GİT102U-ANADOLU KÜLTÜR TARİHİ
Ünite 2: Erken Tarihi Dönem ve Hitit Kültürü
Giriş
Anadolu’da Erken Tarihi Dönemler ve Hitit Kültürü arkeolojik olarak Tunç Çağı içinde yer alır. Tunç Çağı da kendi içinde Erken, Orta ve Geç olmak üzere üç ana başlık içinde değerlendirilir. Anadolu’nun Erken Tunç Çağı’nda Anadolu henüz yazı ile tanışmamıştı. Orta Tunç Çağı’nda Anadolu’ya gelen Asurlu tüccarlar kendi kullandıkları yazıyı beraberlerinde getirip pek çok belge bırakmışlardır. Ancak bu belgeler Anadolu’nun siyasi ve kültürel tarihi hakkında cımbızla çekilircesine az bilgi vermektedir. Geç Tunç Çağı’nda Hitit Devleti kurulduğunda Hitit kralları Mezopotamya menşeli çivi yazısını etkin bir şekilde kullanmışlardır. Çivi yazısı, piktografik (grafiksel şekiller) işaretlerden, daha işlevsel olan çivi biçimli çizgilere evrilmek suretiyle son biçimini almıştır. Geç Tunç çağında Yakındoğu devletlerinin neredeyse hepsi çivi yazısını kullandı. Aynı yazı sistemiyle farklı dillerde metinler kaleme alınmıştır. Hititlerden günümüze kalan yazılı belgelerin nispeten çok olması dönem hakkındaki bilgimizin daha fazla olmasına imkân tanımıştır. Siyasi tarihleri, dinleri, sosyal ve askeri sistemleri hakkında genel bir çerçeve çizebiliyoruz. Hitit Devleti yıkıldıktan sonra ise çivi yazısı Anadolu’da kullanılmaz olmuştur.
Erken Tarihi Dönem
Anadolu, Erken Tunç Çağı’nda henüz yazıyla tanışmamıştı ancak arkeolojik kazıların gösterdiği üzere nispeten güçlü yerel krallıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Yazıyı kullanan başka devletlerden Anadolu hakkındaki imaları sayesinde bilgiler alınabilmektedir.
Erken Tunç Çağında Akad Krallarının Anadolu Politikası
Mezopotamya’nın ilk merkezi krallığı Akad, MÖ. 2350 yılları itibariyle Kral Sargon önderliğinde kurulduğu zaman Anadolu da kaçınılmaz bir şekilde Akad krallarının yayılım sahası içinde yer aldı. Çünkü Anadolu’nun zenginliği Mezopotamya’nın yoksun olduğu ve ihtiyaç duyduğu; altın, gümüş, bakır, taş, kereste, vb. hemen her şeyi karşılıyordu.
Orta Tunç Çağı-Asur Ticaret Kolonileri Dönemi
Orta Tunç Çağında bugünkü Musul yakınlarında bulunan Asur şehri bir krallık olarak tarih sahnesinde yerini almıştı ve Yakındoğu ticaretinde önemli bir rol üstlenmişti. Şehrin en önemli özelliği, stratejik bir noktada yer alması ve bu sayede tüccar için merkezi bir konum elde etmesiydi. Bu dönemde Anadolu’da varlık gösteren irili ufaklı krallıklar birbirleriyle rekabet içindeydiler ve savaşlar ve çatışmalar yaşamlarının bir parçasıydı. En önemli ihtiyaçları güçlü silahlar ve ayrıcalıklarının işareti olan lüks tüketim mallarıydı. Asur’dan gelen tüccarlar kralların ihtiyaçlarına cevap vermeye başladılar. Sistem, Anadolu’nun yerel krallarının saraylarını çevreleyen surların dışında kurulan karum ve wabartum örgütlenmeleri sayesinde işlemeye başladı. Yaklaşık olarak MÖ. 20. yüzyılın başlarından 18. Yüzyılın sonlarına kadar iki yüz yıl boyunca Asurlu tüccarlar Anadolu’da etkin bir ticaret hayatı sürdürdüler.
Tüccarların Anadolu’ya getirdiği ürünlerin başında tunç yapımı için olmazsa olmaz kalay madeni yer alıyordu. Tunç, bakır ve kalay alaşımıdır. Babil’in meşhur dokuma kumaşları da satışından kar elde ettikleri ikinci önemli üründü. Aslında Asurlular bu ürünleri başka ülkelerden sağlayıp Anadolu da satıyorlardı.
Anadolu halkları bu dönemde bir çeşitlilik oluşturmaktadır. Anadolu topraklarına “Hatti Ülkesi” dendiği ve çok uzun süre bu şekilde adlandırıldığı bilinmektedir. Bu isimlendirme Anadolu’nun merkezinde oturan Hatti halkından dolayıdır ve daha sonra kurulacak olan krallık da farklı bir halk tarafından kurulmuş olmasına rağmen Hatti Krallığı ismini taşıyacaktır.
Yazılı belgelerin yanı sıra Asurluların Anadolu’ya tanıttıkları ve sanatsal açıdan da çok çarpıcı olan, Eski Mezopotamya’ya özgü silindir mühürlerdir. Silindir mühür ticaret için büyük önem taşır ve imza olarak kullanılmıştır. Mühürlerin üzerinde tanrılar ve tanrıçalar ikonografik sembolleriyle tasvir ediliyor, kimi zaman fantastik yaratıklar, hayvanlar onlara eşlik ediyor ve çoğunlukla da törensel bir havada resmediliyorlardı. Arkeolojik kazılarda “küçük eserler” kategorisinde yer alan buluntulara baktığımızda -tüccarların evlerinde bulunmuş olsa da- Anadolu karakteri hemen göze çarpar. Gündelik kullanımdaki eşyalardan tutun da tanrı/tanrıça heykelciklerine ya da ritüel kaplara kadar hepsi Anadolunun zengin kültürel birikiminin yansımasıdır.
Kültepe kazılarında gün yüzüne çıkarılan seramikler Eski Yakındoğu’da eşine rastlanmayacak güzellikte eserlerdir. Birçoğu işlevselliğinin ötesinde yüksek bir beğeni ve sanat zevkinin cisimleşmiş halidir. Özellikle de meyvelikler o kadar zariftir ki çoğunun bir gösteriş merakından çok tanrıların beğenisine sunulduğu, törenlerde sunu kabı olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Törensel kaplar içinde ritonlar özel bir yere sahiptir. Bu ritonların Anadolu’nun zengin faunasını yansıtan hayvan üslubu o kadar çarpıcıdır ki sadece bir seramik ustasının ürettiği içki kabı olmanın çok ötesine geçer. Ciddi bir doğa gözlemi ile karşı karşıya olduğumuzu fark ederiz. Hayvana ait merak, hayranlık ve hatta onu kutsallaştırma söz konusudur. Arkeolojik kazılarda ele geçen tanrıça figürünleri neolitik dönemden beri Anadolu’da bilinen tipte ancak farklı bir üsluptadır. Çıplak tanrıça figürünlerine toprağın bereketini arttıran tılsımlar gibi yaklaşıldığı düşünülmektedir. Figürünler eskiye nazaran madenden özellikle de Anadolu’da bol bulunan kurşundan imal edilmiştir. İleri uzatılmış göğüsler, akan sütün besleme ve büyütme potansiyelinin; cinsel organı sembolize eden üçgen ise bereket ve doğurganlığın işaretidir.
Kral Anitta ise bu dönemde etkileyici bir şahsiyet olarak kendini göstermektedir. Çok kısa bir süre sonra kurulacak olan Hitit Devleti’nin arşivinde ona ait bir metin bulunmuştur. Metne göre kendini “Büyük Kral” olarak tanımlayan Anitta, Anadolu’da pek çok kenti ele geçirmiş ve ganimetleri Kaniş’in tapınaklarına yığmıştır. Anitta’nın Kral I. Şamsi-Adad ve Hammurabi ile çağdaş olduğu tespit
edilmiştir. Bu krallar bulundukları bölgede merkezi bir güç oluşturmak bakımından ilk adımları atmışlardır. Asurlu tüccarlar Anitta’nın saltanat sürdüğü yıllardan bir süre sonra Anadolu’yu terk ederler. Hitit Devleti’nin bu sıralarda kurulduğuna artık kesin gözüyle bakılmaktadır ancak olayların tam olarak nasıl geliştiği hala çok aydınlık değildir.
