AÖF Soru Bankası

Yemek SosyolojisiÜnite 5 Özeti

Yemek ve Politika

AŞÇ108U-YEMEK SOSYOLOJİSİ

Ünite 5: Yemek ve Politika

Devlet ve Gıda İlişkisi

Yemek ve politika, kıtlık ve kıtlığa dayalı açlığın nasıl engelleneceği sorusu üzerinden modern devletin oluşmaya başladığı 17. yüzyıldan beri hem siyasetçileri hem de sosyal ve doğa bilimcileri meşgul etmiştir. Açlık ve kıtlık üretim yetersizliğinin ya da üretimden tüketime gıda ile ilgili tüm yaşamsal, iklimsel, coğrafi ve beşerî ilişkileri, süreçleri ve mekanizmaları kapsayan gıda sisteminin yeterince verimli çalış (a) mamasının bir sonucu olarak tahayyül edilmiş, doğadaki belirsizlikleri dolayısıyla da riskleri azamiye indirmek suretiyle üretimi arttırmak amaç edinilmiştir. Hala geliştirilmekte olan çözümler de analizlerde belirginleştirilen koşullara nasıl ve ne kadar müdahale edileceğini reçeteleştiren gıda politikaları şeklindedir.

Tarihsel olarak ilk devletler, insanların yerleşik düzene geçtikleri ve tarım yapmaya başladıkları dönemlerde ortaya çıkmışlardır. Buna bağlı olarak tarım, yaklaşık 12.000 yıl önce Taş Devri olarak da bilinen Neolitik dönemde ortaya çıkmaya başlamıştır. Göçebe bir yaşam süren bazı avcı- toplayıcı insan grupları, önce mevsimsel göç eden bazı hayvanları takip ederek (geyikler, ceylanlar, bizonlar gibi) yarı-göçebe bir hayata geçmişlerdir. Özellikle yerleşik oldukları dönemlerde etraftan topladıkları bitki tohumlarını ekerek tarımsal üretim denemeleri yapmışlar, hayvanları ve bitkileri evcilleştirmişler, hatta tercih ettikleri özelliklere sahip tahıl bitkilerini birbirleriyle melezleyerek ıslah etmeye başlamışlardır. Tüm bu değişimler, özellikle de yerleşik hayata geçiş, bazı temel sorunları da beraberinde getirmiştir.

Bunlardan birincisi güvenlik sorunudur ve topluluk-içi ve topluluk-dışı kaynaklı olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Topluluk-dışı kaynaklı güvenlik sorunları, topluluğa dışarıdan doğrultulan tehdit ve şiddeti kapsar. Topluluk-içi kaynaklı güvenlik sorunlarıysa topluluk üyeleri arası anlaşmazlıklardan dolayı ortaya çıkan şiddet olaylarıdır. İlk devletler de işte bu topluluk içinden ve topluluk dışından kaynaklanabilecek güvenlik sorunlarını çözmek için geliştirilmiş örgütlenmelerdir.

Bir diğer önemli mesele su ve yol gibi bugün altyapı olarak tanımladığımız hizmetlerin yerleşim alanına ulaştırılmasıdır. Ayrıca, kuraklık, salgın, sel, yangın, deprem gibi ani ve tüm topluluğu etkileyebilecek, topluca ve örgütlü olarak mücadele edilmesi gereken krizler, devletin ortaya çıkışında etkin olmuştur. İlk devletler bugün artık tahayyül edemediğimiz birçok yerel, gündelik, geçici ve bir o kadar da acil soruna cevap vermeye çalışmışlardır.

Antik Dönemde Yayılma, Sömürgeleştirme ve Kölelik

Yerleşim alanının bulunduğu yer önemlidir: İçilebilir suya ve üretim yapılabilecek verimli topraklara yakın olmalıdır, sel, çığ, heyelan olasılıkları düşük olmalı ve dışarıdan gelebilecek saldırı ve tehditlere karşı korunaklı olmalıdır. Büyümenin devam edebilmesi içinse kıtlaşmaya başlayan kaynakların ikmal edilebilmesi şarttır. Bu da ya daha geniş bir havzadan bu kaynakların tedarik edilmesiyle ya da

yerleşim alanının etrafındaki başka yerleşim alanlarındaki üretimin gasp edilmesiyle olur. Sömürgeleştirme bu gaspın düzenli olarak yapılmasıdır. Yani, sömürgede yaşayanlar, canları karşılığında ana yerleşkedekilere ürettiklerinin bir kısmının vergi ve/ya haraç olarak verirler.

