AÖF Soru Bankası

Fotoğraf KültürüÜnite 4 Özeti

Değişen Teknoloji Değişen Fotoğraf

FOT105U-FOTOĞRAF KÜLTÜRÜ

Ünite 4: Değişen Teknoloji Değişen Fotoğraf

Değişen Görsel Yapı

Fotoğraf makinesinin sunduğu görsel yapı, fotoğrafçının nerede durduğuna ve konuya nereden baktığına göre belirlenir. Fotoğrafın oluşturduğu görsel yapı, akıp giden zaman içindeki anlık bir gerçekliktir. Doğal olarak bu görsel yapı, fiziksel olarak varolan bir nesne ya da durumla ilgilidir. Bu anlamda fotoğrafı bir yerde varolan gerçeklikten ayrı düşünemeyiz.

Fotoğraf makinesi sabit olarak bir yerde durmaz. Hareket eder ve farklı bakış açıları sunar. Bunu yaparken de; alçalır- yükselir, yaklaşır-uzaklaşır. Fotoğraf makinesinin optiği, farklı bakış açıları sağlayan teknik bir sistemdir. Bir nesnenin çıplak gözle görülemeyen yapıları, optik yoluyla ortaya çıkartılabilir. Bu şekilde optik, insanın görme duyusu yoluyla kazandığı algıları da değiştirir. Optiğin günlük yaşam içindeki yerinin yaygınlaşmasının bir sonucu olarak, görme ve düşünme şeklimiz değişmiştir. Optik bakış, insan yaşamına fotoğrafla birlikte girmiştir. Hareketli görüntü yani film ve ardından da video, optik bakışı geliştirmiş ve yaygınlaştırmıştır. Bu süreç içinde optik bakışın iki belirleyici teknolojik dönemi söz konusudur. Bunlar; analog ve sayısal (dijital) dönemlerdir. Verilerin kesintisiz olarak işlediği, kaydedildiği ve saklandığı dönem analog dönem olarak adlandırılır. Verilerin basamaklanarak, 0-1 ya da Evet-Hayır olarak belirlenerek işlendiği, kaydedildiği ve saklandığı dönem ise sayısal dönem olarak adlandırılır.

Yirminci yüzyılda önemli bir değişim daha yaşanmıştır. Elektronik görüntü (video) bilgisayar teknolojisiyle birleşerek yeni bir görsel yapı ortaya çıkartmıştır. Nesneler ve konular, modelleri ve üçboyutlu şekilleriyle düzenlenmeye başlanmıştır. Belli bir nesne ya da konu bilgisayar programları yoluyla, fiziksel ölçülerine uygun olarak kodlanarak, ışığın yüzey üzerinde oluşturduğu etkiyi de yaratarak üçboyutlu olarak inşa edilebilmektedir. Bu görsel yapı, kod ya da harflerden oluşmaktadır. Bütün bunlar, yüzeyin kendisinin de ışıktan oluştuğu bir ekran üzerinde gerçekleşmektedir. Görsel yapıyı oluşturan parçalar ve farklı bakış açıları bir elektronik yüzey üzerinde ve bir veri tabanı aracılığıyla gerçekleştirilir. Bu süreç içinde fotoğraf tek başına bir yapı değildir. Fotoğraf artık hareketli görüntü ve ses ile birlikte kullanılan bir ortam haline gelmiştir.

Teknolojinin ve aletlerin sanat üretimi içine bu kadar çok girmiş olması; kolaj, fotomontaj, fotoğrafik çalışmaların üretimini de kolaylaştırmıştır. Bu anlamda teknolojik sistemler, sadece sanat eserlerinin çoğaltılmasını sağlamaz; aynı zamanda da sanat eserlerinin ortaya çıkmasını sağlar. Bu süreç içinde teknolojinin sanatla ilişkisi bağlamında, dönemlere özgü olgular da sözkonusudur. Bilgisayar teknolojileriyle birlikte, teknolojinin sanatla olan ilişkisi, görsel yapıların gittikçe genişleyen olanaklarının sanatçıları ve onların eserlerini nasıl etkilediği sorusunu ortaya çıkarmıştır.

Bilimsel Gelişmeler ve Sanat

Karanlık kutunun (Camera Obscura) kopyalama yapmak için sanatçılar tarafından kullanılması şaşırtıcı değildir. Sanatçıların ihtiyaçlarına uygun olarak farklı karanlık kutular geliştirilmiştir. Karanlık kutunun bu şekilde kullanılması fotoğrafın bulunuşundan 250-300 yıl önceye kadar gider. Karanlık kutuyla birlikte başlayan önemli bir olgu, sanatçıların çıplak gözle görmek yerine optik yoluyla bakmayı seçmeleridir. Bunun anlamı şudur: Sanatçılar, çıplak göz yerine yapay bir göz ya da görmek için bir makine kullanmışlardır. Doğal olarak bunun sonucunda, görüş alanı hem açı hem de derinlik olarak kullanılmıştır. Perspektif, kullanılan mercek sistemine göre belirlenir olmuştur. Bu nedenle, birçok sanatçı için görmeyi sağlayan bu makineler hayal kırıklığı yaratmasına rağmen, XVII, XVIII ve XIX. yüzyıllarda çok yaygın olarak kullanılmıştır.

Karanlık kutu yoluyla sanatçıların yüzey üzerinde görüntü elde etmeleri, bu amaca yönelik ihtiyaçlara tam anlamıyla karşılık vermemiştir. Karanlık kutunun sağladığı bu görüntünün yüzey üzerinde kalıcı olması önemli bir aşamadır. Bu arayış çalışmaları sonucunda 1827’de fotoğrafın bulunuşu gerçekleşmiştir. Bir süre sonra 1840 yılında negatif görüntünün bulunuşuyla yeni bir mekanik üretme sistemi ortaya çıkmıştır. Fotoğrafın bulunuşu ve arkadan gelen gelişmeler, sanatçıların teknolojiyle olan ilişkilerine yeni bir boyut getirmiştir. Özellikle fotoğrafın, akan zaman içinde belli bir an’ı sabitleyerek mekanik olarak çoğaltma tekniği sanatçıların ilgisini çekmiştir.

Fotoğraf, mekanik çoğaltma tekniği olarak bütün eleştiri ve karşı çıkışlara rağmen sanatçılar tarafından farklı araçlara yönelik olarak kullanılmıştır. 1850’lerden itibaren fotoğraf hem kopyalamak hem de farklı baskı teknikleriyle çoğaltmak için sanatçıların üretimini hızlandırmıştır. Ayrıca geçmişteki sanat eserlerinin fotoğraf yoluyla yeniden çoğaltılması da sanat ortamı için önemli bir olgudur. Bu süreç içinde, güzel sanatların temel sorunlarından biri gündeme gelmiştir. Makine ya da alet yoluyla elde edilen sanat eserleri ve sanat eserlerinin bu yolla yapılan çoğaltmaları, nitelikle ilgili önemli bir soruyu ortaya çıkarmıştır. Bu nitelik, “biriciklik” kavramıyla açıklanmıştır. Fotomekanik yoluyla yeniden üretilen kopyaların sanat eseri olarak “biricikliği” hakkında tartışmalar gündeme gelmiştir. Başka bir deyişle soru şudur: Böyle sanat eserlerinde sanatçının eli nerededir? Öncelikle sanat eseri yeniden çoğaltılır ya da fotoğraf yoluyla yeniden çoğaltmak için düzenlenirse, asıl (orijinal) olma sorunu ortaya çıkar. Bu temel tartışma, sanat ve teknoloji, sanatçı ve makine konuları kapsamında günümüzde de sürmektedir. XXI. yüzyılın elektronik ortamlarında yapılan sanatlar için de bu yaklaşımlar ve tartışmalar geçerlidir.

Fotoğrafın kapsadığı alan, sanatçılar için sadece bir makine ve bu makine yoluyla mekanik bir çoğaltma teknolojisi değildir. Optik, ışık, renk, görüntünün niteliği, nasıl gördüğümüz gibi bilimsel çalışmalar fotoğrafın alanı içinde gerçekleştirilmiştir. Başka bir deyişle fotoğraf bu bilimsel


çalışmalara ortam hazırlamıştır. Bilgisayar ortamında görüntü üretmek ve işlemek bu sürecin sonucu olarak ulaşılan önemli bir noktadır. Bilimsel buluşlar ve fotoğraf makinesinin görüntüsü yeni bir görsel anlayışa neden olmuştur. Bu anlamda, İzlenimcilik akımını anmak gerekir. XIX. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan izlenimci resim akımının üyeleri, dönemin bilimsel bulgularıyla doğrudan ilgilenmişlerdir. Bu akımın ilk temsilcilerinden biri olan ressam Claude Monet (1840-1926) çalışmalarında ışık ve su oyunlarına ayrı bir vurgu yapar. Monet, karşımızda gördüğümüz bir konunun görüntüsünün, ışık yoluyla nasıl değiştiğini araştırmıştır. Rouen Katedrali’nin her bir farklı ışık ve renk içeren yirmi farklı resmini yapmıştır. Bu şekilde Monet, görüntünün karmaşık yapısını ve aynı zamanda akışkan bir süreç içerdiğini resimler yoluyla ortaya koymuştur. Ona göre Rouen Katedrali hiçbir zaman aynı görünmez, tek bir görünüşü yoktur ve birçok açıdan resmedilebilir. Bu şekilde görmeye yönelik sanatların, sabit olmayan ve değişen bir düşüncenin ürünü olması gerektiği düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Bakma eylemiyle ilgili yeni açılımlar XX. yüzyılın başında Kübizm ile dönüm noktası yaşamıştır. Kübist ressamlar, nesneleri birçok farklı bakış açısında resmetmişlerdir. Onlara göre insan gözünün hareketli olup tek bir noktaya takılı kalmaması gibi resmin de tek bir bakış açısı olmaması gerekir. Bu anlamda, geleneğe karşı çıkış söz konusudur. Kübistler nesneleri birçok farklı açıdan görüyormuş gibi resmetmişlerdir. Bu şekilde, görüntü ile gerçek arasında ilişki değişmiştir. Bunu yaparken de kübist ressamlar, insanın görme biçimini temel almışlardır. Kübizm sonrası gelen akımlar da aynı yaklaşım içinde olmuşlardır. Geleneğin oluşturduğu tek bir noktadan bakmak, insanla ilgili tek ve vazgeçilmez bir durum değildir. Özellikle fotoğraf makinesinin de içinde olduğu, XX. yüzyıl çalışmalarında sanatçılar ve gerçek görüntü nerededir? Bir görüntü söz konusu ise bu görüntü, hangi an çekilmiştir? Öte yandan bunu izleyenlerin konumu ne olmalıdır? Sanatçıların resmetme sürecinde kullandıkları teknolojiler, buna benzer soruları da gündeme getirmiştir. Doğal olarak bütün bu konular ve tartışma noktaları bilimsel buluşların sunduğu sonuçlarla ve dönemin teknolojik gelişmeleriyle bağlamsal olarak ilişkilidir.

Sayısal Çağ

Sanatın teknolojiyle olan ilişkisi kapsamında üzerinde durulması gereken bir konu da, teknolojik değişim sonucunda ortaya çıkan yeni görsel yapıdır. Bu yapı sayısal (dijital) görüntüdür. 1980’li yıllardan başlayan ve 2000’li yıllarda gelişen sayısal görüntü, görüntünün oluşturduğu anlamı değiştirmiştir. Sayısal görüntü denildiğinde bilgisayar yoluyla oluşturulmuş fotoğrafik görüntü anlaşılmamalıdır. Başka bir deyişle bilgisayar desteği ile üretilmiş görüntü demek değildir. Analog görüntüler, bir süreklilikte işler, karşılıklı fiziksel bir uyum içerisindedir. Sayısal görüntüler, 0-1, Evet-Hayır gibi rakamsal kodlardan oluşur. Sayısal görüntünün en küçük birimi piksel olarak adlandırılan kodlardır. Analog bir fotoğraf görüntüsünün en küçük birimi gümüş bromürden oluşan

gren tanecikleridir. Kodlanan bitlerle sayısal bir görüntü kolaylıkla kaydedilerek saklanabilir. Bu görüntü üzerinde bir yönlendirme yapılmak istendiğinde, bu kodlamaya tek tek müdahale edilebilir. Bu şekilde, sayısal teknolojiyle birlikte yeniden çoğaltma olgusu bir boyut kazanmıştır. Sayısal görüntülerde, kopya ile aslı arasında hiçbir fark yoktur. Sayısal bir görüntünün kopyasını aslından ayırmak imkansızdır. Sayısal görüntünün değeri, bulunduğu ortamla ilgilidir. Biriciklik, tek olma gibi düşünceler sayısal teknolojiyle birlikte unutulmuştur. Eğer bir değerden söz etmek gerekirse, sayısal görüntünün değeri yer aldığı sanal ortamlar ve iletildiği bilgiyle ilişkilidir.

Sayısal görüntünün çok yönlü olarak yayılması, fotoğrafla ilgili temel bazı sorunları yeniden gündeme getirmiştir. Bunların başında gerçeğin, fotoğraf yoluyla üretilmesi gelir. Sayısal teknikleri kullanarak yapay gerçeklik yaratılabilir. Fotoğraf makinesi kullanmadan, fotoğraf üretilebilir. Böyle bir görüntü kolaylıkla, bilgisayar ortamında yaratılabilir. Bu şekilde, fotoğrafın optiği yoluyla oluşturulan gerçek olgusu da değişmiştir. Hatta kökten bir şekilde ortadan kalkmıştır. Günlük yaşamda, gördüğümüz birçok sayısal görüntü böylesi müdahaleler sonucu ortaya çıkmıştır. Sadece mankenler değil, politikacıların, sanatçıların hatta sıradan insanların fotoğraflarında; yüz kırışıklıkları, renk değişimleri, istenmeyen cilt dokuları düzeltilmektedir. Mükemmel yüz, mükemmel vücut şekli sayısal görüntülerde yaratılabilmektedir.

Sayısal teknolojilerin bilinen tarihi görüntüler üzerindeki etkileri de önemlidir. İnsanların kişisel fotoğraflarını yeniden renklendirmesi ve şekillendirmesi mümkündür. Hatta bir okul fotoğrafından sevilmeyen bir arkadaşı çıkartmak ya da yerine bir başkasını eklemek kolaydır. Çoğu kere tarihi fotoğraflarda böylesi müdahaleler çok zararsız ve masum görülmektedir. Teknolojinin sağladığı bu olanak, fotoğraf makinesi yoluyla elde edilen görüntüyü yapısal olarak sorgular duruma getirmiştir. Bir dönem, bazı ülkelerde görevden ayrılan politikacıların görüntüleri resmi fotoğraflardan çıkartılmıştır. Bunu analog teknolojiyle yapmak hiç de kolay olmamıştır. Oysa günümüzde bu teknik işlem, çok ilerlemiştir ve sayısal teknolojiyle kolaylıkla halledilebilir.

Sayısal görüntülerle ortaya çıkan bir olgu da sanal kavramıdır. Yaygın bir anlayış sonucu, sanal görüntülerin sayısal teknolojiler yoluyla üretildiğine inanılır. Sanal görüntüleri hem analog hem de sayısal teknolojilerle üretmek mümkündür. Ayrıca sanal denildiğinde, sadece gerçek olmayan hayal dünyasıyla ilgili şeylerin akla gelmemesi gerekir. Sanal görüntüler, bir duruma özgü olarak kurulan bir tür benzetimlerdir.

Sayısal Görüntü

Fotoğraf ve sayısal teknoloji ilişkisi, 1990’lardan itibaren gelişmiştir. Yaygın bir görüş, fotoğrafın geleneksel yapı içinde bittiği yönündedir. Bu şekilde, “fotoğrafın sonu” yaşanmaktadır. XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren,


“ideolojilerin sonu” olarak adlandırılan bir dönemden söz edilir. “Berlin Duvarı”nın yıkılması, bu görüşün uygulamadaki dönüm noktasıdır. Aynı şekilde 1990’larda yaygınlaşmaya başlayan sayısal teknoloji “fotoğrafın sonu” olarak görülen süreci başlatan algıdır. Bu yeni dönem, geleneksel fotoğraf için bir son oluştururken, öte yandan yeni bir “fotoğraf sonrası” dönemi de başlatmıştır.

Fotoğraf açısından, bu yeni dönemin belirleyici özellikleri vardır. Fotoğraf üretiminin süreci değişmiştir. Fotoğrafçılık, kimyasal karanlık odadan bilgisayarın aydınlık odasına geçmiştir. Fotoğrafın bir tek negatiften çoğaltılması yerine, değişken baskı yollarıyla; bilgisayar, televizyon ekranı ve Web sitelerinden üretilmesi söz konusudur. Fotoğrafların kopyalanması ve çoğaltılması gözle görülemez bir duruma gelmiştir. Fotoğraf görüntüleri, küresel bir ağ içinde, telefon hatları ve uydular yoluyla, elektronik sinyallere dönüşerek aktarılmaya başlanmıştır. Artık bir fotoğraf için, bölgesel ve politik bir sınır söz konusu değildir. Varolan bütün fotoğraflar, tarihî belge niteliğini taşıyan fotoğraflar bilgisayar sistemleri yoluyla, sayısal bir görüntü bankası şeklinde insanlığın kullanımına sunulmuş durumdadır. Sayısal teknolojilerin egemen olduğu bu çağda, fotoğrafın bu yeni durumu; insanlık tarihinin en eski toplumsal olgularından biri olan yöneten-yönetilenler ilişkisinin içinde yerini korumaktadır. Yeni bilgi ve görüntü ağları, sivil ve askerî denetim uygulamalarını yaygınlaştırmak amacıyla bir potansiyel haline gelmiştir. Şunu da belirtmek gerekir, fotoğraf görüntüleri artık tek başına bir görsel olgu olmaktan çok, ses ve video ortamlarıyla birleşerek kullanılmaktadır.

Yeni Görme Biçimi

“Görmek İnanmaktır” sözü, tarihsel olarak bir durumu ifade eder. Bu durum, insanların görme organları yoluyla algıladıklarıyla ilgilidir. Fotoğrafa kadar, görme denildiğinde anlaşılan şey, insan gözüyle görülen olmuştur. Bu anlamda sınırlı bir çevreden söz edilmektedir. Fotoğrafla birlikte bu sınırlı çevre genişlemiştir. Fotoğraf makinesinin ulaştığı her yer, insan gözünün ulaştığı yer haline gelmiştir. Sonuç olarak, fotoğraf yoluyla insanoğlunun algıladığı gerçek, yakın çevresinin çok daha ötesine ulaşmıştır. Bu durum, doğal olarak 1900’lü yıllarda yaşayanlar için yeni bir görme biçimini de beraberinde getirmiştir. 1900’lü yılların sonunda yani XXI. yüzyılın başında yeni görüntü teknolojilerinin ortaya çıkardığı görsel yapıyla karşı karşıya gelindiğinde, görme biçimiyle ilgili olarak açık bir biçimde yeni bir durum ortaya çıkar. Bilgisayarın görsel duyum alanını genişletmesi, görsel yapı oluşumunda yeni olanaklar saptamıştır. Görsel yapıyı oluşturmanın yeni olanakları, bilgisayarın görsel duyum alanını genişletmesi nedeniyle olmuştur. Örneğin, uzaydaki bir astronotun kalp atışını görsel yapı içinde görebilir, uzayla ilgili görsel bir yapı içinde dolaşabilir ve etkileşimli olarak bu yapı içinde yer alabilirsiniz. Öte yandan bilinen fotoğrafik bilgiler öylesine farklılaşmıştır ki, bunun fotoğrafik bir olgu ve veri olduğu dahi ayırt edilememektedir. Sözü edilen durum, tarihsel bir bağlam içinde gelişmiştir. Bu nedenle de, görsel yapılar ve yeni

görme biçimiyle ilgili bu karmaşık durumu anlayabilmek için, sosyo-kültürel gelişmeleri hesaba katmak gerekir.

Fotoğrafın Sonu

Sayısal teknolojilerin oluşturduğu ortam içinde, fotoğrafla ilgili olarak tartışma, optik yoluyla yüzey üzerine kaydederken gerçekle ilgilidir. Fotoğrafın resmetme tekniğinin, kendine özgü olarak, fiziksel gerçekleri kaydederek saklaması ve çoğaltarak yayması önemli bir olgu olmuştur. Farklı tartışmalar ve karşı çıkışlara rağmen, fotoğrafın gerçek dünya ile olan karşılıklı ilişkisi önemli bir olgu olmuştur. Fotoğrafın ışık yoluyla oluşturduğu görüntünün; ışık, film yüzeyi, fotoğraf kartı gibi teknik süreçler içinden geçerek oluşturduğu görüntünün önemini vurgulayanlar vardır. Yani, ışık yoluyla film yüzeyi üzerindeki iz önemlidir. Kuşkusuz bu anlamda fotoğrafın; teknolojik, kültürel ve ideolojik süreçlerinin karmaşık olduğu da bilinmektedir. Bütün bu yapının, sayısal teknoloji tarafından yıkıldığı yönündeki görüşler ise ağırlık kazanmıştır. Geleneksel fotoğrafı yapmak zordur ve zaman alır. İstenilen sonuç her durumda elde edilemez. Olanaklar, fotoğraf makinesi ve karanlık oda içindedir. Bu nedenle geleneksel fotoğraf; eskidir, yeniliğe açık değildir ve sınırlıdır. Aynı şeyleri sayısal teknoloji yeni olanaklarla, daha kolay ve açık bir sistem içinde sunmaktadır. Bu görüşe göre, fotoğrafın sonuna gelinmiştir. Optik yoluyla görüntü üretmek istiyorsanız, yer almanız gereken durum, fotoğraf sonrası durumdur.

Fotoğrafın sonu konusuyla ilgili tartışmalar, daha çok fotoğrafın sayısal teknolojiler yoluyla oluşturduğu ortam üzerinden yapılmaktadır. Bu anlamda üzerinde durulması gereken bir konu da, belki de en önemlisi olarak fotoğrafın neyi temsil ettiği, insanlara neyi sunduğudur. Fotoğrafın, yazılı ve sözlü açıklamalara ihtiyaç olmaksızın, ifade gücü hâlâ etkisini korumaktadır. Fotoğraf bu anlamda, bir resmetme tekniği olarak bulunuşundan beri hiç değişmemiştir. Ayrıca fotoğrafın tartışmalarla dolu tarihi içinde değişmeyen bir olgu da, fotoğrafın belge olma özelliğidir. Fotoğrafik belgenin, nesnel gerçeklikle olan ilgisi tartışmalı bir konu olmasına rağmen, tarihsel ve kültürel olarak fotoğraf denildiğinde, belge akla gelmektedir. Bu durum, sayısal teknolojilerin döneminde de değişmemiştir. Öte yandan, fotoğrafa yönlendirici bir etki yapmak, fotoğrafın belge niteliğini de etkilemektedir.

Fotoğraf Sonrası

Sayısal görüntü çağında, fotoğrafın konumu belirlenmeye çalışılırken, fotoğrafın oluşturduğu gelenek, belirleyici bir öğe olarak karşımızda durmaktadır. Eğer bir değişim söz konusu ise sadece bu gelenek değil bütün toplumsal yaşam bu değişim içinde görülmelidir. Konuyu sadece, fotoğrafik görüntü ve süreçleriyle, yani film ve sayısal teknoloji ayırımına getirmek doğru değildir. Konunun teknolojik yönüyle fazlasıyla ilgilenmek, bir anlamda, teknolojiyle ilgili kültürel olguları anlamsızlaştırmaktadır. Bu konuyu farklı iki teknoloji arasında ortaya çıkan bir dönüşüm olarak görmek yerine, bu iki teknolojik olguyu bir veri olarak kabul ederek tartışmak gerekir. Analog ve sayısal


teknolojilerin oluşturduğu görsel yapının, tarihsel bir dönem içinde dikkatle incelenmesi yalnızca bir etkendir. Diğer kitle iletişim araçlarında olduğu gibi, bu görüntü teknolojilerini değerlendirirken, egemen-bağımlı, yöneten- yönetilenler ilişkisi içinde görüntülerin nasıl, kim tarafından ve hangi amaçlarla kullanıldığına bakmak gerekir.

Fotoğraf toplum içinde radyo, televizyon, film gibi tek başına bir iletişim ortamı (medium) olarak yaygınlaşmıştır. Elektronik ve sayısal teknolojilerin yaygınlaşmasına kadar, bu durum radyo, televizyon ve film için de aynı şekilde olmuştur. Özellikle sayısal teknoloji ve bilgisayar sistemleriyle birlikte, daha önceleri tek tek kullanılan iletişim ortamlarının birlikte kullanılması, teknolojik olarak mümkün olmuştur. Sayısal teknoloji yoluyla, çokluortamlar (multi media) oluşturulmaya başlanmıştır. Örneğin, fotoğrafın durgun tek bir karesi, müzik ve hareketli görüntü ile birleştirilmeye başlanmıştır. Bu teknolojiyle önemli bir gelişme de izleyenin durumuyla ilgili olmuştur. İzleyenler etkileşimli bir duruma gelmiştir. Çokluortamlar ve etkileşim, yeni sayısal ortamların ortaya çıkardığı olanaklardır. Bu tek tek birbirlerinden bağımsız durumdaki ortamlar (fotoğraf, ses, video, televizyon) bir noktada birleştirilmiştir. İzleyici de artık ortamın belirleyici ve yönlendirici bir öğesi olmuştur.

Bu gelişme süreci içinde fotoğrafın, temel niteliği de değişmiştir. Fotoğraflar bu şekilde; müzik, açıklama metinleri ve video görüntüleriyle birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır.

Sayısal Fotoğraf

Sayısal fotoğrafın durumu 2000’li yıllardan başlayarak daha açık bir şekilde görülmektedir. Sayısal fotoğraflara bakıldığında, farklı fotoğrafik öğelerin bir arada kullanılmadığı çalışmalar da görülür. Resim sanatının oluşturduğu geleneğin sayısal fotoğrafçılarda da sürdüğü görülür. Bu fotoğrafçılar, kimyasal fotoğrafın geleneğinin resimsel değerlerini korumaktadırlar. Fotoğraf gibi görünme olgusu hâlâ bir durum olarak fotoğrafçıların gündemindedir. Sayısal fotoğrafın etkileri incelendiğinde, görüntünün oluşturduğu etki öne çıkmaktadır. Öte yandan, bu görüntünün kimyasal ya da sayısal süreçler ya da bilgisayar yazılımları yoluyla yapılmış olması önemini yitirmektedir. Sonuç olarak izleyiciler, fotoğrafı görmektedirler. Ne şeklide elde edilirse edilsin, görüntülerin hepsi fotoğraf olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda sayısal fotoğrafçılar, kendilerini fotoğrafın geleneğinden farklı olarak görmezler.

Sayısal bir fotoğraf gören kişi, fotoğraf geleneğinin dışında kalan bir olguyu düşünmez. Bu kişi için sayısal fotoğraf ile geleneksel fotoğraf arasındaki fark, belirleyici ve önemli değildir. Ayrıca şunu da biliyoruz: Sayısal teknolojinin olanaklarıyla, ışığın sayısal olarak resmetme yeteneği, ışığın film yüzeyine resmetme yeteneğine ulaşma noktasına gelmiştir. Doğal olarak, hâlâ belirgin farklar söz konusudur; ancak günlük yaşam içindeki görüntülerde bunun

ayrıştırılması çok kolay değildir. Ayrıca sokaktaki insan için; sayısal görüntü, kimyasal süreçle elde edilene göre yapay değildir.

Sayısal teknolojinin, fotoğraf üzerine olan etkisinin yapısal nitelikte olduğu yaygın olarak kabul edilen bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım içinde iki tür fotoğraf arasındaki farklılık dereceleri tekrar tekrar değerlendirilir. Teknik süreç ve ortaya çıkan görsel yapı üzerine yapılandırılan bu tartışmalar, devam etmektedir. 2000’li yılların başında ortaya çıkan durum ise, sayısal teknolojinin fotoğraf üzerindeki teknik anlamdaki etkisinin tartışılmasının sınırlı olacağı yönündedir. Öte yandan çok açık olarak ortaya çıkan bir durum da şudur: Sayısal bir görüntünün aslı diye bir aşamadan söz edilemez. İlk çekilen ya da üretilen görüntü ile kopyaları arasında bir sıralama (1. kopya, 2. kopya, 55. kopya gibi) yapılamaz. Bu arada, bilgisayar sistemi içinde dosya olarak ortaya çıkan görüntünün; sıkıştırma, depolama, iletilme süreçlerinde bilgi kaybının da gerçekleştiği bilinmektedir. Film ve sayısal görüntüyü karşılaştırırken, üzerinde durulması gereken bir diğer önemli nokta da şu olmuştur: Filmi ve sayısal görüntüyü oluşturan yapı, film yüzeyindeki görüntü sürekliliği olan ve sınırları kesin olarak belirlenmemiş, gren taneciklerinden oluşur. Görüntünün yapısını oluşturan öğeler arasında bir geçiş söz konusudur. Sayısalda ise bu tam ve kesindir. Piksellerin yeri ve sınırları kesin olarak bellidir. Bu durumda, büyütülen bir negatif görüntü, sayısal görüntüye göre daha fazla bilgiyi açığa çıkarır.

Bütün bu anlatılanlar sonucunda fotoğrafla ilgili iki belirgin dönem ortaya çıkar bunlar; film ve sayısal dönemlerdir. Bu belirleyici özelliğini veren ise teknoloji olmuştur. Bu anlamda iki farklı teknolojik durum söz konusudur; Eski ve Yeni teknolojik durum. Fotoğrafı bir kitle iletişim aracı olarak Eski-Yeni bağlamı içinde de değerlendirmek gerekir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında