AŞÇ101U-GASTRONOMİNİN TEMELLERİ
Ünite 3: Gastronomi ve Din
Giriş
Gastronomi yapısı gereği kültürel unsurlar ile iç içedir, hatta çoğu zaman kültürün kendisidir. Bu sebeple kültür, algı ve değerler yoluyla insan seçimlerinin etkilenmesinde baskı yaratan dil, din ve değerler gibi bir takım kriterleri içermektedir. Bu kriterler arasında yer alan ve gastronomi uygulamalarının şekillenmesi sürecinde etkili olan unsurlardan biri de dindir.
İnanç Sistemleri ve Din
İnanç sistemleri deyiminin genelde ilk çağrıştırdığı, günümüzün üç büyük tek tanrılı dini ile Uzakdoğu’nun inanç sistemleri olmaktadır. İnançlar konusunda özellikle üç büyük dinin ortaya çıkıp egemen hâle gelmesinden önceye giden çok uzun bir süreç içinde yaşamış inançların bugün hala ayakta duran pek çok belgesi, anıtları ve değişik türde kanıtı bulunmaktadır.
Dinî ideolojilerin temeli ve özü ne olursa olsun, sadece inananların manevi dünyasını değil, aynı zamanda günlük yaşamlarını da etkilemektedir. Bu kapsamda beslenme de bir istisna değildir ve dinî kurallar ve ritüeller bağlamında inananların uyması gereken katı veya esnek kurallar vardır.
İnanç Sistemleri ve Din ile İlgili Kavramsal Çerçeve
Yeryüzünde bulunan bütün dinler kapalı inanç sistemleri oluşturmakta ve kendi mantık dokularına uygun düşen ve kendi ürettikleri davranış örüntülerini içermektedirler.
Din kelimesi Arapça kökenli bir terimdir ve belirli inanç sistemlerini ifade etmek için kullanılmaktadır. Din, “insanın her türlü inancını, düşüncesini, tavır ve davranışlarını ifade eden, insanın yaşam tarzı ya da yaşamında izlediği yol” anlamına gelmektedir. Örneğin Kur’an’da din, “yol, hayat tarzı, hesap günü, kanun, hüküm” anlamlarında kullanılmaktadır.
Her toplumda insan faaliyetlerini belirleyen bir otorite söz konusudur. Kaynağı ilahi olan bu otoritenin kuralları aslında toplumsal yaşamı düzenlemektedir. İlkel dinlerden en soyut inanç sistemlerine kadar bütün inanış biçimlerinde aklı aşan, sezgi veya iman ile kavranılan doğaüstü kutsal varlık, dinin özünde yer almak durumundadır.
Farklı kriterler baz alınarak dinlerin çeşitli açılardan sınıflandırmalara tabi tutuldukları bilinmektedir. Ancak, hangi bakış açısı temel alınırsa alınsın dinlerin sınıflandırılmasına yönelik yapılan/yapılacak değerlendirmelerin dört dörtlük bir din tasnifi yapmada yetersiz kaldığı genel kabul gören bir görüştür.
Gastronomi ve Din İlişkisi
Gastronomi uygulamalarının şekillenmesi sürecinde en etkili unsurlardan biri dindir. Din unsuru insanların yeme- içme kültürleri üzerinde de son derece etkili olabilmektedir. Belirli dinlere inanan insanlar, inandıkları dinin gerekleri doğrultusunda beslenme alışkanlıklarını
belirlemekte, inandıkları din tarafından tüketilmesi uygun görülmeyen besinlerden uzak durmaktadırlar. Yemek, sadece yaşamın devamını sağlayan zorunlu bir ihtiyaç değil; aynı zamanda kimliği ifade etme aracı, bir topluluğa üyeliğin simgesi veya bir dine mensubiyetin işareti olabilmektedir.
Antropologlar çok uzun yıllardır gıda kaynakları, bitkiler, hayvanlar ve bunlarla ilgili olay ve olgular hakkında çeşitli araştırmalar yapmaktadırlar. Bu araştırma alanlarından biri de insanların yiyecekleri ritüellere, sembollere ve inanç sistemlerine nasıl bağladıkları ile ilgili araştırmalardır.
Gastronomi ve Din İlişkisinin Temelleri
Dinin belirlediği beslenme örüntülerinin oluşumu sürecinde dört temel kaynak oldukça etkili olmaktadır. Bunlar (a)İnanç ve ibadet uygulamalarını belirleyen kutsal metinler, (b) Dini önderlerin davranışları, (c)Dinsel tarih ve dinsel mitler, (d)Mevcut beslenme uygulamalarının dinsel uyarlanmasıdır.
Özellikle tek tanrılı dinler incelendiğinde büyük bir çoğunluğunda dinin kaynağını kutsal metinlerin oluşturduğu görülmektedir. Yahudilikte Tevrat, İslamiyet’te Kur’an, Hristiyanlık’ta İncil ve Hinduizm’in en eski ve kutsal kitapları Kutsal Vedalar’da yenmesi helal ve haram olan besinleri içeren açıklamalar bulunmaktadır. İnananların beslenme alışkanlıklarının belirlenmesinde önemli bir kaynak da din liderlerinin davranış ve açıklamalarıdır.
Gastronomi ve din arasındaki ilişkinin karmaşıklığını anlamak için genel bir çerçeve yararlı olacaktır. Yemek ile ilgili her dini kavram 3 kategoride ele alınır: (1) Gıda üretimi; başka bir ifadeyle tüketimden önceki her şey; (2) Gıda tüketimi; nesnel ve doğrudan kurallar (yasal veya yasadışı gıdalar), geçici kurallar (sakınma ve oruç) ve belirli zamanlarda belirli yiyeceklerin tüketilmesi önerisi (örneğin dini etkinlikler süresince); (3) Gıda dağıtımı; gıda endüstrisindeki karmaşık düzenleme konuları, markalama ve pazarlama (örneğin et, İslam’daki en katı şekilde düzenlenmiş gıdadır).
Kültürel Bağlamda Dini İnançlar ve Gastronomi
Kültür tanımı ile ilgili literatürde bir görüş birliği bulunmamasına rağmen, araştırmaların çoğu kültürün, grup üyeleri arasında anlamlandırılan ve paylaşılan davranışlar olduğunu vurgulamaktadır.
Kültür ve din, evrensel olarak kabul edilmiş tanımları olmayan karmaşık kavramlardır. Din kavramı da tıpkı kültür kavramı gibidir; sıradan söylemde kullanımı kolay olsa da, tam olarak tanımlanması zordur.
Topluma özgü olan bilinç, inanç, davranış biçimleri gibi biyolojik olmayan ve kuşaktan kuşağa aktarılan maddi ve manevi ürünler bütünü olarak tanımlayabileceğimiz kültür kavramı yeme alışkanlıklarından ayrı tutulamaz. Bir toplumu birbirine bağlayan kültür zamklarından birincisi dil, ikincisi din, üçüncüsü de yeme içme kültürüdür.
Beslenmenin eşsiz doğası, yemeyi kutsal ve önemli bir sembol hâline getirmektedir. Bu durum, grupla Tanrı arasındaki ilişki gibi rızık paylaştırma ve değişme hâlinde de açıkça görülmektedir. Çoğu din, oruç süreleri ve dinî kimliği ifade eden yemek tabuları gibi beslenme kurallarına sahiptir. Bununla birlikte, diyet kurallarının önemi ve bunlara uyma derecesi, zamanla ve dini gruplar arasında, genellikle değişen bir çevreye tepki olarak önemli ölçüde değişebilir.
İlahı̇ Olmayan (Batıl) Dinler ve Gastronomi
Farklı kriterler baz alınarak yapılan sınıflandırmalardan biri de dinleri “ilahi olmayan (batıl) dinler” ve “ilahi (hak) dinler” olarak iki boyutta ele almaktadır. Bu sınıflandırma içerisinde ilahi olmayan dinler ile kastedilen Allah’ın peygamberler aracılığıyla gönderdiği ve vahye dayalı dinlerin (ilahi dinler) dışında kalan dinlerdir. Başka bir ifadeyle, vahye dayalı olmayan, insanlar tarafından kurulmuş olan dinler “ilahi olmayan dinler” olarak isimlendirilmektedir.
İlkel Dinlerde Gastronomi: İlkel kabilelerin bir kısmı günümüzde varlığını sürdürürken bir kısmı ise yakın geçmişe kadar yaşamıştır. Geçimlerini ağırlıklı olarak avcılık, balıkçılık ve toplayıcılık gibi faaliyetlerle sağlamaktadırlar. Yazısız ve doğal yaşayan küçük topluluklar olarak tanımlanmaktadırlar. Her bir kabilenin inanış sistem ve değerleri birbirinden farklı olsa da ortak bir takım özellikleri olduğu bilinmektedir. Örneğin, inandıkları dinin adı ile kabilelerinin ismi ortak olabilmektedir ve yazılı kaynakları yoktur. Bu kabilelerde inanç sistemleri doğrultusunda yüce bir Tanrı anlayışı hâkimdir. Ahiret inançları belirsizdir ve büyücülükle ilgili olaylara inanç düzeyleri de yüksektir.
İlkel toplumlar arasında hangi yiyeceklerin yenilip yenilmeyeceğini değişik ölçülerde dinler belirlemiştir. İlkel din mensuplarına göre doğadaki her şey bilinçli ve ruhani bir etkiye sahiptir. İlkel dinlerde besinle inanç arasında kurulan bir başka ilişki ise “fetiş” olarak kabul edilen yiyeceklerde görülmektedir. İlkel dinlerde tabu bir anlamda haramı ifade etmektedir. Bu yüzden tabu olarak görülen yiyeceklerin yenilmesi haramdır.
İlkel çağlarda insanların beslenme serüvenleri orman bitkileri ve meyvelerle başlamıştır. İlkel din üyeleri tükettikleri her gıda maddesinin aynı zamanda ruhlarını da beslediğine inanmaktadırlar. Yiyeceklerin önemli fonksiyonlarından biri ise tanrılara sunulan adaklar olmalarıdır. Tanrılara sunulan adaklar sadece hayvanlar değil, aynı zamanda her türlü meyve, içki ve farklı yiyecekler de olabilmektedir. Bu adakların bazıları tanrılara bir şükür ifadesi olarak, bazıları ise tanrıların kudreti karşısında acizliğin gösterilmesi amacıyla sunulmaktadır. Hatta ilkel topluluklarda tanrılara adak olarak insanların da kurban edilebildiği (sel, kıtlık, savaş vb. gibi önemli olaylar karşısında) bilinmektedir.
M.Ö. 7000’li yıllarda, Neolitik Çağ dönemlerinde yeme- içme ile ilgili ilk buluntular günümüze kadar ulaşmıştır.
Yeme-içme ile ilgili bilinen ilk yazılı eserlerden biri M.Ö. 3. yüzyılda Sicilyalı Yunan Archestratus tarafından yazılan yemek ve şarap rehberi kabul edilen eserdir. Yine aynı yüzyılda Romalıların yeme-içme faaliyetlerini büyük eğlencelere dönüştürdüğü tespit edilmiştir (Uzun, 2020). Sümerler (M.Ö. 4000-2200) döneminde, her inanç sahibi, tanrılara kurban yükümlülüğü taşıyordu. Aynı zamanda ibadet yaptıkları tapınaklara karşı da yükümlülükleri söz konusuydu. Bu tapınaklara Zigguret adı veriliyordu ve buraya belirli günler gıda malzemeleri götürmek zorundaydılar. Çiğ olarak götürülen bu malzemeler pişiriliyor ve tapınak görevlilerinin beslenmesi sağlanıyordu. Hititler (M.Ö. 2000-1180) döneminde ise yağ ve balın özel bir anlamı vardı. Tanrıların kızgınlığını gidereceği inancıyla tanrı heykellerinin ağzına bal ve yağ sürülürdü. Günümüzde Anadolu topraklarında gelenekselleşen bal ve kaymağın birlikte kullanımının o dönemden günümüze miras kaldığını söylemek mümkündür. Bir başka örnek ise Antik Yunan (M.Ö.1000- M.S. 30) döneminden verilebilir. Bu dönemde et pahalı olduğundan yalnızca tanrılara kurban verilen dini günlerde ve büyük şölenlerde yenilebiliyordu.