Ana yerleşkede yaşayan insanlar, kendilerini beslemek için ekip-diktikleri toprakları genişletebilirler. Ancak bu iş yükünü arttıracak ve bir işgücü açığının oluşmasına neden olacaktır. Bu iş gücü açığını kapatabilmek için sömürgelerde yaşayanların, ödedikleri vergi/haraca ek olarak, ana yerleşkedeki toprakların bir kısmını da işlemeleri zorunlu tutulabilir. Talan amacıyla yerleşkeye saldıranlar canlı yakalanıp tarlalarda çalışmaya zorlanabilir. Yabanda, yani yerleşke dışında göçebe veya yarı-göçebe yaşayan insan topluluklarına saldırılarak onların üyeleri yakalanıp tarla işlerine koşulabilir.

Şiddet, devlet denetiminde, hatta çoğunlukla devlet eliyle uygulanır. Devlet, yerleşke dışından işgücü olarak getirilen ve çalışmaya zorlananlara ayrı bir yasal statü bahşeder. Bu statüye göre, dışarıdan getirilenlerin, kendi bedenleri üzerinde hükümleri yoktur, yani köledirler. Kendi bedenleri üzerinde hükümleri olmadığı için hem istediklerini yapamazlar hem de kendi bedenleri ile ürettikleri hiçbir şeye sahip olmazlar. Yasal olarak, kölelerin sahibi kölelerin ürettiklerinin sahibidir.

Doğal kaynakların sürdürülebilir tüketimini dikkate almayan bir büyüme ancak diğer insanların ürettiklerinin gaspıyla ve diğer insanları köleleştirerek olur. Sömürgeler devamlı baskılanmalı, ürünleri devamlı gasp edilmelidir ki ana yerleşke beslenebilsin.

Bunlar devletin tekelinde tuttuğu şiddetin daha yaygın ve daha sık uygulanmasını zorunlu kılar. Ayrıca topluluk dışındakilerle topluluk içindekiler arasında yaratılan hiyerarşi bir zaman sonra topluluk içinde de türemeye başlar. Bu hiyerarşilerin en belirgin olanları, üreticiler ile yöneticiler arasında ve kamusal ile özel alanlar arasında gelişenlerdir.

Üreticiler ve Yöneticiler

Üreticiler ile kastedilen emeği ile üretim yapan herkestir: Çiftçiler, zanaatkarlar, tüccarlar, doktorlar bu grubun içindedir. Yöneticilerse üretimde birebir çalışmayan ve yaptığı iş gereği devlet örgütlenmesinin bir parçası olanlardır: Vergi memurları, askerler, zabıtalar, yargıçlar bu gruba dahildir. Devlet, kendi bünyesinde çalışanlara maaş ödeyebilir (ayni veya nakdi) veya işletmeleri için devlet tekelindeki topraklardan verebilir. Devlet görevlileri de bu toprağı başka çiftçilere kiraya vererek kazanç sağlarlar. Görevlilerin kıdemi arttıkça kendilerine tahsis edilen toprağın büyüklüğü ve o topraktan elde edilen kiranın miktarı da artacaktır. Bu da üst mevkilere olan rağbeti ve rekabeti arttırır.

Bu rekabeti azaltmanın en basit yollarından biri, kimin devlet memuru olabileceğini sınırlamaktır. Bu sınır kimi yerlerde soylu bir aileden gelmek, kimi yerlerde toprak sahipliği, kimi yerlerdeyse topluluğun bir üyesi olmak


(yani vatandaş olmak) şeklini almıştır. Mevkiinin kendisinin getirdiği sınırlamalar da vardır: Okur yazar olmak, işe göre yasaları ve mevzuatı bilmek ya da matematik ve fizik bilmek, kısacası eğitim alabilecek imkanlara sahip olmak başlı başına bir sınırlamadır.

Uzun vadede, devletin görevlerine soylu-zengin-eğitimli ailelerin üyelerinin getirilmesi, yöneticiler ile üreticiler arasındaki sosyal ve ekonomik makasın açılmasına neden olmuştur.

Kamusal Alan ve Özel Alan

Kamusal alanlar, tüm topluluğun kullanımında ve devletin denetiminde olan alandır. Sokaklar, yollar, parklar, meralar, nehir ve denizler kamusal alanın parçasıdır. Özel alansa, kamusal alan dışında kalan, insanların genelde bedensel ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle kendilerini yeniledikleri, dinlendikleri, geliştirdikleri, devletin müdahalesinin sınırlı olduğu alanlardır.

Yarı-göçebe düzene geçişle beraber insanlar, ihtiyaçları olan gıdayı ve barınmak için kullandıkları mekanları, kendi emekleri ile topraktan ve doğada bulunan diğer kaynaklardan üretmeye başlamışlardır. Yerleşkelerin artması, büyüyerek şehirleşmeleri ve yerleşkeler arasında geliş gidişin mümkün olmasıyla alış-veriş yani ticaret de gelişmeye başlamıştır. Ticaret, ailelerin kendilerini beslemek için ürettiklerinden arta kalanı üretemedikleri başka ürünlerle takas etmelerine olanak sağlamıştır.

Bir ailenin ticarete katılma potansiyeli, sahip oldukları toprağın büyüklüğüne ve işgücüne bağlıdır. Toprak büyüdükçe, ailenin tüketebileceğinden fazlasını üretme ve daha da büyük bir fazlayı alışveriş döngüsüne sokma imkânı artar. Ancak toprağın büyümesi, toprağı işleyecek işgücü ihtiyacını da arttırır. Özellikle Antik çağlarda, bu işgücü ağırlıklı olarak kölelerden sağlanmıştır. Orta çağda ise bu işgücü kölelerden ziyade ortakçı ve topraksız köylülerden sağlanır olmuştur.

Burada altı çizilmesi gereken noktalardan ilki, kamusal alana hizmet etmek için girilen devlet görevinden elde edilen toprağın temel bir üretim aracı olduğu ancak bu üretim aracını kullanacak işgücünün devlet zoruyla, yani kamu gücüyle, toparlanabildiğidir. İkinci olarak da bu kamusal-özel ilişkisinin ticareti, yani kendini besleyeceğinden fazlasıyla edilen alış-verişi, özel alan içerisinde görmesi ancak gene kamu gücüyle desteklemesidir. Üçüncü ve son olarak altı çizilmesi gereken nokta ise kamusal-özel ilişkisi içinde şekillenen ticaretin, kapitalizmin ortaya çıkmaya başladığı 17. yüzyıldan itibaren değiştiğidir.

Antik Dönemde Yayılma, Sömürgeleştirme ve Köleliğin Sınırları

Yayılma sonucu devletin hükmettiği bölge genişledikçe hem erişilebilen doğal kaynakların sayısı ve türleri hem de sömürge sayısı artar. Bu da devlet teşkilatının büyümesini ve gelişmesini gerektirir: Kaynakları kullanmaya odaklı yeni idari örgütlenmeler kurulur, sömürgeler ve ana şehir

arasına yollar, köprüler yapılarak farklı yerleşkeler birbirine bağlanır. Daha önemlisi, yayılma sonucu genişleyen arazilerde devletin tekelinde tuttuğu meşru zor kullanma hakkını kullanma yetkisine sahip devlet görevlilerinin sayısı artar. Görevliler, yolların, köprülerin, madenlerin güvenliğini sağlamak gibi günlük güvenlik işlerinin yanı sıra yasalar yoluyla kurumsallaştırılmış toplumsal ayrışma ve hiyerarşilerin gözetilmesi için de güç kullanırlar. Bu da uzun vadede zor kullanabilen devlet görevlileri, yani yöneticiler, ile zor kullanması yasak olanlar, yani yönetilenler, arasındaki gerginliğin artmasına neden olur.