Geç Tunç Çağı- Hitit Dönemi
Eski Yakındoğu’da Geç Tunç Çağı’nda Anadolu’da belirleyici siyasi güç Hitit Devleti olmuştur. Hitit Devleti Anadolu’nun ilk merkezi krallığıdır ve Anadolu’da daha önce varlık göstermiş olan yerel krallıkları tek çatı altında toplamış ve sınırlarını Anadolu dışına taşacak kadar genişletmiştir. Devletin tarihi, prensip olarak “Eski Krallık” ve “İmparatorluk” olmak üzere iki ana başlık altında incelenmektedir.
Eski Krallık
Hitit Devleti’nin kuruluşu Asur Koloni Dönemi’nin sona ermesinden çok kısa süre sonra gerçekleşmiştir. Hitit Devlet dönemi takriben MÖ. 1650 yılında I. Hattuşili ile başlatılır. Bugünkü Çorum Boğazköy’de etrafa hâkim bir noktada, ele geçirilmesi zor bir alanda şehri yeni baştan inşa eden Hititler ülkeyi yaklaşık dört yüz yıl boyunca buradan idare edeceklerdir. Kral I. Hattuşili Suriye’ye seferler yapmıştır buradaki katipleri sarayına getirmiştir. Yazının prestij meselesi olduğu aşikardır. Zira diğer büyük devletlerle iletişim yazıyla sağlanabilecektir.
Hititlerin geleneksel Suriye seferlerinin ticaret yollarını kontrol etmekle ilişkili olduğu muhakkaktır. I. Murşili’nin Babil seferi de kalay güzergahını bizzat denetlemek olabilir. Süreç içinde Suriye topraklarının hakimiyeti meselesi Hitit ve Mısır arasında rekabete ve giderek artan bir düşmanlığa yol açacaktır.
Bir dönem sarayda karmaşıklar yaşanır. Bu kötü gidişatı durdurmaya çalışan Kral Telipinu (yaklaşık olarak MÖ. 1500’ler) bir ferman yayınlayarak tahta çıkış yasalarını belirler. Telipinu Fermanına göre en büyük erkek çocuk, yoksa en büyük kız çocuğun eşi yani damat kral olacaktır. Devletin yeniden yükselişe geçmesi Tudhaliya ismindeki kralın başarılı askeri seferleriyle gerçekleşir ve hatta Mısır ile yapılan bir anlaşmanın bile bu kral zamanında gerçekleşmiş olma ihtimali vardır.
Tudhaliya’dan sonra Hitit devleti birçok düşman devlet tarafından tehdit edildi. Hitit Devleti çökmek üzereydi ancak yetenekli bir kral bütün planları alt üst etti. Bu kralın adı Şuppiluliuma idi ve onunla birlikte Hitit Devleti’nin kaderi değişecekti. Tarihçiler ondan sonrasını Hitit İmparatorluk Dönemi olarak adlandırmaktadırlar.
Eski Krallık Dönemi’nde Hitit Kültürü
Çankırı-İnandıktepe’de yapılan arkeolojik kazılarda Hititlerin en eski tapınağının keşfedilmiş olması, Eski Hitit Çağının tapınak mimarisi hakkında önemli ipuçlarına ulaşılmasını sağlamıştır. İnandıktepe’deki tapınak Hitit tapınak mimarisindeki gelişimin ilk duraklarından biridir.
Hititler yüksek kayaların yüzeylerini yığma toprakla genişletip bunların üzerine anıtsal yapılar inşa etmekte ustalaşacaklardır. Tapınakların ve sarayların planı asimetriktir; merkezi avlulu, çok odalı, odaların yan yana ve arka arkaya inşa edilmesiyle oluşmuş bir kompleks şeklindedir.
İnandıktepe’de, ayrıca Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen ve Hitit tasvir sanatının şaheseri olan bir kült vazosu keşfedilmiştir. Tasvirler, sonrasında kaya yüzeylerine yansıyacak olan sanat biçiminin öncüsüdür. İlk defa bu boyutta bir vazo üzerine sinematografik bir anlatımla bir bayram töreni tüm detaylarıyla gözler önüne serilmektedir.
Başkent Hattuşa’ya yeniden dönüp bakacak olursak kazılarda açığa çıkarılan ve Eski Krallık Dönemi’ne ait olduğu tespit edilen Tahıl Deposunu görmeden geçemeyiz. Deponun bazı odalarında ele geçen yanmış tahıl kalıntıları Yakındoğu’nun en büyük arkeobotanik buluntularıdır.
Eski Krallık Dönemi boyunca kalp atışı gibi büyüyüp küçülen Hitit Devleti’nin yıkımın eşiğinden döndüğünü, her taraftan kuşatılmış ve kabuğuna çekilmişken büyük bir sıçrayışla imparatorluk düzeyine yükseldiğini ifade etmiştik. Bu sıçrayış da yukarıda da belirtildiği üzere ilginç bir isimle tarihe kaydı geçmiş olan Kral Şuppiluliuma sayesinde olacaktır. Şuppi+luli+uma isminin anlamı temiz+pınar+lı dır. Böyle bir adlandırmayı, kralın tertemiz bir sayfa açmak konusundaki kararlılığının taht ismine yansımış hali olarak algılamak mümkündür.
İmparatorluk Dönemi
Şuppiluliuma’nın uzun süren saltanat dönemi boyunca (MÖ. 1350-1322) Hitit Devleti Yakındoğu’nun süper güçlerinden birine dönüşecektir. Birçok zaferden sonra Mısır’a yönelik meydan okuması neticesinde ele geçirdiği tutsakların taşıdığı veba Büyük Krala da bulaşmış ve Şuppiluliuma vebadan ölmüştür. Şuppiluliuma’nın ölümünden sonra tahta veliaht prens Arnuwanda oturdu ancak bir yıllık saltanatın sonunda o da vebaya yenik düştü. Taht en küçük erkek çocuğa kalmıştı (II. Murşili). Babası Şuppiluliuma’nın icraatları ve kendi döneminde olup bitenleri anlattığı yıllıkların niteliği onu en eski tarih yazıcılarından biri yapar.
II. Murşili’nin en büyük oğlu Muwatalli (MÖ.1295-1272) ise Hitit-Mısır savaşının an meselesi olduğu bir dönemde tahta oturur. Muwatalli döneminin en tuhaf olaylarından biri, Başkentin Aşağı Ülke’de Tarhuntašša’ya (büyük olasılıkla Konya-Karaman) taşınmasıdır. Metinlerde adı okunan Tarhuntaşşa’nın yeri kesin olarak tespit edilmeden önce Adana civarında bir yer olduğu zannediliyordu ve Muwatalli’nin Mısır ile yapılacak savaşta çatışma bölgesine asker sevkiyatını konforlu hale getirmek için yönetim merkezini buraya taşıdığı düşünülüyordu. Savaş gelip çattığında Hitit ordusuna Kral Muwatalli ve Mısır ordusuna ise Firavun II. Ramses komuta ediyordu. Kadeş’te bir meydan savaşı olarak gerçekleşen karşılaşma (MÖ.1290/1285) o zamanın dünya savaşıdır ve Eski
Dünya’nın en iyi tanımlanan savaşıdır. Çünkü II. Ramses, savaşla ilgili ayrıntıları Mısır’daki Luksor Tapınağı’nın duvarları üzerine tasvir ettirmiştir. Kadeş Savaşı kesin bir kazanan olmaksızın sona ermiştir.
Muwatalli’den sonra III. Hattuşili’nin saltanat döneminin (1267- 1237) pek çok bakımdan parlak olduğu bilinmektedir. Asur’un Suriye’yi içine alan genişleme siyaseti hem Hitit hem de Mısır için endişe vericiydi. Hitit- Mısır ilişkileri uzun zamandır sakindi. Kadeş Savaşının üzerinden yıllar geçmişti. III. Hattuşili Mısırla yapılacak bir anlaşmanın iki ülke arasındaki sorunları çözebileceğinin ve Asur’a karşı bir ittifak oluşturabileceklerinin farkındaydı. “Hitit-Mısır Sonsuz Barışı” olarak tanımlanan antlaşmanın dikte edildiği tablet Hitit elçi heyeti tarafından Mısır’a gönderildi ve Firavun tarafından onaylanıp metnin kopyası Mısır tapınak duvarlarına hiyeroglif yazıyla kopya edildi. Antlaşma hükümlerinde modern uluslararası anlaşmalardakine benzer ifadelerin yer alması diplomasi dilinin geçmişten bu yana çok da değişmeyen karakteri için önemli bir örnektir. Anadolu’da o sıralarda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Kuraklık ekonominin bel kemiği olan tarımı olumsuz etkilemekte, kral çifti birtakım önlemlerle kriz dönemini atlatmaya gayret etmektedir. Dinde başlattıkları reform bu önlemlerin sadece bir kısmını oluşturur.
IV. Tuthaliya (1237–1209) ebeveynleri döneminde başlayan dinde reform programını devam ettirmiş ve büyük imar projeleri başlatmıştır. IV. Tudhaliya, Hitit Devleti’nin ikiye ayıran bir antlaşma gerçekleştirmek durumunda kalır. Muwatalli’nin zamanından beri Tarhuntaşşa ve Hattuşa, Hitit ülkesi için iki ayrı odak niteliğindeydi ve de facto olarak devlet parçalanmıştı. IV. Tudhaliya ile kuzeni Kurunta arasında varılan anlaşma ile bu durum resmilik kazanmıştır. IV. Tudhaliya’nın iç ve dış politikada gösterdiği güçlü ve kararlı tutuma rağmen sona yaklaşılmaktadır. IV. Tudhaliya’nın ardından iki oğlu peşpeşe tahta oturmuştur. İlk oğlu Arnuwanda çok fazla yaşamamış ve tahtı II. Şuppiluliuma (1207–1180) devralmıştır. Hitit Devleti her taraftan kuşatılmış görünmektedir. Asur ile beklenen savaş Nihriya (Diyarbakır)’da gerçekleşir ve Hitit Devleti bu savaşta aldığı yenilgiden sonra toparlanamaz. Bir taraftan kıtlık devam etmektedir. İsyanlar çevre bölgelerle sınırlı kalmayıp saray çevresinde dahi baş gösterir olmuştur. Bu tarihlerde denizlerden gelen ve bütün Akdeniz’i kasıp kavuran halklar ulaşabildikleri her yeri yağmalamaya başladılar ve Ugarit de yağmalanan bölgelerden biri oldu.
İmparatorluk Dönemi’nde Hitit Kültürü
Hitit Uygarlığında din hayatın her alanında etkindi. Tanrı ve tanrıçaların bolluğu Hititler için bir övünç kaynağıydı. Hiçbir tanrı /tanrıçayı yadırgamıyor, yasaklamıyor, hepsine kucak açıyorlardı. “Hatti Ülkesinin bin tanrısı” ifadelerine metinlerde rastlanır. Ancak tanrılar arasında da bir hiyerarşi vardı. Zirvede Fırtına Tanrısı ve eşi Arinna’nın Güneş Tanrıçası yer alıyordu. Onların çocukları küçük Fırtına Tanrısı idi ve böylece bir aile oluşturmuşlardı. İmparatorluk
döneminde, başta Fırtına Tanrısı ve Güneş Tanrıçası olmak üzere Hurri inançlarının baskın hale gelmesiyle tanrılar ve tanrıçalar isim ve kimlik değiştirdi. Fırtına Tanrısı Teşup, Arinna’nın Güneş Tanrıçası Hepat oldu. Bu icraatı belgeleyen Yazılıkaya Açıkhava Tapınağı’dır.
Kralın mevsimlere göre düzenlenen bayram törenlerinde hazır bulunması ve törenleri yönetmesi, devlet başkanı olarak üstlenmesi gereken öncelikli görevlerinden biriydi. Yeni yılın gelişinin kutlandığı Antahşum ve benzer nitelik taşıyan Purulli bayramları metinlerde ayrıntılı olarak anlatılır.
İmparatorluk Döneminde de bayram törenleri için en güzel örnekler Alacahöyük ortostatları üzerindeki tasvirlerdir. Bu tasvirlerde kral ve kraliçe resmi giysileri içinde töreni yönetmekte, kurbanlık hayvanlar tören alanına sevk edilmekte, sihirbazlar gösteri yapmaktadır. Bayram havası kompozisyonun bütününe sinmiştir.
Alacahöyük’ün, sfenksli kapısı önemli bir Hitit şehri olduğunu göstermektedir. Bu şehrin Güneş Tanrıçasının kült merkezi Arinna şehri olduğu hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Başkent Hattuşa’nın günümüze ulaşan anıtsal kapıları içinde Kral Kapısı ve Aslanlı Kapı da önemlidir. Yakındoğu’da aslanların kapılarda hem güç sembolü hem de şehri koruyucu özelliği dolayısıyla kullanıldığına şahit olunmaktadır. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde tespit edilmiş Hititlere özgü bir sanat dalı olan kabartmalı kaya anıtları Hitit güç ve egemenliğinin sembolleridir. Bu anıtların hepsi İmparatorluk Dönemi’ne aittir. Önemli yol geçitlerinde veya su kenarlarında olmaları, Anadolu’da Hititler çağında kullanılmış olan kervan ve askeri yollarla ilişkilerini de ortaya koymaktadır.
Demir Çağı-Geç Hitit Krallıkları Dönemi
MÖ 12. yüzyılda Hitit Devleti’nin siyasal anlamda sahneden çekilişinin ardından karanlık bir dönem yaşanmıştır. Çalkantılı ve sancılı olduğu tahmin edilen bu dönemde Anadolu’daki halkların yer değişimi söz konusu olduğu gibi Anadolu’ya çeşitli yönlerden yeni insanlar da giriş yapmıştır. Hitit Devleti’nin köklü kültürel gelenekleri devam etmiş ancak yabancı etkiler ve yeni halkların kimlikleri kendini hissettirmiştir. MÖ 10. yüzyıldan itibaren özellikle Orta Anadolu’nun doğu kesimi ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde Hitit geleneklerini unutmamış bazı yerel krallıklar farklı görüntülerle ortaya çıkmaya başlamıştır.
Demir Çağı-Geç Hitit Krallıkları Dönemi’nde Genel Görünüm
Bu dönemde yaşananları Homeros Destanlarına konu olan Troya Savaşı anlatımında ya da Tevrat’da hikâye edilmiş olarak İsrailoğullarının serüvenlerinde yakalamak mümkündür. Tevrat’ta Het oğulları diye geçen halklar da Geç Hitit Krallıklarını ima eder görünmektedir. Demir Çağı Anadolu krallıklarında gözlemlenen Hitit mirası, Hitit İmparatorluk Döneminde mühürlerde ve kaya anıtlarında kullanılmış olan Luwi hiyeroglifleri ve Alacahöyük yerleşmesinde gördüğümüze benzer ortostatlardır.
Demir Çağı-Geç Hitit Krallıkları Dönemi’nde Belli Başlı Krallıklar ve Kültürel Bakiyeleri
Özellikle Kargamış Krallığı, en tanıdık olanıdır. Hitit soyundan bir hanedanla yönetilen krallık, Hitit İmparatorluğu çöktükten sonra da yaşamını sürdürmeye devam etmiştir. Hem kral isimleri hem de sanat gelenekleri Hititlerin devamı olduklarını ispatlar niteliktedir. Kargamış’ın Asur bölgesine yakınlığı ve bir süre sonra Asur egemenlik sahası içine girmesi tasvirli eserlerde farklı görüntüler ortaya çıkmasına yol açacaktır.
Geç Hitit Krallıkları için en özel keşifler Osmaniye Karatepe’de eski adıyla Azatiwataya’da yapılmıştır. Şehir ismini, kurucusu olan Kral Azatiwatas’tan alır. Luwi hiyeroglifli ve Fenikece çift dilli yazıtlar, hiyeroglif yazısının çözümüne büyük katkı sağlamıştır. Karatepe’deki kabartmalı ortostatlar üzerindeki Kral Azatiwatas’ın ziyafet sahnesi Hitit bayram törenlerini çağrıştırmakla birlikte güçlü Fenike etkisi hem figürlerin tipolojisinde hem sahne dekorunun parçası olan eşyalarda görülmektedir.
Arami ve Geç Hitit geleneklerinin birbirine karıştığı önemli bir başka krallık Sam’al’dır (Gaziantep-Zincirli Höyük). Yerleşmenin en ilham verici özelliği şehrin planıdır. Ana kaleyi çevreleyen şehir suru, pergelle çizilmiş kadar düzgün bir dairedir. Daha sonraki büyük kentlerin mimari planı için örnek teşkil ettiği kesindir. Plan, şehir planlaması tarihinde özel bir yere sahiptir. 1500 yıl sonra yine Yakındoğu coğrafyasında ortaya çıkacak İslam kentleri -en ünlüsü de Abbasi başkenti Bağdat- benzer şekilde dairesel planlı inşa edilecektir. Sam’al’da kraliyet stellerinin zaman içinde güçlü bir Asur etkisi taşımaya başladığı fark edilir.
Şehrin daha çok bir Arami yerleşmesi olduğu iç kalede karşımıza çıkan Kral Barrakap’ın tasvirinin yer aldığı Aramice yazıttan ve Aramice yazılı başka tasvirlerden anlaşılmaktadır. Arami alfabesi, alfabetik sistemi işler hale getiren Fenikelilerin alfabesinin bir uyarlamasıdır. Fenike alfabesinin temelinde Sümerli rahiplerle başlayan piktografik işaretlerden geliştirilen çivi yazısı vardır.
Geç Hitit Krallıkları için en özel keşifler Osmaniye Karatepe’de eski adıyla Azatiwataya’da yapılmıştır. Şehir ismini, kurucusu olan Kral Azatiwatas’tan alır. Luwi hiyeroglifli ve Fenikece çift dilli yazıtlar, hiyeroglif yazısının çözümüne büyük katkı sağlamıştır. Karatepe’deki kabartmalı ortostatlar üzerindeki Kral Azatiwatas’ın ziyafet sahnesi Hitit bayram törenlerini çağrıştırmakla birlikte güçlü Fenike etkisi hem figürlerin tipolojisinde hem sahne dekorunun parçası olan eşyalarda görülmektedir.
Geç Hitit Krallıkları içinde son olarak Gurgum (Maraş) Krallığı mezar stelleri hakkında bilgi verilecektir. Mezar stellerinde tasvir edilen şahısların kraliyet ailesinden değil de zengin tabakadan insanlara, tüccarlara ait olması sıra dışıdır. Stellerde şahısların mesleklerini belirten sembollerle resmedilişi bir yeniliktir. Gurgum’daki mezar stellerindeki sahneler Eski Yunan mezar stellerindekilerin prototipidir.
Tunç Çağının sonunda yaşanan nüfus hareketlilikleri, yeni halkların gelişi ve yaşanan etkileşimler Demir Çağı Anadolu’suna canlı ve dinamik bir hava vermiştir. Mimaride yenilikler, farklı eşyalar, takılar ve giysiler, tasvirlerde hareketlilik, hatta gündelik yaşamdan sahneler dünden bugüne yansıyan çarpıcı detaylardır.
Tüccarlarla başlattığımız Anadolu’nun Erken Tarihini, Demir Çağı’nda mezar stellerinde karşımıza çıkan tüccarlarla bitiriyor oluşumuzun anlamlı olduğuna dikkat çekmek isteriz. Anadolu her zaman bir cazibe merkezi olmuştur ve farklı kültürlerden gelen insanları kendine çekmiştir. Sözü Anadolunun zengin kültürel birikiminde rolü olan halkların çeşitliliğine vurgu yaparak ve kaynaşmanın ve barışın öneminin altını çizerek noktalıyoruz.