Hint Dinlerinde Gastronomi: Hint dinlerinde değişik inançlar ve her inancın da yeme-içme ile ilgili yasakları vardır. Hint dinleri arasında en yaygın inanışa sahip olan iki temel din “Hinduizm” ve “Budizm”dir.
Hinduizm katı bir şekilde biçimlendirilmiş bir dinden çok, bir yaşam tarzı ve felsefe olarak tanımlanır.
Hinduizm’de gıda, insanın fiziksel, zihinsel ve duygusal yönlerini beslediği için Tanrı’nın bir parçası olarak kabul edilmektedir. Gıda, Tanrı’dan bir hediye olarak kabul edilir ve saygı ile ele alınmalıdır. Yiyeceklerin ve kutsal anlamlarının önemi çeşitli Hindu ritüelleri boyunca temsil edilir. Aslında, Hindu geleneğindeki pek çok tören yiyeceklerle ilişkilidir. Örneğin, bir çocuğun ilk katı yemeği ayin olarak kutlanır. Ayrıca, cenaze törenleri, ata dünyasına yolculuk için ayrılan ruha yiyecek sunmayı içerir. Hinduizm’de, sığır eti kesinlikle yasaktır; inek Hinduizm’de “anne” olarak kabul edilir ve bu bakımdan kutsaldır. İnekler yer gök ve hava aleminin atası olarak görülmektedir. Bunun yanında Hindular arasında domuz eti yememe alışkanlıkları da söz konusudur. Hindu dinine göre, başka bir canlıya verilen şiddet ya da acı size geri döner. Vejeteryanlık zorunlu olmasa da savunulmaktadır. Başka bir ifadeyle Hinduizm’de fiziki ve ruhi gelişimi engelleyecek her türlü gıda yasaklanmıştır. Kötü beslenme alışkanlıklarının mental sağlığı bozarak, Tanrı ile olan iletişimi koparacağına inanılmaktadır. Hinduizm’de beslenme ile ilgili kurallar, M.S. 1. yüzyılda derlendiği ifade edilen Manu Kanunnamesi ile belirlenmiştir. Kurban ritüeli Hinduizm dinin de önemli yer tutmaktadır. Kutsal Veda’larda da belirtildiği gibi dini hayat kurban etrafında toplanmıştır. Tanrılara verilen kurbanlar onların isteklerinin giderilmesi ve arzularının doyurulmasının bir aracı olarak düşünülmektedir.
Budizm; Hindistan’da Hinduizm’in politeist anlayışına, din adamlarınının otoritesine ve kast sistemine bir tepki olarak 5. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Budistlerin ilgisi kainatı kimin yarattığından ziyade ahlaki değerlere yönelmiştir. Söz konusu ahlaki değerler ise Budizm’in yiyecekler ile ilgili anlayışlarını da şekillendirmiştir. Budizm’in beslenme anlayışı, her Budist’in uymak zorunda olduğu “beş emir” içerisinde bulunmaktadır. Güzel ahlaklı olmanın yolu olarak kabul edilen bu beş emir’den ikisi beslenme ile ilgilidir. Ahimsa: Hint geleneğinin önemli bir boyutunu oluşturan öldürmeme ve zarar vermeme ilkesidir. Bazı Budistler vejeteryandır, olmayanlar ise hayvanları Budist olmayanların kesmesi şartıyla yenilebileceklerini kabul ederler. Sarhoşluk veren içkilerin içilmemesi: Beslenmede insanın zaafa uğramasına neden olan ya da zevk veren yiyecek- içeceklerden uzak durması gerektiğine yönelik bir ilkedir. Zevk için yenilen yemeğin ızdırap vereceğine inanılır.
Vejetaryenlik belki Budizm’in Hint mutfağına yaptığı en önemli katkıdır. Bugün, Budistlerin pek çoğu vejetaryen bir beslenme sürdürmekte ve türlü et, balık ve yumurtayı yemekten kaçınmaktadırlar. Yaşam boyu vejetaryen olmayan, yarı vejetaryen bir beslenmeyi tercih eden veya sınırlı diyet uygulayan Budistlerin sayısı da oldukça fazladır.
Çin Dinlerinde Gastronomi: Çin’in millî dinlerinden biri Taoizm’dir. Taoizmin temel felsefesi, hayat biçimi ve olayların tabii akışını önlemeye çalışmama ilkesidir. Lau-Tzu (Lao-Tse) Taoizmin kurucusu olarak kabul edilir.
Ruh dinginliği sağlaması ve uzun yaşam için yiyecekler ile ilgili belli bir takım uygulamalar söz konusudur. Bunlar bazen oruç tutmak, bazen de bol bol yiyip içmek vb. olabilmektedir. Hububatın ateşe atılmaması, sığıra ve domuza sahip olunmaması, kanat ve çok baharat yemenin yasak olması, çok değerli kaplarda ve yalnız başına yemek yenilmemesi gibi yasaklar da söz konusudur. Çinliler özellikle eti çok kaynatmayarak ve pişirmeyerek “nesnenin özüne saygı” duyduklarını göstermeye çalışırlar. Benzer şekilde bıçak kullanımını da yemeğe karşı bir saygısızlık, günah olarak görmektedirler.
Çin’deki dinlerin en eski ve en büyüğü ise Konfüçyanizm’dir. Kurucusu ise Çin tarihinin en önemli düşünürlerinden biri olan Konfüçyüs’dür. Bir din kurma amacı olmadığı halde adına tapınaklar yapılan Konfüçyüs’ün öğretileri, Konfüçyanizm dini olarak gelişmiş ve 1912 yılına kadar da Çin’in tek resmî dini olmuştur. Taoizmde olduğu gibi Konfüçyanizm dininde de yiyecek-içeceklerin bir kısmı yin içerikli iken bir kısmı da yang içeriklidir. Yin yeryüzünü temsil eder; olumsuz, pasif, karanlık, dişi ve tahrip edicidir. Siyah renkle sembolize edilir, aya bağlıdır, sonbahar ve kışta güçlenir. Yang ise gökyüzünü temsil eder; olumlu, aydınlık, erkek ve yapıcıdır. Yang’ın güneşe bağlı doğurucu gücü ilkbahar ve yazda artar; kırmızı renk ve tek sayı ile temsil edilir. Bu inanç aslında insan ve tabiat birlikteliğini açıklamak için kullanılmış, ahlâkî ve sosyal öğretiler için de bir temel
oluşturmuştur. Bu inanış beslenme üzerinde de etkili olmuştur. Sağlıklı bir beslenme için Yin ve Yang’ın dengelenmesi gerekmektedir. Beslenmede “orta yol” erdem olarak görülmektedir. Taoizm ve Budizm dinleri kan akıtmayı kınamış ve her manevi kurtuluşa yardımcı olarak bir beslenme tarzının benimsenmesini öngörmüştür.
Japon Dinlerinde Gastronomi: Japonya’nın millî dini Şintoizm’dir. Japonların en uzun yaşayan ırklar arasında yer aldıkları ifade edilmektedir ve bunun en önemli nedenleri arasında beslenme alışkanlıklarının yer aldığı ileri sürülmektedir. Şinto beslenmesinde pirinç bizdeki ekmeğin karşılığı olarak düşünülebilir ve kutsaldır. Aynı zamanda çay ve çay merasimlerinin de kutsal değeri olduğu kabul edilmektedir (Közleme, 2012: 113). Yiyecek-içecekler ile ilgili bahsedilmesi gereken en önemli hususlar arasında bayramlar gelmektedir. Bu dinde bayramlar üç derecede tasnif edilmektedir. Bir imparatorun tahta geçmesi üzerine kutlanan büyük yiyecek bayramı, yüksek dereceli bayramdır. Bahar başı bayramı, aylık şükran töreni, yeni mahsulün ilahlarca tadılıp denenmesi, hasat bayramı, kamilere (ilahlara) adanan bayramlar ise orta dereceli bayramlardır. Düzenli olarak gerçekleştirilen bayramlar arasında ise hasat için yapılan dualar, dişi yiyecek kamisine ithafen yapılan büyük perhiz bayramı, yeni mahsulün ilahlarca tadılıp denemesi için yapılan bayram, imparatorun pirinçten yapılmış şarap içip yiyecek yediği yeni mahsul bayramı, mutfak ocağı bayramı söz konusudur.
İlahı̇ (Hak) Dinler ve Gastronomi
İlahi din, Yahudi, Hristiyanlık ve İslam’dan oluşan ve cennetten gönderilen bir kitabı olan dinlerin genel adıdır. Bu dinler, önceki ve sonraki dinlerin peygamberlerini ve din adamlarını saygıyla kabul ettikleri için diğer tek tanrılı dinlerden ayrılmıştır. İlahi dinlerin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) besin anlayışında da önemli farklılıklar bulunmaktadır. Daha da ötesi ilahi olan aynı dinden ortaya çıkan mezhepler arasında da besin rejimlerine ait büyük farklar bulunmaktadır. Ayrıca aynı ilahi dine mensup bir milletin bile mezhep, iklim ve coğrafya gibi sebeplerden dolayı birtakım farklı besin anlayışları görülmektedir. Bütün bunlara rağmen, herhangi bir ilahi dinin temel olarak pek çok coğrafya ve millet arasında ortak bir beslenme anlayışından söz edilebilir. Bu üç dinin gastronomi kurallarında farklılıklar görülmektedir. Örneğin domuz, Yahudilik ve İslam’a göre yasak ve murdar olarak kabul edilirken Hristiyanlara göre yenilebilmektedir.
Musevilik/Yahudilik ve Gastronomi Gıda uygulamaları ve kuralları konusunda, Yahudilik, beslenmeyi her yönünü tanımlama çabası nedeniyle (üretim, dağıtım ve tüketim yönleri) diğer dinî geleneklerden ayrılır. Bir Yahudi için yemek yeme Tanrı ile nasıl aktif bir ilişki kurulacağını açıklamanın bir yoludur. Yahudilikte gıdalarla ilgilenen hukuka “Kashrut” (Kaşerut) adı verilir. Kaşerut, “uygun, düzgün, doğru, izin verilen” anlamına gelen İbranice Kaf- Shin Reish’ten kökünden türetilmiştir. Daha yaygın olarak
bilinen kelime Koşer ise, Kaşerut standartlarını karşılayan gıdaları tanımlar. Kaşerut’un detayları, oldukça basit birkaç kurala hitap eden kapsamlı yasalardır. Bunlar: İzin verilen ve yasak olan yiyecekler vardır; bazı hayvanlar veya bunların bir kısmı hiç yenilmeyebilir. Bu kısıtlama yasaklanan hayvanların eti, organları, yumurtaları ve sütünü içerir; yenebilecek hayvanlar Yahudi kanunlarına göre öldürülmelidir. Musevilik dininde genel kabul gören kural, ot yiyen, “çatal ve yarık tırnaklı olan ve geviş getiren” hayvanların yenilmesinde sorun olmadığıdır. Musevilikteki yeme-içme yasaları yalnızca helal olan ve olmayan ayrımı ile sınırlı değildir. Yasaklar bütün bir mutfak kültürünü kapsar. Örneğin helal olan bir hayvan, Yahudi olmayan biri tarafından usulüne uygun kesilse bile yenmez. Yine Yahudiler ancak Yahudilerin hazırladığı şarabı içebilirler. Bilindiği gibi domuz, Yahudi kültürünün en tabu yemeğidir. Dindar olmayan birçok Yahudi bile domuz eti yemekten kaçınmaktadır. Suda yaşayan canlılar arasında, bir Yahudi’nin yüzgeçleri olan her şeyi yemesine izin verilir. Kuşlarla ilgili olarak, kriterler daha az açıktır, yasak olan kuşlar; tüm yırtıcılar ve çöpçülerdir. Tevrat, süt ile aynı anda et yemeyi yasaklar. Bu yasak sadece gıda tüketimine değil, aynı zamanda süt ve kümes hayvanlarının pişirebileceği mutfak araçlarının, tencere ve tavaların, yenildikleri bulaşıkların ayrılması gerekliliğini de içerir. Yahudiler süt içtikten 6 saat sonra et yiyebilirler. Aynı masada oturan iki kişiden biri etli yerken, diğeri sütlü yememelidir.
Hristiyanlık ve Gastronomi: Birçok erken Hristiyan, beslenmede geleneksel Yahudi yasaklarını takip etmiştir. Hristiyanlar çeşitli gıda kurallarını gözlemlemiş ve geliştirmişlerdir. Zamanla Katoliklik ve Ortodoks Hristiyanlığı, bölgelere ve kültüre göre değişen ve genellikle son derece ayrıntılı olan belirli yiyeceklerin (cuma günleri et, Lent sırasında domuz eti ve diğer yiyecekler vb. gibi) tüketilmediği yılın ve haftanın belirli dönemlerini belirlemiştir. Hıristiyanlık’ta, halkın ve ruhban sınıfın yemek kültürünü ve ritüellerini belirleyen bir sistemin olduğu görülmektedir. Kilise tarafından mukaddes kabul edilen günlerde sadece bir öğün yemek yenmesine izin verilmiş, et ve hayvan ürünleri yenmesi yasaklanmıştır . Hristiyanlıkta, mezhepler arasında birtakım farklılıklar olsa da, genel olarak oruç, günahlardan uzak durmak, yılın belirli zamanlarında ya tamamen yiyip içmekten ya da belirli yiyeceklerden uzak durmak suretiyle gerçekleştirilen bir ibadettir. Hristiyanlık, Hristiyanların uyması beklenen yiyecek ve içeceklerle ilgili bağlayıcı kuralları içermez. yedi büyük günahtan biri de oburluk ve açgözlülük olarak ifade edilmektedir. Hristiyanlık dini azla yetinmeyi öngörmektedir. domuz yeme yasağı başlangıçta Hristiyanlık’ta da bulunmaktaydı. Ancak Hristiyanlığın Avrupa’da yayılmaya başladığı dönemlerde yaşanan kıtlıklar nedeniyle din adamları “domuzun imanı bozmayacağına” yönelik söylemlerde bulunarak, bu yasağın ortadan kaldırılmasını sağlamışlardır.
İslam Dini ve Gastronomi: İlahi hükümler İslam dini ile en son şekline ulaşmıştır. İslam ülkelerinde (M.S. 8-13. yüzyıllar) evlerde verilen ziyafetler, tatil günü olduğu için genellikle Cuma günü yapılır, artan yemekler Cumartesi günü de yenirdi. Ziyafet yemeklerine, kötü kokusundan dolayı sarmısak ve soğan konulmazdı. Ortaçağ boyunca İslam ülkelerinde yalnızca iki öğün yemek yenirdi. Bu öğünlerden biri sabah 10 sularında olan “kuşluk”, diğeriyse akşam namazının hemen öncesinde ya da sonrasında yenilen “akşam yemeği”ydi. Bu iki öğün arasında ise atıştırılırdı. İslam dininde besin Tanrı’nın insanlara sunduğu hediyedir. Kur’an’da bulunan helal gıda yasalarının üç temel konuyu ele aldığını söylemek mümkündür. İzin verilen ve izin verilmeyen et arasındaki ayrım: domuz ve domuz eti; vahşi hayvanların etleri kesinlikle yasaktır. Sığır, koyun, keçi, kuzu, manda ve deve gibi bölünmüş toynaklı hayvanların etine izin verilir; tavuk ve hindi gibi yiyecekleri tutmak için pençelerini kullanmayan kuşlar tüketilebilir. İzin verilen hayvanlardan yumurta ve süt tüketilebilir; Kan yasağı: kan daima haramdır (hem izin verilen hem de izin verilmeyen hayvanlar açısından); Kesim yöntemi: her tür et tüketimi, öngörülen kesim yöntemine göre gerçekleştirilmelidir (hayvan kesimden önce sersemletilemez, boğazın hızlı ve tam kanamaya neden olacak şekilde kesilmesi ve mümkün olan en hızlı ölüm sağlanmalıdır). İslamiyet kültüründe gastronomi alanı ile ilgili olan aşure, ramazan ayı ve oruç ve kurban özel günler ve ritüreller arasında sayılabilir.