Yayılma sonucu sömürgelerin artması başka problemleri de beraberinde getirir. Sorunlar çözülemezse savaş kaçınılmazlaşır ve çoğunlukla kaybeden tarafın sömürgeleştirilmesi ve köleleştirilmesi ile son bulur. Yayılma ve sömürgelerin artması, devlet teşkilatındakiler arasındaki gerginlikleri de arttırır. Bu gerilim, orta vadede devletin verimli çalışamaz hale gelmesine, uzun vadedeyse yıkılmasına neden olan önemli dinamiklerden biridir.

Devlet şiddeti, topluluk içine döndükçe direniş hareketleri ve isyanlar artar. Böyle durumlarda ya devletler çökmüş ya da ciddi reformlar yapılarak (borçlar silinerek ve toprak sahipliğinden bağımsız olarak özgür olan her vatandaşa yönetime katılma hakkı verilerek) yönetim ve rejim değişikliğine gidilmiştir.

Romalı filozof-tarihçi Polybius’a göre bu iniş çıkışlar doğaldır ve döngüsel bir düzeni takip eder. Polybius’un anacyclosis olarak tanımladığı döngüye göre, üç tip yönetim vardır:

1. Çoğunluğun yönetimi, 2. Azınlığın yönetimi, 3. Tek kişinin yönetimi.

Bu üç tip yönetimin de iyi ve kötü örnekleri bulunur. İyi örnekler; demokrasi (özgür çoğunluğun hep beraber yönetime katılması), aristokrasi (soylu azınlığın tüm topluluğu yönetmesi), monarşi (tek bir soylunun tüm topluluğu yönetmesi), kötü örnekler ise avam idaresi (çoğunluk), oligarşi (azınlık) ve istibdattır (tek kişi). İyi yönetimler, çeşitli nedenlerle zaman içerisinde kötü türlerine, kötü türler de isyan, direniş ve iç huzursuzlukla bir sonraki iyi türe dönüşürler. Bu, her siyasi topluluğun ömrü boyunca yaşayacağı bir döngüdür.

Daha önceden hüküm sürdüğü topraklarda farklı teşkilatlanmalar ortaya çıkmış, ancak uzun vadede büyük toprak sahipleri ile onların yönetimi altında yaşayan ve onların topraklarını ekip biçerek vergi ve/ya haraç ödeyen köylü ikiliği birçok yerde 20. yüzyıla kadar devam etmiştir. Yayılmacı şehir-devletlerin azalması, bölgesel güvenlik sorunlarını arttırmış, bu da hem bölgesel hem de küresel ticareti daha zorlu ve pahalı hale getirmiştir. Yerel ölçekte bunun en büyük etkisi, sömürgeci şehir-devletlerin özendirdiği, çoğunlukla köle işgücüyle çalışan ve üretimin büyük bir kısmının ticarete yöneltildiği tarım biçiminin


ortadan kalkması olmuştur. Üretimin ölçeği küçülmüş, angarya işin neredeyse tamamı da vergi/haraç ödemek zorunda tutulan köylüye kalmıştır. Ancak kölelik ortadan kalkmamış, şekil ve yapı değiştirerek 1950’lere kadar varlığını sürdürmüştür.

Siyasi Topluluk ve Gıda İlişkisi

Gıda, en temel biyolojik ihtiyaçlardan biri olmakla beraber sosyal ve kültürel işlev, anlam ve işaretleri de barındırır. İlk devletlerin ve tarımın ortaya çıkmaya başladığı Neolitik dönemin bazı yerleşkelerinde gıdanın kendisi bir para birimiydi. Bu da parası çok olanların gıdası çok olanlar olması demekti. Yani zenginin fakirden kendisini ayırmasının ve ne kadar zengin olduğunu topluluğun kalanına ifade etmesinin en kolay yolu yediğinin çokluğunu ve mümkünse farklılığını göstermekti.

