söyler. Shakespeare ve Homeros gibi ortak beğeninin Giriş karşılığı olan sanat eserleri ile bir ortak beğeni yargısı
Estetik, güzellik ve beğeniye yönelen duyumsal bilgiyi ele oluşabileceğini söylemesine karşın Hume güzelliğin alan, felsefenin duyusal değerle ilgili alt disiplinidir. 18. nesnede değil onu gören öznede olduğunu da ifade yüzyılın ortasında kavramı bu anlamda ilk kez kullanan etmiştir. kişi Alman düşünür Alexander G. Baumgarten’dir. Estetik iki ana parça ya da bölümden oluşur. Bunlardan biri Nesnenin tanımladığı güzellik değerini algılayana estetik estetik olgu ya da fenomenlerin felsefesi olarak estetiktir; özne denir. Estetik özneyi belirleyen temel özelliklerden estetik burada, estetik özne ve nesneyi, estetik yargıyı, biri, onun bir beğeni duygusuna sahip olmasıysa ikincisi, estetik değeri, estetik tutumu, vb. bütün boyutlarıyla ele estetik bir tutum geliştirmiş olmasıdır. Öznelci alır. İkincisi, doğrudan doğruya sanatı konu alan, sanatın perspektiften, bir nesneyi estetik açıdan değerli kılan şey, bir özü olup olmadığını soruşturan, sanatsal yaratıcılığın onun estetik özne ile olan ilişkisidir.
mahiyeti, sanat eserinin statüsü üzerinde duran sanat Estetik nesne ile estetik özne arasındaki ilgi ise estetik felsefesidir. tutumdur. Estetik tutum yarar amacına dönük pratik tavrın
karşıtıdır. Bu nedenle estetik tutumun çıkar gözetmeyen Estetik Fenomenlerin Felsefesi Olarak Estetik bir tavır olması gerekir. “Amacı kendinde” diye bilinen bu Estetik nesne, estetik özne, estetik değer, estetik tutum ve özelliği ilk kez ve en açık bir biçimde, güzellik karşısında estetik yargı estetiğin konusunu, onun ontik bütünlüğünü duyulan hoşlanmanın her tür ilgi, arzu ve çıkardan meydana getirir. Yani, estetiğin ontolojisi, belli bir beğeni bağımsız olduğunu dile getiren Kant ortaya koymuştur. duygusuna sahip estetik öznenin belli bir estetik değer taşıyan estetik nesneye, estetik diye nitelenen özel bir Estetik yargı, bilimsel yargıyla ahlak yargısından farklı tutum ya da yaklaşımla yönelmesinin ardından verilen olarak bir beğeni yargısıdır. Estetik öznenin estetik estetik yargıdan oluşur. nesneye, estetik tutum tavrıyla yöneldikten sonra gerçekleştirdiği estetik değer yükleme edimi şeklinde de Estetik nesne, insanın estetik tutumu ve algısı içine giren tanımlanabilir. Estetik yargıda bulunurken kişinin estetik her türlü objeyi ifade eder. Bu bir doğa manzarası, bir nesne ile bireysel kurduğu temas esas alınır. Belirli kural insan olabileceği gibi, farklı alanlarda üretilmiş resim, ve yasalara dayalı bir yargıdan değil kişinin estetik heykel, şiir gibi sanat eserleri de olabilir. Estetik nesne bir temasının samimi yargısından bahsedilir. Estetik öznenin yönü itibariyle fiziki bir şeydir ama estetik tutum veya herkesi aynı şekilde etkileyen belirli nesnel yasaları dikkatin konusu olan nesne, fiziki bir şey olmayıp onun olmadığı için Hume ve Kant’ın da söylediği gibi, estetik ifade ettiği şey veya anlamdır. yargıyı belirleyen nesnenin evrensel yasaları değil, onu
Estetik değer, bir eserde ki duyusal ve formel bütünlüğün deneyimleyen kişinin öznel tepkileridir. Kant, hazın güzelliği meydana getirmesidir. Başka bir deyişle, bir öznelliğini estetik nesne ile kurulan ilgi de zihinsel estetik nesnede duyumsal özellik ya da değerleri, söz temasın karşılığı olarak görür. Sıradan olanın hazzı ile konusu nesnenin dokusundan, renklerinden, tonundan, estetik anlamda beğeni yargısını, salt hoşlanma ve hazza kısacası fenomenal nesneden hoşlandığımızda, o bize dayanan rölativizminden korumak için Kant, tekil olan duyumsal bir keyif verdiği zaman keşfederiz. Güzellik iki böyle bir yargının evrensel onay talep etmesini temel ayrı şekilde değerlendirilmiştir. Birinci güzellik anlayışı kabul eder. Estetik deneyimi tüm önyargılardan, arzu ve klasik güzellik anlayışı olup güzelliği nesnel ve mutlak bir pratik olanın kuşatmasından bağımsızlaştırabildiğimiz değer olarak alır. Oysa modern güzellik anlayışı, güzelliği zaman evrensel olan ‘saf bir beğeni yargısına’ ulaşmış öznel ve göreli bir değer olarak görür. Pythagorasçı oluruz.
gelenek de denilen Klasik gelenek İlk Çağda, Sanat Felsefesi Pythagoras’tan başlayıp 18. Yüzyıla kadar sürer. Bu gelenekte güzellik, zaman içinde ahlaki güzellik idesini ve Estetik olarak sanatın sınıflandırmasını, ahlak ve hakikatle entelektüel ürün ya da eserleri de kapsayacak şekilde ilişkisini sanat felsefesi yapar. Sanat, ilk kez Aristoteles genişletilmiş olup güzelliğin metafiziksel ya da en azından tarafından, insanın üç faaliyet alanı, anlama, öğrenme, ontolojik boyutunu da açıklıkla ortaya koyar. Bu realist bilme (theoria), eylemde bulunma (praxis), bir şeyler güzellik anlayışında, güzelliğin mutlak ve evrensel bir meydana getirme (poiesis) olarak sınıflandırılmıştır. boyutu kadar, göreli bir boyutundan söz etmek Üretme faaliyeti, ya kullanım değeri taşıyan faydalı şeyler mümkündür. Bu gelenekten gelen Platon düşüncesinde ya da estetik değer taşıyan güzel şeyler meydana getirme somut şeylerin değişkenliğinden dolayı bunların dışında olabilir. Birincisine zanaat denirken ikincisine sanat denir. bir güzellik ideası olduğu düşüncesi hakimdi. Modern Sanat, temel işlevi güzeli meydana getirmek, güzellik gelenek ise 17. Yüzyılda ilk kez Sofistlerde ve yaratmak olan öznel faaliyet olarak tanımlanabilir Güzel Epikürosçularda görülmüş ve 18. Yüzyılda doruk sanatlar, İlk Çağdan bu ya da farklı ilke ve ölçütlere göre noktasına ulaşmıştır. Bu geleneğe aynı zamanda hazcı sınıflandırılmışlardır. Birinci sınıflama tarzı hiyerarşik gelenek de denir. Hume, dünyada bir beğeni farklılığı ve düzene göre sınıflamadır. Bu sınıflama tarzı sınıflamayı çeşitliliği olmakla birlikte, estetik görüsü gelişmiş yapan filozofun öznel ölçütlerine göre yapılır. Örneğin,
insanlarla ortak estetik beğeni yargısına da ulaşabileceğini
Platon’un ideal devletine uygun olmayan sanat, Hegel’de eserinin sadece sanatçının içsel anlatımının bir görünüşü duyusal zihnin ifadesi olarak büyük önem taşımaktadır. olmadığı, içsel ve dışsal anlatımın bir değer taşıdığını savunur. Sanat eserinin sahip olduğu form açısından Sanatın ne olduğu ve diğer alanlardan farkı geçmişten beri doğanın sürekliliği olduğunu söyleyen Kant’a göre, tartışılmış, buna teoriler geliştirilmiştir. Bunlardan formun sadece sanata özgü olduğunu söyleyen Bell ‘özcülük’ sanatın özünün sanatsal faaliyette, sanatçıda, farklılaşır. Sanatçı kullandığı sanatsal araçlarla, ahenkli bir sanat eserinde yani temsil, ifade ve formda diye tanımlar. bütünü yarattığı ‘anlamlı form’ yoluyla nitelikli, bir eser Platon’un mimesis (taklit) olarak ele aldığı sanat, ortaya koyabilir. Anlamlı form sanat eserinin Aristoteles’de duyuların arınması, dışa vurumu olarak da alımlayıcısında yarattığı estetik duygu yolu ile karşılık anlatılır. Clive Bell gibi 20. yüzyıl özcü düşünürleri, bulur. Bu duygu gündelik yaşama ait duygulardan farklı, sanatın sadece estetik veya sanatsal unsurlar üzerinden nesnenin formel özelliklerine verilen tepkidir. Formalist tanımlanabileceğini savunur. anlayışın en büyük açmazı da verilen bu tepkinin Özcülük karşıtları ise sanat eserinde tanımlanabilecek anlamlandırılması sürecinin belirsizliğidir. ortak unsurların olamayacağını savunur. Wittgenstein, Sanatın içsel veya sanata özgü olandan çok dışsal olanın böyle bir ortak özün olmadığını söyleyen analitik ifadesi olduğunu söyleyen özcü karşıtı kuramlar, sanatı, felsefecidir. Özcü anlayışa karşıt olarak sanat sosyolojisi, tarihe, topluma, kültüre tabi hale getirirler. Marksist veya dilin tarih içinde olgunlaştığını ve sanatın değişen zamanın gerçekçi sanat anlayışı, sanatın sanat için değil toplum için dilinden ve kültürel ikliminden bağımsız olamayacağını olduğunu ifade ederler. savunur. Marksist düşünce bu anlayışın en önemli temsili, yine 20. yüzyıl düşünürlerinden Arthur Danto önemli Marksist düşüncede sanat, tıpkı felsefesinde olduğu gibi savunucularındandır. sadece kendi eylemini gerçekleştiren değil, praxis olarak dünyayı değiştirme görevi de yüklenir. Marksist felsefenin Özcü kuramlardan, temsil ve taklit olarak sanat öncelikle temel figürü Karl Marks’ın sistematik bir sanat teorisi Platon felsefesinde karşımıza çıkar. Platon sanatı yoktur. Bu anlamda Marksist felsefeyi benimsemiş, ruhumuzun iyiyi gözeten akıllı yüksek bölümüne değil, Lukacs, Adorno, Althusser gibi düşünürlerin söylemleri akıl-dışı, coşkun ve taşkın tarafına hitap eden, değişen öne çıkar. Entelektüel bir faaliyet olarak sanat, toplumu nesnelerin bilgisinden beslenen, görünenlerin yansıması daha adil bir toplum doğrultusunda dönüştürmeyi yani taklidin taklidi mimesis olarak ele alır. Özellikle amaçlayan devrimci bir eylemdir. Sanatın sosyo- gençlerin bazı şairlerden etkilenmesinden dolayı ideal ekonomik ve politik etkileri, sanat eserinin üretildiği devlet anlayışında şairlere yer vermez. ekonomik koşullardan bağımsız değildir. Marksist teoride Özcü kuramların karşıtı olarak ifadeci kuramı ‘temel’ (altyapı) ve ‘üstyapı’ ilişkisine bağlı olarak sanat görmekteyiz. Sanatı insani duyguların ifadesi olarak gören eseri de bu etkinin dışında değildir. Gerçekliğin ve ifadeci kuram, özcü kuramın sanat eserinin dış dünya ile doğruluğun alanı bilimle, statükonun kendi çıkarları için kurduğu bağ yerine sanatçının eserinde anlatmaya çalıştığı kullandığı ideolojinin tam ortasında yer alır sanat. Sanat, içsel anlam yani eserin manevi içeriği üzerinden sanatı ele hayal gücünden beslenen yanıyla birlikte gerçeğe yaklaşan alır. Eseri ortaya koyarken benzetmekten çok hissetmek ve bu anlamda ideolojik işlev kazanan, toplumsal değişim temel anlatım biçimi olur. Hissedileni ifade etme, araçlarından biri olarak görünür. Frankfurt Okulu görünenin yansımasından farklı olarak ‘özgünlük’ ve düşünürlerinden Adorno, sanatın gerçeği yansıtmak ‘biriciklik’ kazandırmaktadır esere. Elbette bir ifadenin yerine, bu gerçekliğin yetkin bir gerçeklik olması, yani esere dönüşmesinden sonra taklitleri çıkabilir. Anlatılmak yanlışlıktan ve çarpıklıktan kurtulması için ona rehberlik isteneni yeni bir dil koyarak ifade etmek sanatta etmesi gerektiği söyler. yaratıcılığın en üst noktası olarak kabul edilir ve bu Özcü sanat anlayışına karşıt bir başka yaklaşım ise seviyeye eren sanatçıya ‘deha’ gözüyle bakılır. Sanatçı kurumsal sanat anlayışıdır. Amerikalı felsefeci George yaşadığı dünyayı eserleri yolu ile mucizevi bir dönüşüme Dickie’nin felsefesine dayanan bu görüş, sanatı felsefe ile tabi tutarak, bir başka dünyanın, sanat dilinin içinde sosyoloji arasında bir yere konumlar. Bugüne kadar en anlatmasını sağlamaktadır. önemlilerinden, yerel eserlere, birçok sanat eserinin Robin George Collingwood ve özellikle Benedetto Croce üretildiğini söyleyen Dickie, bunlarda sanat eseri olma ifadeci anlayışın en önemli isimleri olarak karşımıza çıkar. niteliğini taşıyan iki temel özellikten bahseder. Eserin Croce, bütün sanatların duyguların ifadesi olduğunu, insan elinden çıkmış olması ve ona sanat eseri statüsü özellikle şiirin duyguları ve ruh hallerini ifade ettiğini verecek bir sanat dünyasının olması. Kurumsal sanat söyler. Doğadan edindiği izlenimleri bir senteze tabi tutan anlayışı, sanat eserini ‘eser’ niteliğine yükseltecek veya sanatçı, bunu hayal gücü ile besleyerek doğada olmayan düşürecek sanat insanlarının elinde olması nedeni ile her bir şeyi, bir kez deneyimleyerek açığa çıkarır. Asıl ifade şeyin sanat eserine yükseltilebileceğini, iyi ile kötü sanatçının ruhunda meydana gelerek farklı sanatsal arasında ayrım yapmamasıyla eleştirilmiştir. malzemelerle dışa vurulur. Amerikalı düşünür Artur Danto’nun öncülük ettiği Özcü ve ifadeci sanat anlayışından farklı olarak, sanatta tarihselci sanat anlayışı yaklaşımı, Dickie’nin kurumsal formalizm, sadece formun önemli olduğunu söyler. Sanat sanat anlayışı gibi eleştiriye tabi olur. Danto’ya göre,
sanatın ne olduğu, belli bir sanat eserinin nasıl yorumlanacağı, sanat eserinin üretildiği tarihsel, kültürel, hatta politik koşullara bağlıdır. Her sanat yapıtı tarihin kendisi, özel olarak da farklılık gösteren kendi koşulları tarafından belirlenir. Sanatın şimdisi, sanatın geçmişi tarafından belirlenir. Cervantes’in Don Kişot gibi bir eserini bu çağda yazmak aynı tarihsel koşullar olmadığından onun sanat eseri olma niteliğini negatif etkileyecektir.