Betimlemecilik kuramına göre her iki durumda da temel Giriş düşünce aynıdır: her durumda özel ad bir tekil betimleme
Bir şeyi düşünebilmek, o şeyi zihnimizde temsil etmek ve ile eşanlamlı olmak durumundadır. Fakat Kripke buna dil yoluyla o şeyden bahsedebilmek nasıl mümkün oluyor? karşı çıkıyor. “Orhan Veli” ile “İstanbul’u Dinliyorum’u Frege ve Russel’ın kuramları bu soruya yanıtları açısından yazan şair” tekil betimlemesi aynı insana gönderme bir noktada birleşir. İki kurama göre de, öncelikle o yaparlar, yani eşgöndergeli terimlerdir. Ancak bu ikisi nesnenin betimlemesini yapmalıyız. Frege’ye göre bir özel esasen çok farklıdır. Diyelim ki Orhan Veli küçükken adın göndergesi, bu betimlemeyi sağlayan nesnedir. İstanbul’dan başka bir yere taşınıyor ailesiyle birlikte ve Russel’ın kuramında ise bir terimin anlamı ile göndergesi hayatının kalanını burada geçiriyor. Yine ünlü bir şair birbirlerinden ayrılmazlar, ikisi aynı şeydir. Tekil oluyor ve hatta Garip Akımının öncülüğünü yapıyor ama betimlemelerin çözümlemesinde Frege ve Russel tamamen İstanbul’u Dinliyorum adlı şiiri yazmıyor. Bu durumda farklı kuramlar savunsalar da, bir özel adın her durumda “İstanbul’u Dinliyorum’u yazan şair” betimlemesi Orhan tekil bir betimleme içerdiği görüşünde hemfikirdirler. Veli’yi betimlemiyor. Ya da diyelim ki Orhan Veli bu Aslında birleştikleri bu nokta yalnızca özel adlar üzerine şehir değişikliğinden sonra şair olamıyor ve hayatı değil, tek bir nesneden bahsetmemizi sağlayan tüm dilsel boyunca tek bir şiir bile yazmıyor. terimleri de kapsar. Yani basit kişi ve işaret zamirleri gibi tüm tekil terimler için geçerlidir. Bu Frege/Russel Yani kısacası Orhan Veli’nin İstanbul’u Dinliyorum adlı görüşüne daha sonra “Betimlemeci Gönderim Kuramı” şiiri yazması tarihin zorunlu bir olgusu değildi; olaylar (Descriptivist Theory of Reference) ya da farklı gelişseydi bu olgu hiç gerçekleşemeyebilirdi. “Betimlemecilik” (Descriptivism) denmiştir. Betimleyici Burada bahsedilen zorunluluk kavramı, “kadercilik” ile Gönderim Kuramı şu üç temel ilke ile özetlenebilir: özdeşleştirilmemelidir. Bazıları, Orhan Veli’nin şartlar ne olursa olsun şair olacağını, yani bunun zorunlu olduğunu 1. Özel ad, kişi ve işaret zamirleri türünde basit tekil savunabilirler. Ama böyle olsa bile, İstanbul’u Dinliyorum terimler bir cümle içinde kullanıldıklarında, o adlı şiiri yazmasının zorunlu bir olgu olmadığını kabul cümleye yaptıkları semantik katkı kavramsal bir ederler. Yani Orhan Veli’nin bu şiiri yazmış olduğunu içeriğe sahip olmalıdır. düşünmek bizi bir çelişkiye götürmez. Yani “Orhan Veli 2. Bu kavramsal içerik bir tekil betimleme “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiirin yazarıdır” cümlesi tarafından dile getiriliyor olabilmelidir. zorunlu bir olguyu dile getirmez. Bu cümlenin dile 3. O özel adın ya da zamirin