AÖF Soru Bankası

Xvııı. Yüzyıl Türk EdebiyatıÜnite 7 Özeti

XVIII. Yüzyılda Nesir

EDB401U-XVIII. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI

Ünite 7: XVIII. Yüzyılda Nesir

Giriş

XVIII. yüzyılın nesir dili, ana hatları itibarıyla bir önceki asrın devamı niteliğindendir. Bu dönem nesir yazarları, artık Türk nesrinde gelenekselleşmiş olan, seleflerin (öncekilerin) eserlerine zeyl yazma geleneğini devam ettirmişler, eserlerinde dil ve üslup bakımından da onları izlemişlerdir. Estetik nesirde önceki yüzyılın üstatları Veysî ve Nergisî’nin tarzı takip edilmiş ve bu tarz, asra büyük oranda damgasını vurmuştur. Naima, Raşit, İzzî, Şefik gibi yazarlar tarih kitaplarında; Koca Ragıp Paşa, Osmanzade Taip, Çelebizade Âsım, Kânî, Raşit, Nevres-i Kadîm, Âtıf, Beylikçi İzzet ve Nahifî gibi şair ve münşiler münşeat mecmualarında; Safayî, Salim ve Ramiz gibi tezkireciler ise tezkirelerinde bu tarzı benimsemişlerdir. İlerleyen kısımlarda tanıtılacak olan hemen bütün şerhler ve sefaretnamelerde de Veysî ve Nergisî tarzının benimsendiği bilinmektedir.

Bu yüzyılın nesir dünyasındaki hâkim üslubu böyle olmakla beraber dönemdeki bütün mensur eserlerin süslü nesir veya ağdalı nesirle yazıldığını söylemek doğru değildir. Bu yüzyılı, gerçek karşılığını XIX. yüzyılda bulacak olan “arayışlar devri”nin ilk tohumlarının atılmaya başlandığı bir dönem olarak nitelemek yanlış olmaz. Şiirde bu dönemde nasıl bir yandan klasik tarz devam ettirilirken diğer taraftan Sebk-i Hindî ayrı bir eğilim olarak ağırlığını hissettirmiş, başını Nedim’in çektiği mahallî söyleyiş ayrı bir ilgi hâlesi oluşturmuşsa nesirde de benzeri bir durum karşımıza çıkmaktadır. Sözgelimi Fındıklılı Silahdar Mehmet Ağa’nın Silahdar Tarihi’nde, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinde ve Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Sefaretname’sinde, özellikle öykülemeye dayalı bölümlerde Evliya Çelebi’yi hatırlatan akıcı ve nükteli bir anlatım tarzının benimsendiği, sade nesir örneği kabul edilebilecek metinlerin yer aldığı görülmektedir.

Bu farklı üslup tercihlerini tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir. Veysî ve Nergisî gibi yazarların tarzını sürdürenler, “sanatlı, ağdalı, mutantan” gibi sıfatlarla nitelendirilen, Arapça Farsça kelime ve tamlamalarla yüklü, secinin önemli bir ahenk unsuru olarak kullanıldığı bir anlatım tarzını benimsemişlerdir. Bir önceki asırdan devraldıkları geleneği devam ettirmeyi yeğlemişlerdir. Bu yüzyılda daha sade bir üslubu tercih edenler ise ya İbrahim Hakkı (Marifetname) örneğinde olduğu gibi topluma vereceği bir mesajı olan müelliflerdir ya da şiirdeki mahallileşme eğiliminin nesir alanındaki temsilcileridir.

Edebî olayları, edebî gelişme ve oluşumları devrin siyasal, tarihsel ve toplumsal ortamından, daha genel tanımıyla çevresel şartlardan soyutlamak mümkün değildir. Bütün bu arayışlar arasında bu yüzyılda adeta XIX. yüzyılın Tanzimat dilinin habercisi niteliğinde ilginç bir eserden bahsetmeden geçmemek gerekir. Giritli Ali Aziz Efendi’nin bu yüzyıl sonlarında yazmasına rağmen 1852 yılında basılan Muhayyelat-ı Aziz Efendi adlı eseri, Binbir Gece ve Binbir Gündüz Hikâyeleri’nden ilham alınarak yazılan bir hikâyeler külliyatıdır.

XVIII. yüzyıl klasik Türk nesri denince, özellikle edebiyat tarihi ve şair biyografileri bakımından değeri tartışılmaz eserler olan şair tezkireleri akla gelir. Türk tezkirecilik geleneğinin ilginç bir şekilde, dönem dönem zikzaklar çizen bir seyir gösterdiğini biliyoruz. XVII. yüzyıl tezkirecilerinin bütünüyle olmasa da ağırlıklı olarak şairler hakkında biyografik bilgiden ziyade şiirlerinden alınan örnek metinlerin esere taşındığı bir tarzı tercih etmeleri, tezkireleri, şiir severlerin beğenisine sunulan birer şiir mecmuasına veya antolojiye dönüştürmüştür. Bu durum, mensur bölümleri çok sınırlı tutulan bu eserlerin nesir tarzının birer ürünü olarak değerlendirilmesini de güçleştirmiştir. Başta Salim ve Safayî olmak üzere XVIII. yüzyıl tezkirecileri çoğunlukla, XVI. yüzyıldaki seleflerinin yoluna geri dönerek tezkireleri yine Türk nesir edebiyatının en önemli eserleri arasına dâhil etmişlerdir. Bununla birlikte bu yüzyılda antoloji tipi tezkirecilik geleneği de Bursalı Belîğ’in Zübdetü’l-Eşar’a ve Silahdarzade’nin Belîğ’e yazdığı zeyillerle süregelmiştir. XVIII. yüzyıl tezkireciliğinin ilginç bir örneği de Ahmet Lutfî adlı bir mahkeme kâtibi tarafından yazılan Tezkire-i Şuara’dır. 1708-1740 tarihleri arasında Tekirdağ’da yetişen yirmi şairin biyografilerini içeren Tezkire-i Şuara, sadece belli bir şehirde yetişen şairleri kapsaması açısından ilginçtir.

Bu yüzyıl nesir edebiyatının en belirgin özelliklerinden biri de “yeni ve yerli” diyebileceğimiz türlerin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıdır. Bir önceki yüzyılda bir tek örneği görülen sefaretnamelere bu asırda pek çok yeni örnek eklenmesi, XVI. yüzyıldan beri görülmekle birlikte sûrname yazıcılığının bu dönemde zengin bir edebiyat vücuda getirmesi ve gazavatname yazıcılığının artarak devam etmesi dikkat çekicidir.

XVIII. yüzyıl, biyografi geleneği çerçevesinde düşünüldüğünde de üretken bir devirdir. Şakayık zeyillerinin en önemlilerinden olan Şeyhî’nin Vakayiu’l- Fuzala’sı ve diğer zeyillerle birlikte zümre biyografileri, yani belirli meslek sahiplerine dair biyografik eserler de bu asırda yoğun bir şekilde kaleme alınmıştır.

XVIII. Yüzyılda Başlıca Mensur Türler

Biyografiler

Bu yüzyılı, biyografi yazıcılığının zirveye ulaştığı bir dönem olarak adlandırmak yanlış olmaz. XVIII. yüzyılda vakanüvis denilen resmî tarih yazıcıları tarafından türlü devlet erkânının biyografilerinin makam ve rütbelerine göre aktarıldığı eserler de kaleme alınmıştır. Osmanzade Ahmet Taip’in Damat İbrahim Paşa’ya sunduğu Hadikatü’l-Mülûk adlı eserinde Osman Gazi’den II. Mustafa’ya kadar tahta çıkan Osmanlı padişahlarının hayat ve hayratları anlatılmaktadır. Osmanzade Taip’in en tanınmış biyografik eseri olan Hadikatü’l-Vüzera’sı Osmanlı vezirlerinin (108 vezirin) hayatının toplu olarak yer aldığı ilk eserdir.

Ahmet Resmî de Hamiletü’l-Kübera adlı eserinde otuz yedi darüssaade ağasının biyografilerini anlatmıştır. Bu dönemde yazılan önemli biyografik kaynaklardan biri de


Müstakimzade Süleyman Sadettin’in, şeyhülislamların hayatlarına yer verdiği Devhatü’lMeşayih adlı eseridir. Suyolcuzade Mehmet Necip’in Devhatü’l-Küttab ve Müstakimzade Süleyman Sadettin’in Tuhfe-i Hattatin adlı eserleri ise sadece hattatların biyografilerinin yer aldığı kitaplardır. Şeyhülislam Esat Efendi’nin Tezkire-i Hanendegân diye de bilinen Atrabü’l-Âsar fi Tezkireti Urefai’l-Edvar adını verdiği ve Damat İbrahim Paşa’ya sunduğu eserinde XVII. yüzyıldan XVIII. yüzyılın başlarına kadar yetişen doksan yedi musikişinas tanıtılmış ve eserlerinden örnekler verilmiştir.

XVIII. yüzyılda şehir vefeyatnameleri de kaleme alınmıştır. Tezkire sahibi İsmail Belîğ’in, tam adı Güldeste-i Riyaz-ı İrfan ve Vefeyat-ı Danişveran-ı Nadiredan olan eseri de bu yüzyılda kaleme alınan kayda değer biyografi kitaplarındandır.

Bu tür eserlerden biri de yüzyılın en üretken müellifi denilebilecek ünlü biyografi ustası Hafız Hüseyin Ayvansarayî’nin yazmış olduğu Vefeyat-ı Selatin ve Meşahir-i Rical’dir. Ayvansarayî, bu eserini dört bölüm hâlinde düzenlemiştir.

Hafız Hüseyin Ayvansarayî’nin biyografiye dair bir başka eseri Mecmua-i Tevarih’tir. Mevcut şekliyle bir müsvedde (karalama) olduğu tahmin edilen eserde şairler, devlet adamları, âlimler, şeyhler gibi pek çok ünlü kimsenin biyografilerinin yanı sıra özellikle onların ölümleri için düşürülen tarih manzumelerinin kaydedildiği görülmektedir.

Hafız Hüseyin Ayvansarayî’nin, biyografi ve şehir kültürü açısından önemli olan bir başka eseri ise İstanbul’daki camileri adlarına göre alfabetik olarak sıralayıp bilgi verdiği Hadikatü’l-Cevami’dir.

Tarihler

Tarihler, belli bir zaman dilimindeki tarihî olayları anlatan, kuru bilgi aktarımına dayalı eserler değildir. Osmanlı devrinde, başlangıçtan beri eser veren hemen hemen bütün tarihçiler, eserlerini aynı zamanda güzel birer edebî metin olarak kaleme almaya çalışmışlardır.

Bu yüzyılda, tarih yazıcılığının başta vakanüvisler olmak üzere müverrihler tarafından devam ettirildiği görülmektedir. Dönemin belli başlı vakanüvisleri Raşit, Çelebizade Âsım, Mustafa Şefik, Şakir, Subhî, Samî ve Süleyman İzzî’dir. Bunların her biri kendi dönemlerinde gelişen olayları kaydedip kitap hâlinde yazmışlardır.

Bu yüzyılda Enverî Sadullah, Behcetî Hasan Efendi ve Ömerzade Süleyman’ın vakanüvisliklerinden sonra bu göreve getirilen Vâsıf Ahmet Efendi’nin iki cilt hâlinde tertip edilen Mehasinü’l-Âsar ve Hakayıku’l-Ahbar adlı eseri yayımlanmıştır.

Şemdanizade Süleyman Efendi’nin, Hâkim Mehmet Efendi’nin müsveddelerinden yararlanarak yazdığı Müriü’t- Tevarîh adlı eseri, Kâtip Çelebi’nin Takvimü’t-Tevarih’ine zeyldir. Özellikle Kâtip Çelebi’nin yazdıklarına düştüğü

şerhler bakımından Osmanlı tarihlerinin tahlil ve değerlendirme bakımından en zengini sayılır.

Gazavetnameler

Fetihname veya zafername gibi adlarla da anılan gazavatnameler, sadece bir kumandanın yaptığı savaşları veya yalnız bir savaş, sefer veya zaferi anlatan eserlerdir.

XVIII. yüzyılda yazılmış belli başlı gazavatnameler: Tarihçi Raşit’in Fetihname-i Cezire-i Mora’sı Vahid Mahtumî’nin Mora Seferi, Damat Ali Paşa’nın Ravzatü’l- Âlî’si Sadrazam Silahdar Şehid Ali Paşa’nın 1715’deki Mora adasını fethetmesinin anlatıldığı eserlerdir. Seyyit Vehbî’nin Avusturyalılarla yapılan savaş ve barışları anlattığı Risale-i Sulhiyye’si, Abdurrezzak Nevres’in Tebriziyye-i Hekimoğlu Ali Paşa adlı eseri, Antakyalı Münîf ’in Zafername veya Fetihname-i Belgrad adlarıyla bilinen eseri Ziyâyî mahlasıyla şiirleri bulunan İsmail Ziyaettin’in, babası Hekimoğlu Ali Paşa’yı anlattığı Tarih-i Ali Paşa’sı bu yüzyılda yazılmış belli başlı gazavatnamelerdir.

Sûrnameler

Padişahların çocuklarının sünnetleri ve kızlarının evlenmeleri vesilesiyle yapılan düğünlerin anlatıldığı eserlere sûrname denilmektedir.

Hem nazım hem de nesir diliyle örnekler veren sûrname yazıcılığı, XVIII. yüzyılda büyük bir sıçrama yapmıştır. XVI. yüzyılda İntizamî’nin, XVII. yüzyılda da Abdî’nin birer mensur sûrname yazdıkları bilinmektedir. Bu yüzyılda ise Vehbî, Hafız Mehmet, Haşmet ve Melek İbrahim’in sûrnamelerinden başka müellifi tespit edilemeyen mensur üç sûrname kaleme alınmıştır. Bunlar arasında dil ve üslup bakımından en sanatlısı ve üzerinde durulması gerekeni kuşkusuz Vehbî’nin Sûrname’sidir.

XVIII. yüzyılda yazılan ikinci sûrname, sûr emini Hafız Mehmet Efendi tarafından kaleme alındığı halde bazı kaynaklara yanlışlıkla Hazin Sûrnamesi olarak geçmiştir. Eserde, Vehbî’nin Sûrname’si gibi III. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünleri ile kızları Ayşe Sultan ve Emetullah Sultan’ın evlilik törenleri anlatılmaktadır. Bilinen tek nüshası 167 varak tutarında hacimli bir eser olan bu sûrnamede çeşitli manzumelere de yer verilmiştir

Devrin önde gelen şairlerinden Haşmet’in Viladetname-i Hümayun olarak da bilinen Sûrname’si, III. Mustafa’nın kızı Hibetullah Sultan’ın doğumu üzerine yapılan şenlikleri konu edinmektedir.

Bu yüzyılda yazılan viladetname konulu bir başka sûrname Melek İbrahim adlı meçhul bir yazara aittir. Viladetname-i Hatice Sultan adlı eserde I. Abdülhamit’in 12 Ocak 1776 günü doğan kızı Hatice Sultan’ın on gün süren doğum şenlikleri anlatılır. Otuz varaktan ibaret olan bu sûrname, zamanın teşrifat (protokol) kuralları, eğlence hayatı ve yemekleri hakkında bilgiler verdiği için kültür tarihimiz açısından önemlidir.


Vehbî

XVIII. yüzyılın divan sahibi şairlerindendir. 1674 yılında İstanbul’un Kabataş semtinde dünyaya geldi. Asıl adı Hüseyin’dir. Kethüda Hacı Ahmet Efendi’nin oğludur. Ataları ehl-i beyte dayandığı için Seyyid Vehbî olarak anılmıştır. İlk gençlik yıllarında Hüsamî olan mahlasını hocası şair Mirzazade Ahmet Neylî’nin tavsiyesi üzerine Vehbî olarak değiştirmiştir. Gerek padişah III. Ahmet, gerekse devrin kudretli sadrazamı Damat İbrahim Paşa tarafından sürekli himaye edilen Vehbî, bu devrin en önemli şairleri arasında sayılır.

Seyyid Vehbî’nin, yirmi civarında el yazması nüshası olan Türkçe divanı, manzum Hadis-i Erbain Tercümesi, Pasarofça Antlaşması hakkında bilgi veren Sulhiyye adlı küçük bir risalesi vardır. Vehbî’yi Türk nesir edebiyatında önemli kılan ve onun sanatının orijinal tarafını ortaya koyan en önemli eseri ise kuşkusuz ki Sûrname’sidir.

Sefaretnameler ve Seyahatnameler

Sûrnameler gibi hem manzum hem mensur örnekleri görülen sefaretnameler de bu yüzyılda yaygınlaşan türlerdendir. Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyılın sonlarına kadar yabancı ülkelere daimi elçi görevlendirmemiş, elçiler gerek görüldükçe ve geçici olarak gönderilmiştir. Yabancı ülkelere gönderilen elçilerin gittikleri yerlerde gördüklerini ve yaşadıklarını, oradaki siyasî gelişmeleri ve yaptıkları çalışmalarla ilgili sundukları bir tür rapor da kabul edilebilecek sefaretnameler, kimi sefirlerin kaleminde bir rapor hüviyetinden ileri giderek bir “eser”e dönüşmüş, bir “edebî tür” özelliği kazanmıştır. Sefaretnameler, elçilerin gittikleri yerlerdeki siyasî hadiselerin dışında, oraların tarihî, coğrafi ve mimari yapısının yanı sıra toplumsal ve kültürel özellikleri hakkında da yer yer bilgi vermesi bakımından bir çeşit seyahatname de kabul edilebilir. Bazı raporlar, öylece birer tarihî belge olarak kalmış, bazıları muhtelif tarih kitaplarının içine bölüm olarak nakledilmiş, bazı sefirlerin takrirleri ise yakını olan kalem erbabı başka kimseler tarafından kitap hâline getirilmiştir.

Osmanlı sefaretnamelerinin edebî ve tarihî bakımdan en ünlüsü bu yüzyılda yazılan Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Sefaretnamesi’dir. Mehmet Çelebi, III. Ahmet ile Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya sunulan eserinde İstanbul’dan ayrıldığı günden Ekim 1721’deki dönüşüne kadar olan bütün hatıra ve gözlemlerini zarif ve orijinal bir üslupla anlatmıştır. Eserde sefirin Paris’te karşılanışından gezip gördüğü opera, hayvanat bahçeleri, hastane ve eczaneler, aldığı ve verdiği hediyelere varana kadar bütün tespitleri nakledilir.

XVIII. yüzyılda yirmi civarında sefaretname yazılmıştır. Ayrıca bir kitap hâline getirilmemiş ama kütüphanelerde ve arşivlerde mektup veya takrir hâlinde bulunan ama muhteva olarak sefaretname sayılabilecek pek çok metin bulunmaktadır.

Bu yüzyılda seyahat edebiyatının da güzel örnekleri verilmiştir. XVII. yüzyılda Nabî’nin Tuhfetü’l-Harameyn’i kaleme alması, yeni hac seyahatnameleri yazımında etkili

olmuştur. İbrahim Hanif ’in, Hasıl-ı Hacc-ı Şerif li- Menazili’l-Harameyn’i, Mehmet Edib’in, Behcetü’l- Menazil’i bu tür eserlerdendir.

Tasavvufî Eserler ve Şerhler

Bu dönemde yazılan eserlerden bir grubu da dinî-tasavvufî ve ahlakî kitaplar oluşturur. Sanat endişesinden ziyade didaktik gayeyle kaleme alınan bu eserlerin en ünlüleri, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’siyle, yine ünlü mutasavvıf olan Bursalı İsmail Hakkı’nın Ruhu’l-Beyan adlı tefsiridir.

XVIII. yüzyıl nesir edebiyatında tasavvuf büyüklerinin eserlerine yapılan şerhler de önemli bir yekûn tutmaktadır. Yusuf-ı Sineçâk’ın Mesnevî’den seçtiği 366 beyitle oluşturduğu Cezire-i Mesnevi’si, Şeyh Galip tarafından sanatkârane bir üslupla, Şerh-i Cezire-i Mesnevi adıyla şerh edilmiştir.

Bursalı İsmail Hakkı’nın, Mesnevi şerhi olarak kaleme aldığı Ruhu’l-Mesnevi’si ile Yazıcıoğlu’nun Muhammediyye’sinin şerhi olan Ferahu’r-Ruh bu yüzyılda yazılan belli başlı şerhler arasındadır.

Münşeat Mecmuaları

Sanatkârane nesrin, başta mektuplar olmak üzere türlü yazışma örneklerinin bir arada toplandığı eserler olan münşeat mecmualarını sadece birer “edebî eser” olarak görmek yetersiz olur. Özel adları olmayıp «Münşeat» veya «Mecmua-i Münşeat» genel adlarıyla anılan bu eserleri diğer nesir türlerinden pek çok bakımdan ayıran hususlar vardır. Bir kere, şuara tezkireleri ve tarihler de dâhil olmak üzere diğer türler sadece nesre özgü türler değildir. Bütün diğer türlerle manzum olarak da eser yazılabilirken sadece münşeat mecmuaları doğrudan ve sadece nesre özgü bir türdür. Münşeat mecmualarını oluşturanlar ya bütünüyle kendi yazdıkları mektupları ya kendi mektuplarıyla birlikte başkalarının da mektuplarını ya da sadece başkalarının yazdığı mektup örneklerini bir araya toplarlar.

Kânî

1712 yılında Tokat’ta doğdu. Asıl adı Ebubekir’dir. Öğrenimini memleketi Tokat’ta yapan Kânî ilk gençlik yıllarından itibaren çevresinde gerek nazım, gerekse nesir sahasında yazdıklarıyla ve özellikle nükteli üslubuyla tanındı. 1755 yılında Trabzon valisi Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa üçüncü kere sadaret makamına tayin edilince Tokat’a uğrayarak bir kasidesini çok beğendiği Kânî’yi de beraberinde İstanbul’a götürdü. İstanbul’da Divan Kalemi’ne giren Ebubekir Kânî, Ali Paşa’nın bir yıl sonra sadrazamlıktan ayrılmasıyla Silistre valisine divan kâtipliği yaptı.

Nüktedan, kibar ve hoşsohbet, hemen her sözünde nükte bulunan ve çevresinde çok sevilen Kânî, bir mizah ustası olarak tanınmıştır. Bükreş’te bulunduğu sırada sevdiği bir kızın kendisinden Hıristiyan olmasını istemesi üzerine söylediği, “Kırk yıllık Kânî olur mu Yani” sözü bugün dahi kullanılan bir vecize hâline gelmiştir. Kânî bir divan


oluşturacak miktarda şiir söylemiş olmakla beraber asıl ününü nesir alanında yapmıştır.

Eserleri Divan: İstanbul kütüphanelerinde bazı yazma nüshaları bulunan divan Arap harfleriyle yayımlanmış ve eser tenkitli metin hâlinde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır.

Münşeat: Letaif ve Hezliyyat adlarıyla da anılan ve 120 civarında mektuptan meydana gelen eser, döneminin ifade zenginliği ve üslup özelliklerini yansıtan zarif nükteler ve hiciv örnekleriyle doludur. Çağın örfleri, anlayış tarzı ve sosyal hayatından izler taşıyan mektuplar arasında özellikle üç tanesi oldukça meşhurdur. Bunlardan “Hirrename” adıyla bilinen metin bir kedinin ağzından sahibine hitaben yazılmış hoş bir mizah örneğidir. Kânî’nin uykuya düşkün bir dostuna yazdığı ve “baş”la ilgili atasözleri ve tabirlerle süslenmiş diğer mektubu da ünlüdür. Yeğen Mehmet Paşa’ya hitaben kaleme aldığı mektubunda ise döneminin edebiyat ve sanat çevrelerini eleştiren önemli görüşleri ve kendi hayat tecrübeleri yer alır. Münşeat’ın değişik hacimlerdeki el yazma nüshaları çeşitli kütüphanelerde mevcuttur. Eser hakkında bir doktora tezi hazırlanmıştır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında