sürede gerginleşmiştir. Her ikisi de Roma’nın egemeni olmak isteyen generaller arasında beklenen savaş MÖ. 48 yılında Yunanistan’da gerçekleşmiş ve kazanan Iulius Caesar olmuştur. Zafer sonrası Anadolu’ya geçen Caesar buradaki; Troia, Bergama, Knidos, Ephesos gibi kentleri ziyaret ederek, kendisine karşı Pompeius’u desteklemiş tüm Romalıları ve Anadolu kentlerini bağışladığını ilan etmiştir.
Caesar’in mutlak yetkileri olan bir krala dönmesinden endişelenen Cumhuriyet yandaşları, MÖ. 44 yılında bir suikast düzenlemişlerdir. Fakat bir süre sonra Caesar yanlıları ile karşıtları arasında mücadele başlamış ve birçok kent buna dahil olmuştur. Yeniden büyük bir iç savaş olmasından endişe edildiği için Caesar’in katillerine karşı MÖ. 43’de; Marcus Antonius, Octavianus ve Lepidus arasında 2. Triumvirlik Yönetimi kurulmuştur. Antonius ile Octavianus’un arası açılmaya başlamıştır. Nihai savaş MÖ. 31 yılında Yunanistan’da Actium’da yapılmış ve zafer Octavianus’un olmuştur. Tamamen ümidini kaybeden Antonius, hemen sonrasında VII. Cleopatra da intihar etmiş ve böylece son Hellenistik krallık olan Ptolemaios Krallığı Roma’nın yönetimi altına girmiştir.
İmparatorluk Dönemi ve Anadolu
Actium zaferinden sonra Roma dünyasının her yanında genel bir barış döneminin başladığını ilan eden Octavianus’a Senato, princeps (birinci vatandaş), Augustus (kutsal), vb. çeşitli unvanlar vererek onu yönetimdeki tek adam statüsüne getirmiştir. Roma’yı hanedanlar yönetmeye başlamıştır. Bu anlamda ilk hanedanlık Octavianus ile başlayan ve Nero’nun öldürülmesiyle sona eren Iulius-Claudius Hanedanlığı (MÖ. 27-MS. 68) olmuştur. Önceki yüzyılda büyük bir iç savaştan çıkmış Roma’nın yaralarını sarması hususunda Octavianus tarafından atılan ilk adımlardan biri, döneminde sayısı otuza çıkarılan eyaletlerin problemlerine eğilmek olmuştur. Halkın refahını ve huzurunu arttıracak şekilde radikal reformlarla yeniden düzenlenen eyaletlerin yönetimleri valilere bırakılmıştır. Aynı süreçte Anadolu’daki yerel krallıklara birtakım ayrıcalıklar verilerek uzlaşma yoluna gidilmiş onlar da Pontos kralı Polemon’un yaptığı gibi, krallığı dahilindeki bütün tiyatrolardaki birinci sıraları senatörlere ayırarak, bu uzlaşıya karşılık vermişlerdir.
Octavianus’un ardından imparator olan Tiberius döneminde Anadolu’da Kapadokya Eyaleti (Provincia
Cappadocia) kurulmuştur. Onun kısa saltanatının ardından imparator olan Claudius (MS. 41-54) döneminde Anadolu’da; Likya-Pamphylia Eyaleti (Provincia Lycia et Pamphylia) ve Trakya Eyaleti (Provincia Thracia) kurulmuştur. Claudius’un ölümünden sonra imparator olan Nero (MS. 54-68) döneminde Anadolu’da genelde Parthlara karşı mücadele edilmiş, sonunda MS. 65 yılında Fırat sınır olmak üzere bir antlaşma imzalanmıştır.
Nero’nun ölümünden sonra yaşanan kısa bir politik karışıklık sürecinden sonra Vespasianus (MS. 69-79) imparatorluk yönetimine geçmiştir. Titus (MS. 79-81), Domitianus (MS. 81-96) ve Nerva (MS. 96-98) yönetimlerinin ardından Traianus (MS. 98-117) imparator olmuştur. Başarılı bir imparator olan Traianus’un, Bithynia-Pontos Eyaleti valisi Genç Plinius ile yazışmalarından anlaşıldığı üzere Anadolu’da bir takım idari düzenlemeler gerçekleştirilmiş ve yine güvenlik gerekçesiyle eyaletlerin kendi içlerinde çeşitli sınır değişikliklerine gidilmiştir. Ardından gezgin imparator olarak da bilinen Hadrianus (MS. 117 138) imparator olmuş ve yaptığı iki büyük gezi ile neredeyse imparatorluğunun tamamını dolaşmıştır. Hadrianus’tan sonra imparator ilan edilen Antonius Pius (MS. 138-161) döneminde de birçok kentin yıkılmasına neden olan depremler meydana gelmiştir. Filozof imparator olarak da bilinen sonraki imparator Marcus Aurelius (MS. 161-180) Anadolu’da Parthlar ile mücadele etmiştir. Büyük bir kısmı Anadolu’da gerçekleşen iç savaşlar sonucunda bu başarısız imparatorların ardından Septimius Severus (MS. 193-235) ordusu tarafından imparator ilan edilmiştir.
II. Claudius’un (MS. 268-270) Anadolu’da Gotları durdurması ve ardından imparator olan Domitius Aurelianus (MS. 270-275) dönemlerinde geçmişteki başarılı günlere benzeyen kısmi bir istikrar yakalansa da, hemen sonrasında yaşanan iç savaşlar, dışarıdan gelen göçebelerin saldırıları ve bölgesel eşkıyalık etkinlikleri gibi olumsuz gelişmeler Anadolu’yu bir kez daha kötü sarsmıştır. Diocletianus’un ardından iktidara gelen Constantinus (MS. 306-337) iç savaşların ardından 324 yılında kontrolü tamamen ele geçirmiştir. Bu dönemde sadece Roma tarihini değil, dünya tarihini de derinden etkileyecek olan MS. 313 Milano Fermanı’dır. Bu ferman, Roma İmparatorluğu’nun resmi olarak Hıristiyanlığı tanıdığını açıkça ortaya koymaktadır.
Yüzyılın sonunda iktidara gelen Theodosius’un (379-395) imparatorluğu iki oğlu arasında “Doğu” ve “Batı” olarak bölmesinin bir yüzyıl geçmeden 476 yılında imparatorluğun batısında Roma politik olarak sonlanmıştır. Doğu’su ise Doğu Roma / Bizans olarak varlığını 1453 yılına kadar devam ettirecektir.
Kültürel hareketlilik
Romalılardan önce Anadolu’da zaten gelişmiş bir kültür bulunmaktaydı. Romalılar, temin ettikleri güvence ortamıyla (ve tabii ki geniş bir köle sömürüsüne dayanarak) bu kültürlerin birbirleriyle olan iletişimini
arttırmış ve böylelikle daha evrensel bir kültür görüntüsü ortaya çıkmıştır.
Yollar- Korsan tehlikesinin ortadan kalkmasının ardından deniz yolları ile birlikte zaten Romalıların en iyi olduğu alanlardan biri olan yol inşaatları kentleri daha önce olmadığı kadar hareketlendirmiştir. Bütün kentler arasındaki hızlı haberleşme ağı için çağına uygun bir posta teşkilatı (curcus publicus) sistemi de kurulmuştur.
Kentler- Güçlü ve dinamik bir ticaret, bunun getirdiği olumlu hava, kentlerdeki mimari uygulamalarda hemen kendini göstermiştir. Anadolu’daki kentler, ilk kez Romalılar tarafından inşa edilmiş yeni yapılarla da karşılaşmışlardır. Bu yeniliklerden birisi kentlerin gösterişli sütunlu caddeleridir. Heykellerle süslenmiş anıtsal çeşmeler (Nymphaion) de kentlerin ihtişamını halka görsel bir şölen şeklinde sunan yapılar olmuşlardır. Romalılarla birlikte gördüğümüz diğer bir yapı tipi kentlerin ekonomik, ticari ve hukuki işlerinin yürütüldüğü bazilikalardır. Aynı yapılar, imparatorluğun geç dönemlerinden itibaren kiliseye dönüştürülerek Hristiyanlara hizmet etmişlerdir. Romalılar kentlere suyla ilgili üç yapı kazandırmıştır. Hamam, su kemeri ve kamu tuvaleti (latrina). Cumhuriyetin geç dönemlerinde başkent Roma’da ortaya çıktığı düşünülen ve mimarlık tarihine bir Roma katkısı olarak kabul edilen takların, Anadolu’daki işlevi başkenttekinden farklıdır. Zira, başkent Roma’da tamamen imparatorların propagandasına yönelik inşa edilmiş taklar Anadolu’da; Hierapolis (Pamukkale), Hadrianus Kapısı (Antalya) ya da Patara örneklerinde olduğu gibi daha çok anıtsal kapı işlevi görmektedir. Kentlerin baş tanrısı ya da tanrıçası adına inşa ettikleri tapınaklar yanında, genelde bunlarla birlikte kullanılmış İmparatorluk Kültü tapınakları da vardır. Tiyatrolar yanında yine halk eğlenceleri açısından önemli bir yere sahip olan ve üzerinde genelde atletizm yarışmalarının düzenlendiği stadionlara; Priene, Miletus, Ephesos, Aphrodisias ve Perge’de rastlanmaktadır.
Edebiyat/Tarih/Felsefe- Dönemin tarih yazıcılığı konusunda Anadolu’da karşımıza çıkan ilk örnek aslında daha çok coğrafyacı kimliğiyle ön plana çıkan, Amasia (Amasya) doğumlu Strabon’dur (MÖ 64/63-MS. 21). Strabon’un, Akdeniz havzasında geniş bir coğrafyayı gezerek ya da en azından buralarla ilgili kendisinden önce yazılmış yapıtları inceleyerek yazdığı Geographica (Coğrafya) adlı eseri, coğrafya, tarih, sosyoloji ve etnografya bilgileri içermektedir. Antik dönemin son büyük tarihçisi kabul edilen Antiocheialı (Antakya) Ammianus Marcellinus (MS. 4. yy.) da Rerum Gestarum Libri adlı eserinde savaş alanlarından ve gezilerinden notlar aktarmaktadır.