Sınıfsal farklılıklar, tarihsel olarak sadece darlık-bolluk ikileminde değil, aynı zamanda yemeğin nasıl piştiği ve nasıl yendiği noktalarında da kendilerini göstermiştir. Ünlü sosyolog Norbert Elias’a göre üst sınıfların sınıfsal konumlarını belirginleştirmek için geliştirdikleri sofra kuralları, aynı zamanda orta çağ Avrupa’sının medenileşmesini beslemiştir. Yemek yemenin belli kurallar bütününe bağlanması, yemek yerken bazı davranışlara (tükürmek, gaz çıkarmak, burun karıştırmak, kaşınmak gibi) sınırlamalar getirilmesi ve bedenin terbiye edilmesi, başka dürtülerin de sınırlanmasına ön ayak olmuştur. Yemeğin nasıl pişirildiği de benzer bir sınıfsal göstergedir. Üst sınıf yemekleri, yerel ve kolay bulunabilir ürünlerden hazırlansa bile çok adımlı ve karmaşık pişirme süreçlerine tabidir. Yapımları zor, emek ve zaman gerektiricidir.

Üst ve alt sınıf arasında gıdaya erişim, yemek kültürü ve sofra adabı üzerinden gelişen bu farklılaşma, kıtlık ve açlığın düzenli aralıklarla ciddi ölümlere yol açtığı koşullarda sosyal ve ekonomik gerginliklerin de artmasına neden olmuştur.

Toplumsal bağların ciddi derecelerde aşındığı, hatta çözüldüğü, kıtlık ve açlık dönemleri ile sömürgeleşme ve işgal tehditlerinin arttığı dönemler, birçok toplumun, siyasi düzenin anlamını ve gerekliliğini, devletin işlevlerini ve kamunun özele müdahalesinin sınırlarını sorguladığı dönemler olmuştur. Bu sorgulamaların en önemlisi ticaretin serbestliği (laissez faire) tartışmasıdır.

Toplum Sözleşmesi

17. yüzyılda Avrupa’da tekrar tartışmaya açılan toplum sözleşmesi teorisi, modern egemenlik anlayışının temellerindendir. Toplum sözleşmesi teorisine göre toplum bireylerin toplamından oluşur. Bireyler de kişisel çıkarları doğrultusunda hareket eden, temel gayeleri hayatta kalmak ve mutlu olmak olan özgür insanlardır. Ancak, hayatta kalmak–yani, yaşamsal süreçleri devam ettirmek–için belli kaynaklara (su, gıda, barınak, ısınma) ihtiyaçları vardır. Kişisel çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri için bu kaynakları başkalarıyla paylaşmadıkları gibi cebir ve hile ile başkasının elindekini almaya veya

aynı kaynağın başkaları tarafından da kullanılmasını engellemeye çalışırlar. Bu kargaşayı düzeltmenin yoluysa bireylerin bir araya gelmeleri, kaynaklara erişmek için cebir ve hile kullanmayacaklarına topluca mutabık kalmaları, içlerinden birinin bu toplumsal mutabakata uymaması durumundaysa onun herkesten bağımsız ama herkesi temsil eden devlet eliyle cezalandırılmasına razı olmalarıdır. Devlet böylece bireyleri koruyabilecek ve hayatta kalmaları için gerekli ihtiyaçları birbirlerini öldürmeden karşılamalarına olanak sağlayacaktır. Bu olanak sağlandığı sürece bireyler devlete itaat etmek, bireyler itaat ettiği sürece de devlet onların hayatta kalmalarını sağlamak–yani korumak–zorunluluğu içerisindedir.

Farklı teorisyenler tarafından farklı noktalara vurgu yapılsa da bu itaat-koruma dinamiği toplum sözleşmesi teorisinin temel dinamiklerindendir.

Toplum sözleşmesi, bireylerin yaşamsal süreçlerini öne çıkardığı ve hayatta kalmayı, yani yaşamayı, bireyin en temel hakkı saydığı için aslında yaşamsal süreçleri devam ettirmek için gerekli ihtiyaçları ve bunların tedarikini siyasi tartışmaların ve devlet sisteminin odağına getirir. Gıda, su, yakacak, barınma gibi maddi ihtiyaçların yanı sıra tehdit altında hissetmeme, toplumsal hayata katılabilme, diğer bireylerle hoş vakit geçirme gibi manevi ihtiyaçları ve bunların sağlanmasını da kapsar. Bir bireyin yeterli gıdaya erişimi yoksa, yetersiz besleniyor hatta aç kalıyorsa, devlet bu bireye karşı sorumluluğunu yerine getirmiyordur ve o bireyden itaat bekleyemez. Devlet bireylerin gıda güvencesinin (herkesin, her zaman, sağlıklı ve faal bir yaşam için kendi tercihleri ve beslenme ihtiyaçları ile uyumlu, yeterli, güvenli ve besleyici gıdalara fiziksel, sosyal ve ekonomik erişiminin olup olmadığını anlamaya yarayan ölçü) olup olmadığını sürekli denetlemeli ve olmayanlara gerekli desteği sağlamalıdır. Bu, devletin temel görevi–hatta varoluş sebebidir.

Toplum Sözleşmesi ve Küresel Gıda Sistemi

17. yüzyılda toplum sözleşmesi tartışmalarıyla beraber tekrar alevlenen ticaret serbestliği tartışmaları bu belirsizliği bir nebze azalttığı için önemlidir. Ticaret serbestliği tartışmaları, genel hatlarıyla kıtlığın nasıl aşılacağı üzerinden devletin bireye ve özel hayata müdahalesinin sınırlarını çizmeye çalışmıştır. Daha müdahaleci ve daha az müdahaleci olmak üzere iki yaklaşım etrafında kurgulanmıştır.

Uzun vadede, bu tartışmanın galibi daha az müdahaleyi savunanlar oldu. Ticaretin serbestleşmesi de bu çerçevede yaygınlaştı. Savunulan; üreticiler, mallarını istedikleri zaman, istediklerine, istedikleri kadar ve istedikleri fiyata satmalarıydı. Kimin daha çok parası varsa, üretici de satmaya razıysa, o malın sahibi o olurdu. Hiçbir şartta üretici, malını belli bir fiyata ya da belli bir kişiye ve kuruluşa satmaya zorlanamazdı.


Serbest ticaret, bu bağlamda kıtlıkla mücadelede en etkin yol olarak kabul edildi. Nitekim, nasıl üreticiler ellerindekini en çok para verene satmak isteyeceklerse, tüketiciler de taleplerini en düşük fiyata karşılamak isteyeceklerdi.

Üretim arttırma, bugün melez ve genetiği değiştirilmiş tohumlar, suni gübreler, tarım ilaçları ve makineleşme ile verim arttırarak sağlanırken, 17. yüzyılda topraklarını verimli kullanmayanların topraklarının ellerinden alınması ve tarım alanlarının genişletilmesi ile sağlandı. Uzun vadede, kıtlıklar ortadan kalkmadı; ancak, tüm gıda sistemi, tarım ve toprak mülkiyeti ilişkileri değişti. Burada üç önemli ve birbirine bağlı değişimden bahsedilebilir: Bunlardan ilki, Amerika, Afrika ve Asya’nın sömürgeleştirilmesinin meşrulaştırılmasıdır. Buraları fethe gelen modern dönem Avrupalı sömürgeciler, ‘boş’ ve ‘sahipsiz’ olduğunu iddia ettikleri toprakları verimli kullanacaklarını, bölge halkının yaşam koşullarını iyileştireceklerini, geri kalmış nüfusları geliştireceklerini beyan etmişler ve böylece sömürge düzenini meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Böylece tarım alanlarının genişletilmesi suretiyle üretimin arttırılması yani Yaygın Tarım (Ekstansif Tarım) ve daha etkin girdiler kullanılarak tarımsal verimin arttırılması suretiyle üretimin arttırılması yani Yoğun Tarım (İntensif Tarım) gündeme gelmiştir.

İkinci olarak, bir toprağın verimli kullanılıp kullanılmadığı kaç kişiyi beslediği veya kaç kişiyi geçindirdiği ile değil, sahibine ne kadar para kazandırdığı ile ölçülür olmaya başlamıştır. Bugün bile geçerli olan bu yaklaşım, toprağın, sahibine azami kar getirebildiği sürece verimli kullanıldığını, eğer azami karı getirmiyorsa, kapasitesinin altında değerlendirildiğini varsayar. Bu da bir gıda üretim aracı olan toprağın gıda sisteminden çıkarılmasına, toprak ve emek yeterliliğine dayanan bir gıda sistemi yerine, ticaret kapasitesi ve döviz değerliliğine dayanan bir gıda sisteminin kurulmasına neden olur. Bu yeni gıda sisteminde, çiftçiler, kendi yetiştirdikleriyle beslenmezler; başkaları için üretir, ürettiklerini satıp para kazanır, kazandıkları para ile gene başkalarının ürettiklerini satın alır ve kendilerini beslerler. Halkın ihtiyaçları göz önüne alınarak üretim yapılmaz; hangi ürün daha çok kâr getirecekse o üretilir. Dahası, toprak her zaman tarım için de kullanılmak zorunda değildir. Hatta tarımsal verimliliği ne kadar yüksek olursa olsun, eğer bir arazi tarımdan ziyade başka piyasalarda (emlak gibi) daha çok kâr getirecekse, o zaman o piyasalarda değerlendirilmesi daha uygundur.

Üçüncü olarak da plantasyon tarzı üretim arttı ve yaygınlaştı. Plantasyon tarzı üretim ile kastedilen, tek parça ve büyük topraklarda genelde ihracata yönelik tek tip ürün yetiştirilmesidir. Küresel ekonomi-politikteki etkileri 16.-17. yüzyıllarda Avrupalıların dünyanın değişik yerlerini işgal edip sömürgeleştirdikleri bölgelerde plantasyonlar kurmaları ile hissedilebilir olmuştur. Köle ticareti yasaklanana kadar köle emeğiyle, ardından başka

sömürgelerden getirilen özgür amelelerin emeğiyle çalışan plantasyonlar, bugün hala sofraları ve mutfakları donatan birçok temel gıdayı seri üretime sokmuştur. Bunların başlıca örnekleri şeker, çikolata, çay, kahve, haşhaş ve pirinçtir. Ayrıca birçok baharat (vanilya, karabiber, kimyon, karanfil, vs.) ve yağ elde edilen bitkiler (palm, soya, kanola, pamuk, mısır vs.) plantasyon üretim tarzına tabidir.

Açlık ve kıtlığın sömürgelere hapsedilmesinin, sömürgelerin de açlık ve kıtlığa terk edilmesinin toplum sözleşmesi için de sonuçları olmuştur. Bunlardan en önemlisi, toplum sözleşmesine dahil olan her bireyin yaşamsal süreçlerini devam ettirmeye hakkı olduğu, devletin de bu hakkın gerçekleşebilmesini sağlamakla yükümlü olduğu fikrinin ortadan kalkmasıdır. Bu yeni anlayışa göre kendini besleyememek bireyin sorunudur. Birey, kanunların çizdiği çerçevenin içinde kalarak bu sorununu çözmeli ve hayatta kalmalıdır. Sorumluluğunu yerine getiremez ve aç kalırsa, hatta açlıktan ölürse, toplum sözleşmesi feshedilmiş sayılmaz. Ancak olur da birey, yaşamsal süreçlerini devam ettirmek için gerekli ihtiyaçlarını edinir ama başka bir birey bunları gaspa kalkışırsa ve devlet bu gaspa engel olmaz ve/ya cezalandırmazsa, toplum sözleşmesi feshedilmiş sayılabilir. Kısacası, gelir eşitsizliği ve fakirlik sonucu açlık, kötü beslenme ve ölüm, toplum sözleşmesini ihlal eden durumlar olmaktan çıkmışlardır. Bunun sonucunda da modern toplumlarda ekonomik eşitsizlik kemikleşmiş, açlık ve kötü beslenme fakirliğin doğal uzantıları olarak sıradanlaşmıştır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında