Giriş Yunanca bilgi anlamına gelen “episteme” ve söz, akıl, Bilginin Doğruluğu
bilim, açıklama, teori anlamlarına gelen “logos” Doğruluk bağlamında felsefi veya epistemolojik olarak sözcüklerinin birleşiminden meydana gelen epistemoloji sorulan, “neyin doğru olduğu”ndan ziyade, “doğruluğun (bilgi teorisi ya da bilgi bilimi), birbiriyle ilintili beş ana ne olduğu” sorusudur. Hakikat ile realite, doğruluk ile problemle ilgilenir. Söz konusu problemlerden ilki, gerçeklik birbiriyle sıklıkla karıştırılır. Gerçeklik zihinden bilginin doğası ve türlerine ilişkindir. İkincisi, bilginin bağımsız olarak ve gerçekten var olan varlığı ifade eder, doğruluğuyla ve doğruluğun özünün ne olduğuyla; oysa doğruluk, kabaca gerçekten var olanı olduğu şekliyle üçüncü problem bilginin kaynağıyla; dördüncüsü bilginin ifade eden önerme ya da bilginin bir özelliği olmak mümkün olup olmadığıyla; beşincisi ise bilginin durumundadır. Bu nedenle epistemoloji, alanındaki sınırlarıyla ilgilidir. Epistemolojiyle kapsamlı biçimde önermelerden hangilerinin doğru olduğunu, hangi meşgul olan ilk filozof, ünlü Yunan düşünürü Platon önermelerin doğruluk özelliğine sahip bulunduğunu olmuş; daha sonra antik Yunan’da başta Aristoteles ve keşfetmeyi amaçlayan bilimden farklılık gösterir. Bununla Pyrrhon gibi Yunan kuşkucularıyla, Orta Çağ’da Aziz birlikte doğruluk, varlığın ya da gerçekliğin değil, bilgi ya Augustinus, Aquinalı Thomas, İbni Sina ve Farabi gibi da önermenin bir özelliğidir. Üzerinde durulması gereken filozoflar bilgi konusunu ele almışlardır. Bununla birlikte, bir diğer nokta ise, “hakikat” ile “realite”, “doğruluk” ile modern felsefede ve yirminci yüzyılın analitik felsefesinde “gerçeklik” kavramlarının birbirlerinden farklı olduğudur. Descartes, Leibniz, John Locke, Hume, Kant ve Russell Gerçeklik, zihinden bağımsız var olanı ifade ederken; bilgi konusuna eğilen düşünürlerdir. doğruluk, gerçekten var olanı olduğu şekliyle ifade eden Epistemoloji de bilgi kavramını genel olarak ele alır, önerme ya da bilginin bir özelliği olmak durumundadır. bilgiyi bilgi olmak bakımından sorgular. O, bilginin insan Epistemolojide, hakikat veya doğruluk ile ilgili olarak zihninde nasıl oluştuğunu araştırmaz. Bu, bilim çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Söz konusu görüşlerden adamlarının ve bilimlerin konusudur. Bilgi kavramının biri, bir tümcenin ya da önermenin, ona karşılık gelen kendisinin incelenmesi ve aydınlatılması, bilginin olay, olgu veya durumun fiilen var olması koşuluyla doğru kazanılması süreçlerinden farklı ve felsefi nitelikte olan olduğunu ileri süren “mütekabiliyetçi doğruluk bir irdelemeyi gerektirir. görüşü”dür. Örneğin, “kar beyazdır” önermesinde, karın beyaz olduğu inancı doğruluğunu dış dünyanın belli bir Bilginin Doğası özelliğine, karın beyaz olması olgusuna borçludur. Esas Bilginin kurucu öğesi öznedir. Zira o, bilgi ilişkisinde olarak ampirik nesne veya deneyimsel olgularla ilgili olan aktif bir tavır sergiler; bir nesneye yönelerek onu mütekabiliyetçi doğruluk anlayışı, günümüzde de kabul kendisine konu yapabilir. Oysa nesne, bilen öznenin görmekle birlikte, esas olarak modern felsefe öncesi kendisine yöneldiği pasif varlıktır. Demek ki bilgi dönemde benimsenmiştir. Modern felsefeyle birlikte ise, ilişkisinde belirleyici olan öznedir; zira onun amaçlı doğruluk anlayışında “temsil epistemolojisi”nin etkisi yönelimi olmadan bilgiden söz edilemez. görülür. Temsil epistemolojisi öznenin zihinsel yapısının Bilginin üç kurucu öğesi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, nesneyi temsil edebilme ve dış dünyaya ayna tutabilme bilginin öznesi olarak bilen zihin; ikincisi, algılanan bir gücünü merkeze alan modern epistemoloji anlayışını ifade nesne, bir canlı veya bir önerme olarak bilginin konusu ya eder. Bu anlayışta, öznenin esas itibarıyla kendi zihin da nesnesi olan şey; üçüncü bileşen ise, bilen özne ile içeriklerini bildiği, kendi dışındaki nesnelerin bilgisine ise bilinen nesne arasındaki ilişkinin ürünüdür. Bu üç öğeden onların zihindeki temsilleri aracılığıyla eriştiği kabul hangisinin temel alındığına bağlı olarak bilgi üç farklı edilir. Bu düşünce temelinde ve insanın sadece deneyimsel biçimde tanımlanmaktadır. Bilen özne ya da zihin olguları değil aynı zamanda ampirik olmayan “a priori” durumunu temel alan tanım bilgiyi, bilenin zihin hali veya doğruları da bildiği düşüncesinden hareketle doğruluk, entelektüel bakımdan kaydettiği ilerlemeyle açıklar. İlk inanç ya da önermenin “apaçıklığı”, “tutarlılığı” veya “işe temsilcisi Platon olan bu bilgi anlayışının diğer önemli yararlılığı” gibi çeşitli ölçütlerle tanımlanır. “Birtakım temsilcisi ise Alman filozof Hegel’dir. Bilginin ölçütlerle uyuşma olarak doğruluk” kuramlarının ilk ve en tanımlanması noktasında ikinci anlayış, bilgiyi nesnesi seçkin örneği, doğruluğu “apaçıklık”la özdeşleştiren üzerinden ele alır. Bu anlayışı temsilen Platon, değişen bir anlayıştır. “Apaçıklık olarak doğruluk anlayışı”, doğru şeyle ilgili olarak oluşturulan bir betimlemenin, o şey yargının kendi iç özelliklerinden tanındığını ve doğru sürekli değişmekte olduğu için geçersizleşeceğini öne olduğunu apaçıklığıyla bizzat kendisinin gösterdiğini öne sürmüştür. Ayrıca bu tanıma göre, bilgi tümellerin, yani sürer. Ölçütlerle uyuşma olarak doğruluk anlayışının bir türlerin, cinslerin veya genellerin bilgisi olmak başka türü doğruluğu inançlar arasındaki tutarlılık durumundadır. Üçüncü anlayış ise, bilgiyi bir ürün olarak ilişkisiyle özdeşleştiren “bağdaşımcı doğruluk görüşü”dür. ele alan “üç öğeli ya da koşullu” bilgi anlayışıdır. Bu Söz konusu anlayış, doğrulamanın bütüncül olduğu, başka görüşe göre, bir öznenin bir önermeyi bilmesi için bir deyişle, bir inancın tutarlı ve uyumlu bir inançlar “inanç”, “doğruluk” ve “haklılandırma veya kümesinin parçası olduğu zaman doğrulandığı gerekçelendirme” olmak üzere üç koşulun sağlanmış düşüncesine yaslanır. Yani bu anlayışa göre doğruluk, olması gerekir. inançların, düşüncelerin, bilgilerin kendi aralarında
birbirleriyle uyuşmalarına dayanır. Bağdaşımcı veya Bilginin imkânına ilişkin olarak birbirine karşıt iki farklı tutarlılık olarak doğruluk görüşünün biraz daha gelişmiş anlayış bulunur. Bu anlayışlardan ilki, bilginin imkânsız biçimi ise “mutabakatçı doğruluk anlayışı”dır. Bu olduğunu, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, insan zihninin anlayışta doğruluk, inanç ya da önermenin başka kesin olan hiçbir doğruya ulaşamayacağını öne süren insanların inançlarıyla bağdaşmasında aranır. Bir başka “kuşkuculuk” (septisizm); ikincisi bilginin mümkün doğruluk anlayışı ise William James ve John Dewey gibi olduğunu ileri süren “dogmatizm”dir. Kuşkuculuk “genel düşünürler tarafından geliştirilmiş olan “pragmatist ya da lokal” ve “bilgiyle ya da inançla ilgili” olmak üzere doğruluk anlayışı”dır. Bu anlayışta, doğru inanç ya da farklı türlere ayrılır. “Genel kuşkuculuk”, bilginin hiçbir önermelerin istenen sonuçlara yol açan, eylemleri teşvik yer ya da alanda, hiçbir şekilde mümkün olmadığını öne eden kabul ya da inançlar oldukları savunulur. sürerken; “lokal kuşkuculuk” bazı bilgi türlerinin veya başka zihinler türünden belli birtakım şeylerin bilgisinin Bilgi Türleri imkânsız olduğunu öne sürer. Buna ek olarak “bilgi
Bilgi türleri için yapılan üç temel ayrımdan bahsedilebilir. septiği” bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığını Bu ayrımlardan ilki, olduğundan başka türlü olamayan savunurken; “inanç septiği” herhangi bir inanca sahip şeyleri veya bağıntıları dile getiren “zorunlu (apodeiktik) olma hakkımızın bulunmadığını, hiçbir inancın bir bilgi” ile olduklarından başka türlü olabilmeleri bir çelişki diğerinden daha iyi olmadığını savunur. Kuşkucuların yaratmayan şeylerin bilgisi anlamında “olumsal bilgi” görüşleri çeşitli argümanlardan beslenir. Bu arasında yapılır. Örneğin, “yarın yağmur yağacak ya da argümanlardan en eskisi olan “görüşlerin çelişmesiyle yağmayacaktır” önermesi, üçüncü bir alternatif olmadığı ilgili argüman”ın kaynağında Sofistler bulunur. Yunan için zorunlu bilgi türünün bir parçasını oluştururken; dünyasının gezgin filozofları olan Sofistler, farklı “yarın güneş Doğu’dan doğmayacaktır” önermesi bir insanların görüşlerinin birbirlerine karşı olduklarını zorunluluk içermediğinden olumsal bilginin kapsamına görmelerinin bir sonucu olarak tek, değişmez ve evrensel girer. Bu ayrımı tamamlayan ikincisi, “a priori bilgi” ile “a bir hakikate ulaşılamayacağı sonucuna varmışlardır. posteriori bilgi” arasındaki ayrımdır. A priori bilgi Kuşkucuların bir diğer argümanı olan “görelilikle ilgili deneyime dayanmayan, tecrübe yoluyla kazanılmamış argüman”a göre ise, her şeyin ölçüsü insandır. Örneğin, olan bilgiyi ifade ederken, a posteriori bilgi deneyim aynı rüzgârın bir kimseye soğuk bir başkasına sıcak yoluyla kazanılan bilgidir. Yirminci yüzyılın önemli gelmesinden çıkan sonuç, aynı rüzgârın kendisine soğuk düşünürlerinden Russell ise bilgiyi, “betimleme yoluyla görünen kişi için soğuk, sıcak görünen kişi içinse sıcak bilgi” ve “tanışıklık yoluyla bilgi” olmak üzere ikili bir olduğudur. Sofist Protagoras’a ait olan bu görüşten, her ayrıma tabi tutar. Buna göre, tanışıklık yoluyla nesneler, şeyin bireyin perspektifine bağlı ve bütün perspektiflerin betimleme yoluyla da gerçekliğin doğru temsilleri olarak aynı değerde olduğunu, dolayısıyla mutlak hakikatlerin önermeler bilinebilir. olamayacağını söyleyen “perspektivizm” görüşü ortaya
çıkar. Buna göre, nesnel doğrular yoktur, sadece Bilginin Kaynağı birbirlerinden tümüyle farklı öznel görüşler vardır. Bir Doğru bilginin hangi güç veya zihinsel yetiler aracılığıyla diğer argüman, “hata ihtimaline gönderme yapan sağlandığına ilişkin “akılcılık”, “deneyimcilik argüman”dır. Buna göre, bilen öznenin hataya düşmesi (ampirizm)”, “sentezci yaklaşım” ve “sezgicilik” olmak veya bilgiye temel teşkil eden inancının yanlış olması üzere dört ana tutum bulunur. Önemli temsilcileri arasında durumunda bilgi asla mümkün olmaz. Kuşkucuların bir Parmenides, Platon, Descartes, Spinoza ve Leibniz’in diğer önemli argümanı, birkaç argümanı veya en azından bulunduğu “akılcılık”, bilginin tek kaynağının ve sınama ölçüt problemi ile kısır döngü problemini bir araya getiren ölçütünün akıl olduğunu, zorunlu ve kesin doğruların “döngüsellikle ilgili argüman”dır. “Sonsuzca geriye deneyimle edinilemeyeceğini öne sürer. Bu tutumu gidişle ilgili argüman”a göre ise, bir iddiayı benimseyenler, kendilerine matematiği örnek alıp temellendirmek veya kanıtlamak için getirilen ispatın tümdengelimsel sistem idealini öne çıkarırlar. kendisi başka bir ispata, bu sonuncusu da bir başka ispata “Deneyimcilik” ise, bilginin kaynağını akılla değil tecrübe ihtiyaç duyacağından, bu durum bu şekilde geriye doğru veya deneyimle açıklar. John Locke, George Berkeley devam edip gider. Bundan sakınmanın yolu ise, tek tek her Hume, John Stuart Mill ve Bertrand Russell gibi şeyin ispatlanmasının imkânsız olması nedeniyle, bir deneyimciliği benimsemiş olan düşünürler, bilgi modeli şeyleri ispatlamadan doğru kabul etmekten geçer. olarak doğa bilimlerini, araştırma yöntemi olarak da tümevarımsal akıl yürütme yöntemini benimsemişlerdir. Bilginin Sınırları
“Sentezci yaklaşım”, bilginin kaynağını akıl ve deneyimin İnsan bilgisinin sınırlarına ilişkin olarak epistemolojinin ortak katkılarında bulur. Bu yaklaşımın en önemli temel sorusu “öznenin kendi dışındaki nesneleri gerçekte temsilcileri arasında Aristoteles ve Kant yer alır. Son olduğu şekliyle bilip bilemeyeceği” üzerinedir. Bu soruya olarak “sezgicilik”, bilginin kaynağını sezgide görür. Bu ilişkin olarak, “realizm” ve “idealizm” olmak üzere iki görüşün ideal temsilcisi Fransız düşünürü Henri Bergson, karşıt anlayış bulunmaktadır. Realizm, insan zihninin sezginin gerçekliğin şemasını değil bizzat kendisini bilme varlıkları gerçekte oldukları şekliyle bilebileceğini imkânı verdiğini söyleyerek, bilimi eleştirmiştir. söylerken; idealizm zihni temel alarak, insanın varlıkları
kendisine göründüğü şekliyle bilebileceğini ileri sürer. Bilginin İmkânı
İnsan bilgisine bir sınır çekilemeyeceğini, öznenin zihin dışı nesneleri gerçekte oldukları şekliyle bilebileceğini söyleyen “epistemolojik realizm”, bilen özneden değil varlıktan yola çıkarak, insandan bağımsız bir dış gerçekliğin bulunduğunu kabul eder. Bu çerçevede, aklın dış gerçekliğin aynası olduğunu ve kendi dışındaki varlığı, gerçekte olduğu şekliyle bilebileceğini savunur. İnsan zihninden yola çıkarak, öznenin dış gerçekliği veya kendisinin dışındaki nesneleri olduğu şekliyle değil kendisine göründüğü veya zihinsel donanımına uygun düştüğü şekliyle bildiğini ifade eden anlayış ise “epistemolojik idealizm”dir. Epistemolojik idealizmin, “içkin epistemolojik idealizm” ve “transendental epistemolojik idealizm” olmak üzere iki ayrı biçimi vardır. En kusursuz temsilcisi George Berkeley olan içkin epistemolojik idealizm, insan zihninin bilme sürecinde ancak kendi zihin içeriklerini bilebileceğini ve dolayısıyla zihninin dışına çıkamayıp onunla sınırlı kalacağını kabul eder. Öznel idealizmin ikinci versiyonu, Kant tarafından temsil edilen transendental epistemolojik idealizmdir. Kant, bilginin sınırlı olduğunu, bilen öznenin bildiği şeyin, nesnenin veya varlığın kendisi olmayıp sadece algısal deneyiminin konusu olan şey, yani “fenomen” olduğunu öne sürer. Kant’ın, akla ya da insan zihnine yüklediği rol, pasif bir alıcılık veya yansıtıcılık değil, kurucu bir roldür. Başka bir deyişle, bilginin nesnesi olarak fenomenin, zihinden bağımsız bir nesne olmayıp insan zihni tarafından inşa edildiğini ve yapılandırıldığını söyler.