cümlenin kullanım getirdiği önerme “olumsal” (contingent) bir doğrudur, bağlamındaki göndergesi bu tekil betimlemeyi yani zorunlu değildir. sağlayan şeydir. Dil felsefecilerine göre “İki terim eşanlamlı ise bir cümle Doğrudan Gönderme Kuramı, son kırk yılda dil felsefesi içinde biri yerine diğerini koyduğumuzda cümlenin anlamı literatüründe büyük bir etki bırakmış, hatta etkisi ve doğruluk değişmez.” Örneğin, “yalnızca” ve “sadece” felsefenin diğer alanlarına da yayılmıştır. Bu kuramın bu eş anlamlı kelimelerdir. “Yalnızca insanlar yalan söyler” denli etkili olması, Saul Kripke’nin bir klasik haline ve “Sadece insanlar yalan söyler” cümleleri eş anlamlıdır gelmiş olan Adlandırma ve Zorunluluk (Naming and ve ilk cümle doğruysa ikincisi de doğru, ilk cümle yanlışsa Necessity) adlı kitabında bu kurama getirdiği eleştirilerden ikincisi de yanlıştır. Demiştik ki Orhan Veli’nin İstanbul’u kaynaklanıyor. Dinliyorum adlı şiiri yazması zorunlu bir olgu değildi. Yani; “Orhan Veli “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiirin Betimlemeci Gönderim Kuramına Karşı yazarı olmayabilirdi”. Ali’nin Orhan Veli hakkında Argümanlar bildiği tek şey “İstanbul’u Dinliyorum adlı şiirin yazarı
Kripke, 1970’te daha sonra kitap olarak da basılacak olan olmasıdır, yani bu ikisi onun için eş anlamlıdır. Bu Adlandırma ve Zorunluluk (Naming and Necessity) adlı durumda ortaya çıkan önerge “Orhan Veli Orhan Veli meşhur üç seminer konuşmasında Betimlemeci Gönderim olmayabilirdi” olur. Bu cümle bir insanın kendinden farklı Kuramına karşı birçok argüman geliştirir. Bunlar arasında biri olabileceğini söylüyor. en fazla etkili olan özel adlarla ilgili olup daha sonraları “modal argüman” olarak anılmış argümandır. Şöyle Kripke dahil birçok felsefeciye göre bu mantıksal bir açıklayalım: Ali, Orhan Veli adını daha önce hiç çelişki içerir. Temel bir mantık yasasına göre her şey duymamış ve onun hakkında hiçbir şey bilmiyordur ve kendiyle özdeştir; yani Orhan Veli Orhan Veli’den başkası “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiiri okur. Betimlemeci olamazdı. Kripke bu tür bir argüman yoluyla özel adların Gönderim Kuramına göre Ali, Orhan Veli adını kullanarak hiçbir durumda bir betimleme ile eşanlamlı olmayacakları meşhur şairimizden bahsedebilir, ancak bu şiirin yazarı sonucuna varır.
olması dışında Orhan Veli hakkında başka hiçbir şey Doğrudan Gönderim Kuramı bilmiyordur. Yani Ali’nin Orhan Veli adına yüklediği Peki, eğer bahsetmek istediğimiz bir şey hakkında bilgi anlam şu betimlemedir; “İstanbul’u Dinliyorum’u yazan içeren bir betimleme yoluyla gönderme yapamıyorsak şair”. Fakat Orhan Veli’yi okuyan, bilen, tanıyan nasıl gönderme yaparız? Kripke bu soruya yönelik başkalarının bu adla özdeşleştirdiği betimleme çok daha ayrıntılarıyla savunabileceği bir alternatif “kuramı” uzun ve ayrıntılı olabilir.
olmadığını, ancak bir “açıklama” verebileceğini söyler. gelmezler. Betimleme yalnızca özel adın göndergesini Özel adların nasıl gönderme yaptığına dair bu açıklaması saptamaya yarar. Bu tür örneklerden yola çıkarak Kripke daha sonra başka felsefeciler tarafından geliştirilerek olumsal a priori önermeler olduğu savına varır. tarihe “Nedenselci Gönderim Kuramı” olarak geçmiştir. Doğrudan Gönderim Kuramı: Nedenselci gönderim şu Buradan yola çıkan bazı dil felsefecileri ise “Doğrudan soruyu yanıtsız bırakır: Özel adın semantik içeriği bir Gönderim Kuramı”nı geliştirmişlerdir. betimleme değilse nedir? Kripke bu soruya açık bir yanıt Nedenselci Gönderim Kuramı: Kripke’ye göre bir özel ad veremez ama bazı takipçileri yanıt verebilmek için bir “adlandırma töreni” ile dile sunulur. Bunu yapmanın “Doğrudan Gönderim Kuramı” (Direct Reference Theory) iki yolu vardır: “gösterim” ve “betimleme”. Örneğin, bir denen kuramı geliştirirler. Bu kurama göre özel ad ve basit bebek doğduğunda o bebeğe bir ad verilmesi “gösterim” zamirler bir cümle içinde kullanıldıklarında doğrudan yollu adlandırmadır. Bu tür bir adlandırma töreni göndergelerine gönderme yaparlar. Örneğin, “Aristoteles sonrasında o ad o nesnenin bir “etiketi” haline gelir ve bir filozoftur” cümlesinde özne olan “Aristoteles” adı dilde kullanılmaya başlar. Bebeğin adı Ayşe olsun. Ayşe doğrudan Aristoteles’e gönderme yapar bu kurama göre. büyür ve onunla tanışmamış insanlar bile adını kullanarak Yani bu adın anlamı bir betimleme de, soyut bir kavram ondan bahsedebilir, ona gönderme yapabilir. Bu nasıl da değildir. Adın cümlenin anlamına katkısı bu ikisi ya da oluyor? Ayşe ile tanışıklığı olmayan biri Ayşe adını ancak buna benzer bir şey olmadığından geriye tek seçenek kalır; bir başkasından duyarak öğrenir. Ayşe adını duyduğu o o da adın göndergesi, yani Aristoteles’in kendisidir. kişi Ayşe’yi tanıyor olabilir, değilse o da adı bir Kısacası Doğrudan Gönderim Kuramına göre özel ad başkasından duymuştur. Adın böyle bir “kullanım zinciri” türündeki basit tekil terimler için slogan şudur: Anlam ile olmalıdır ve sonuçta bu zincirin ilk halkası mutlaka Gönderge aynı şeydir. Mesela Doğrudan Gönderim Ayşe’yi ilk adlandıran insana kadar gitmelidir. Bu şekilde Kuramına göre “Dünya” sözcüğünün anlamı “üzerinde kullanım zincirinin halkaları arasında bir “nedensellik” yaşadığımız gezegen” ya da “üzerinde sıvı su bulunan tek ilişkisi oluşur. Eğer sözünü etmek istediğimiz kişi tarihten gezegen” ya da bir başka herhangi bir betimleme olamaz. biriyse bu zincir çok daha karmaşık olacak ve çok daha “Dünya” sözcüğünün anlamı, dünyanın kendisidir. Anlam uzun bir süreyi kapsayacaktır. Bu zincir tarihsel bir süreci göndergedir. Özel ad ya da zamir ile gönderme yapılan bir kapsadığı için bu kurama bazıları “Tarihsel Gönderim insanın ya da nesnenin önermenin parçası olduğu türde Kuramı” da der. Bu tür tarihsel bir kullanım zincirinin bir önermeler vardır bu kurama göre. Bu tür önermelere, yani halkası olmak için gönderme yapılan kişinin adının bu bir adın göndergesinin doğrudan önermenin parçası tarihsel süreçte hiç değişmemiş olması gerekmez. Bu olduğu türde önermelere “tekil önerme” (singular durum nedensellik bağını bozmaz. Yeter ki bizim bu adı proposition) denir. Tekil önermenin varlığından yola çıkan bugünkü kullanımımız ile bu kişi arasında oluşmuş uzun bazı felsefeciler “tekil düşünce”lerin de olduğu sonucuna bir tarihsel bağ olsun. Bu kullanım zinciri boyunca özel ad varmışlardır. Bu kuram bazı felsefecilere göre yalnızca birçok değişikliğe uğramış olabilir. Önemli olan zincirin bazı özel ad türündeki tekil terimler için değil, aynı varlığının bilinmesi değil, gerçekte var olmasıdır. Bu zamanda doğal tür adları gibi bazı genel terimler için de kurama göre, özel bir ad kullanarak bir kişiye ya da bir geçerlidir. nesneye gönderme yapmamız için o kişi ya da nesneyi betimlememiz gerekmez. Örneğin, Aristoteles ve Olumsal A Priori ve Zorunlu A Posteriori
Platon’un “ünlü birer Yunan filozof” olduğunu bilen, fakat Kripke’nin Adlandırma ve Zorunluluk seminerleri ikisini birbirinden ayıracak betimlemelere sahip olmayan yayınlanmadan önce bir yanda zorunlu/olumsal ayrımı biri “Aristoteles” adını kullandığında Aristoteles’e, diğer yanda a priori/a posteriori ayrımı birçok felsefeci “Platon” adını kullandığında da Platon’a gönderme tarafından kullanılmıştır. Bu konuda iki temel sav vardır:
yapabilir yine de. Bunun nedeni bu adların kullanım • Tüm a priori önermeler zorunludur. zincirleri arasındaki farktır bu kurama göre. • Tüm a posteriori önermeler olumsaldır. Kripke’ye göre adlandırma töreninin ille de gösterim ile Bir önermenin a priori olması demek o önermenin duyu olması gerekmez, ikinci bir yol da bulunur; “betimleme deneyimine başvurmadan bilinebilir olması demektir, yani yoluyla adlandırma”. Örneğin, Neptün keşfedilmeden salt akıl yoluyla bilinebilirler. Mesela aritmetiğin ve önce, Uranüs’ün yörüngesinde bazı sapmalar saptanmıştı. geometrinin tüm önermeleri a prioridir. Çünkü 5+7’nin 12 Bu sapmalara neden olanın başka bir gezegen olabileceği ettiğini bilmek için 5 nesne alıp yanına 7 tane daha koyup hipotezi ortaya atıldı ve “Uranüs’ün yörüngesinde 12 ettiğini görmemize gerek yoktur; eğer böyle yaparsak sapmalara neden olan gezegene “Neptün” adını verelim” bilgiyi a priori elde etmiş olmayız. diyerek “Neptün” dile sunulmuş oldu. Daha sonra böyle bir gezegen olduğu keşfedilmiş ve tarihe de Neptün’ün Kripke öncesi Kant da dahil olmak üzere birçok felsefeci a keşfi olarak geçmiştir. İlk adlandırıldığında Neptün henüz priori olarak bilebileceğimiz önermelerin zorunlu olarak keşfedilmemişti ve “gösterilerek” adlandırılmamıştı, doğru olan önermeler olduğunu düşünmüşler. Çünkü eğer bunun yerine “betimlenmişti”. Kripke’ye göre bir önermeyi salt akıl yoluyla a priori bilebiliyorsak bu adlandırmanın betimleme yoluyla olduğu bu nadir önerme dünyanın “rastlantısal” olgularına dair olamaz; durumlarda bile o betimleme ile özel ad aynı anlama mutlaka matematik, geometri, mantık ya da metafizik
yasalarının “zorunlu” kıldığı bir doğru olmalıdır. Fakat gereklidir; yani a posteriori bir önermedir bu. Örneğin, Kripke, evrensel kabul görmüş bu düşünceyi sarsacak “Hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez” ve “E=mc2” türünde
örnekler olduğunu öne sürer. Örneğimize bakalım. Metrik önermelerin zorunlu doğrular olması ile “Su H2O’dur” sistem ilk ortaya çıktığında, metalden özel bir çubuk önermesinin zorunlu bir doğru olması arasında fark vardır. Standart Metre olarak kabul edilmiş ve bu çubuğun Çünkü fizik yasaları farklı olsaydı, ya da başka bir uzunluğuna bir “metre” adı verilmişti. “Metre” terimi bir evrende yaşıyor olsaydık belki de herhangi bir şey ışıktan uzunluğa gönderme yapan bir ad olarak dile sunulmuş. Bu daha hızlı gidebilirdi. Ancak içtiğimiz, yıkanmak için terimi dile kazandıran ekip şöyle demiş olabilir: bundan kullandığımız, deniz ve okyanusları oluşturan bir sıvı böyle “metre” Standart Metre çubuğunun uzunluğu olsun. olsun ve kimyasal yapısı suyunkinden farklı olsun Bu tür bir adlandırma ile ekip “metre” sözcüğünün diyelim. Bu suya çok benzer, onunla aynı işlevi görür, göndergesinin ne olduğunu saptamış olur. Yani “Standart fakat başka bir sıvıdır. Yani su eğer gerçekten H2O ise bu Metre çubuğunun uzunluğu” tekil betimlemesi “metre” onun değişmez özsel bir niteliği olmalıdır. Bu anlamda adının göndergesini saptayan bir araç olur, fakat “Su H2O’dur” önermesi sadece fiziksel açıdan değil, Kripke’ye göre bunu yaparken aynı zamanda anlamını da metafiziksel açıdan da zorunlu bir doğrudur. saptamaz. Yani ikisi eşanlamlı hale gelmez. Bu betimleme Kripke’nin zorunlu a posteriori doğrular bulunduğuna dair bir “gönderge-saptar”dır, bir “anlam-saptar” değil. bu savına verdiği örnek “Özcülük” metafizik öğretisine “Standart Metre çubuğunun uzunluğu bir metredir” dayanır. Özcülük, var olan her şeyi o şey yapan değişmez cümlesi Kripke’ye göre doğru bir önermedir. Ama az önce özsel nitelikler bulunduğunu savunur. bahsettiğimiz ekibin bu önermenin doğruluğunu olumlamak için ölçüm yapması gerekmez: bu dilsel tören Genel Terimler ve Tür Adları sonucunda önermenin doğruluğunu hemen bilir hale Tekil bir nesneye gönderme yapma işlevi olan özel ad gibi gelirler. Bir ölçüm gerekmediği için de bu önermeyi a tekil terimlerden farklı olarak genel terimler birden çok priori bilmiş olurlar. Fakat bu çubuk daha uzun veya daha nesneye uygulanabilir bir yapıdadır. Mesela kaplan, su, kısa olabilir miydi? Kripke’ye göre, evet. Söz konusu maymun gibi “doğal tür adları” birer genel terimdir. çubuğun o andaki uzunluğu olumsal bir olguydu, Örneğin, “kaplan” genel bir terimdir, çünkü birçok kaplan rastlantısaldı, zorunlu değil. Yani nesnelerin uzunlukları vardır ve her birine bu terim uygulanabilir. “a” ve “b”nin onların zorunlu değişmez özelliklerinden değildir. Fakat iki ayrı kaplan olduğun varsayarsak “a kaplandır”, “b Standart Metre çubuğunu kullanarak metre adının kaplandır” cümleleri doğru olur. Genel terimlerle göndergesini saptayan ekip için önerme hiçbir ölçüm yüklemler arasında yakın bir ilişki bulunur. Her genel yapmadan bilinebileceği için a priori bir önermeydi, fakat terimden bir yüklem elde edebiliriz: “x sudur”, “x olumsaldı. Yani Kripke, bütün a priori önermeler zorunlu kaplandır”, “x maymundur” gibi. “x” yerine farklı tekil değildir sonucuna varır. terimler koyarak farklı cümleler elde edilebilir. Bu
A priori ile a posteriori arasındaki ayrım bizim bilme terimlerin hepsinin ortak özellikleri birden çok şeye biçimlerimize dair, yani epistemik, bir ayrımdır. Ancak uygulanabilir olmalarıdır.
zorunlu ile olumsal doğrular arasındaki ayrım ise Özel adlar kişi ya da nesnelere doğrudan gönderme yapma metafizik bir ayrımdır. Kripke’ye göre bu ayrımın araçlarıyken, doğal tür adları ise soyut türlere doğrudan metafizik olması demek dünyaya, gerçekliğe dair bir gönderme yapmaya yararlar. Bu sayede eşgöndergeli iki ayrım olduğuna işaret eder; yani bir önermenin olumsal mı tür adını bir araya getirerek özdeşlik cümleleri ya da zorunlu mu olduğu bizim bilgimize dair ya da bilme oluşturabiliriz. Mesela “Su HO ile özdeştir” cümlesi 2 biçimlerimize dair bir konu değildir. Dolayısıyla iki zorunlu olarak doğru olan bir önermedir. ayrımın Kant geleneğinde olduğu gibi tam tamına örtüşmesi beklenemez.
Kant’ın bu iki ayrımın örtüştüğüne dair görüşüne karşı ikinci türde bir örnek daha verir Kripke; bu da zorunlu a posteriori önermelerin varlığına dairdir. Bilim, saf olarak var olduğunda “su”yun H2O olduğunu ortaya koymuştur. Eğer bu doğru ise, Kripke’ye göre zorunlu bir doğru olmalıdır. Yani suyun kimyasal yapısı başka bir şey olamazdı ve başka bir kimyasal bileşen suyu oluşturamazdı. Bu durumda “Su H2O’dur” önermesi metafizik açıdan zorunlu bir doğrudur. Bu önermenin zorunlu bir doğru olması epistemik değil, metafizik bir konudur: yani bizim onun doğruluğunu kesin olarak biliyor olduğumuzu göstermez. Peki, biz bu zorunlu doğruyu nasıl bilir hale geldik? Salt akıl yoluyla bu bilgiyi elde etmiş olamayız; yani bu a priori bir doğru olamaz. Bu olgunun bilinmesi için gözlem, deney ve duyu deneyimi