ARK102U-ARKEOLOJIK ALAN YÖNETIMI
Ünite 2: Arkeolojik Alan
Giriş
Kültür Turizm Bakanlığı kültür varlıklarını koruyabilmek, yaşatabilmek ve tanıtabilmek için bir yönetim planı oluşturmak şartını ön görmektedir. Ancak yönetim planı olarak oluşturulmuş “alan yönetimi” düzenlemesi yalnızca kültür varlıklarını içermektedir. Arkeolojik alan yönetiminden söz etmek gerektiğinde arkeolojiyi, Türkiye arkeolojisi ve arkeolojik alanlardaki koruma şekillerinin incelenmesi gerekir.
Bilim Olarak Arkeoloji
Antik Yunancada arkheos (eski) ve logos (söz, bilim) kelimelerinin birleşmesinden oluşan arkeoloji eskinin bilimi anlamına gelir. Arkeoloji, somut belgelerden yararlanarak insan kültürünü tanımlamaya çalışan bir bilim dalıdır. Arkeoloji insan toplumunun somut kalıntıları olan “aletleri” inceler. Bu aletleri meydana getiren insanın sosyo-kültürel yapısını anlamaya çalışır. Arkeoloji, çoğu zaman eski eserlerin incelenmesi diye tanımlanır. Bir arkeolog somut kalıntıları inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadığını açıklamaya çalışmaktadır. Arkeolojinin etimolojik anlamı; başlangıcın incelenmesidir. Başlangıçları inceleyerek kültür tarihine kazandırmak, arkeolojinin görevidir.
Tarihöncesi Arkeolojisi (Prehistorya)
Prehistorya, genel anlamda tarih öncesi olarak tanımlanmaktadır. Prehistoryanın alt zaman sınırı, genel olarak ilk standart aletin bulunduğu 2,5 milyon yıl öncesinden başlar ve yazının kullanılmaya başlandığı zamana kadar olan süreci içerir. Arkeolojik terminolojide bu dönemler; Alt-Orta-Üst Paleolitik, Kalkeolikik ve Çanak Çömleksiz ve Çanak Çömlekli Neolitik olarak adlandırılır. Bu adlandırmalar farklı coğrafyalarda farklı zaman dilimlerine karşılık gelmektedir.
Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi
Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi, insanlık tarihinde tarımın başladığı ve ilk yerleşik yaşamın ortaya çıktığı dönem olan Neolitik Çağ’dan (yaklaşık olarak MÖ 10.000 ortaları) başlatılmaktadır. Akabinde Kalkolitik Çağ (MÖ 5.000-3.000), Tunç Çağları (MÖ 3.000-1.200) ve Demir Devri (MÖ 1.000-500) sonuna kadar olan zaman diliminde başta Anadolu olmak üzere tüm Ön Asya’ya yayılan kültürleri ve uygarlıkları incelemektedir.
Klasik Arkeoloji
Klasik Arkeoloji daha çok Antik Çağ diye adlandırılan Yunan ve Roma uygarlıklarını kapsayan bir dönemi içerir. Dar anlamıyla yaklaşık olarak MÖ 10. yüzyıl ile MS 3.-4. yüzyıl arasındaki zaman dilimi ile ilgili olsa da geniş anlamıyla MÖ üçüncü binyıla kadar uzanan Girit, Yunan Anakarası ve Anadolu’nun batı ve güney kıyılarını içeren kültürlerin gelişimini inceler.
Arkeoloji Nasıl Başlamıştır?
İtalya’da Roma şehrinde eski eserlere ilgi, diğer ülkelere göre önce başlamaktadır. Rönesans devrinde sanattaki uyanmaya bağlı olarak toprak üzerinde var olan eski Roma devrine ait kalıntılar dikkat çekmeye başlamıştır. Eski eserler duyulan ilginin başlamasının 14. yüzyılın sonu ile 15. yüzyılın başı olduğu kabul edilmektedir. İtalya’da başta Roma olmak üzere Roma uygarlığından kalan bina, sanat eseri ve yazıt bulunmaktadır.
Avrupa’daki İlk Adımlar
Orta Çağ’ın resmi ve dinî dili Latince olması mevcut yazıtların okunabilmesi ile eski devirler hakkında birçok bilgi sahibi olunmasını sağlamıştır. Ayrıca kiliselerin kütüphanelerinde binlerce Latince el yazması eser bulunmaktadır. İlk defa Flavio Biondo (Latince: Flavius Blondus) (1392-1463) adında bir bilgin eski eserleri araştırmaya başlamıştır. Biondo İtalya’da gezilere çıkmış, izlenimleri ve elde ettiği bilgileri kitap olarak yayınlamıştır.
Türkiye’de Arkeoloji
Türkiye’de arkeolojik çalışmalar öncelikle yabancı bilim adamları tarafından yapılmıştır. İlk kez Osman Hamdi Bey, Asar-ı Antikalar ile ilgilenmeye başlamıştır. 1884’te Asar-ı Antika Nizamnâmesini yeniden düzenleyerek eski eserleri koruma altına almıştır. Lagina Hekataion’unda, Nemrut Dağı’nda araştırmalar gerçekleştirmiş, günümüzde Lübnan’ın Sayda kenti olan Sidon Kral nekropolünde kazılar yapmıştır. Böylece İstanbul’da Müze-i Hümayun kurulmasını sağlamıştır ve Osman Hamdi Bey ile Türkiye’de müzeciliğin gelişmesi hızlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde batılılaşma ile başlayan yenilikçilik hareketleri aynı zamanda Osman Hamdi Bey’in önderliğinde yalnızca arkeolojinin önemsenmesini değil aynı zamanda kültür varlıklarını koruma bilincinin de başlatılmasını sağlamıştır. İlk kez 1874’te kaleme alınan Asar-ı Antika Nizamnamesi 1884 ve 1906 yıllarında yenilenmiştir. Böylece eski eserlerin tanımı yapılmıştır. İlk düzenlemede Osmanlı eserleri kapsam dışında bırakılmıştır. Son düzenlemede ise Türk İslam Eserleri ile kilise, sinagog, manastır gibi gayrimüslim eserleri de eski eserler tanımına dâhil edilmişlerdir.
Anadolu Arkeolojisinin Ana Hatları
Dünya üzerindeki ilk insanın ne zaman, nasıl ve ne şekilde ortaya çıktığı hâlen tartışılan bir konudur. İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli özellik düşünen canlı olmasıdır. İnsan ilk var olduğu dönemden itibaren diğer canlılardan ayrılmaktadır. Sosyal bir yaşam tarzına sahip insan aynı zamanda alet yapabilen tek canlıdır; doğadaki en güçsüz varlıklardan olmasına karşın yaşadığı sürece doğaya hükmetmiş, ona karşı koymuş ve bir kültür oluşturmaya çabalamıştır.
Tarih Öncesi Dönem
İlk insanlar paleolitik (eski taş) dönemde (MÖ 500000- MÖ 10000) avcı ve toplayıcı olarak yaşamışlardır. Belki asalak bir yaşam süren insanlar sığınmak için mağaraları veya kaya sığınaklarını kullanmışlardır. Avlanmak ve yaşamlarını kolaylaştırmak için aletler üretmeye başlamışlardır. Vahşi bir hayat sürseler de klanlar hâlinde yaşamayı tercih etmişlerdir. Toplum yaşamı içinde avcı- toplayıcı olmuşlar ölülerini düzenli şekilde gömmüşlerdir. Paleolitik Çağ’da insanlığın en büyük devrimi ateşi bulmalarıdır, denir. Ancak bu tanım yanlıştır. Aslında doğada ateşin var olduğunu bilmektedirler fakat onu kontrol etmeyi başardıkları an büyük bir adım atmışlardır. Ateş yakmak için yıldırım düşmesi gibi bir doğa olayına ihtiyaçları yoktur. Ateşi istedikleri zaman yakıp istedikleri zaman söndürebilmektedirler. Bu buluşla yiyeceklerini pişirmeyi, ısınmayı, ateşi kullanarak kendilerini savunmayı öğrenmişler, ışık ya da aydınlatma aracı olarak da yararlanmaya başlamışlardır. Anadolu’da bu döneme ait en tanınmış mağara Karain’dir. Bu mağara yakınında Suluin, Öküzini gibi mağaralar da keşfedilmiştir. Yine Antalya bölgesinde kaya sığınağı olarak nitelendirilebilecek Beldibi ve Belbaşı yerleşim alanları Paleolitik Çağ’a aittir. İstanbul’daki Yarımburgaz Mağarası da paleolitik dönem buluntuları vermektedir. Anadolu’nun başta kıyı şeridi olmak üzere birçok kesiminde ilk insana ait izlere rastlamak mümkündür. Neolitik Çağ’da ki ilk yerleşim yerlerinin oluşturulmasından Urfa bölgesi buluntuları ile yeni bir çığır açmıştır. Göbeklitepe tapınakları ile başlayan ve sayısız örneğinin Urfa’da tespit edildiği yapı tipi kısmi olarak yorumlanmıştır. Fakat hâlen gizemini korumaktadır. Bu yapı tiplerinin başlangıcının nasıl olduğu ve hangi bölgede vuku bulduğu tam açıklanamamış olduğu gibi, bir soru olarak bilim dünyasını meşgul etmektedir.
Hititler (MÖ 1680-MÖ 1200)
Orta Anadolu’da MÖ 2000 yıllarında Hint-Avrupa dil grubundan gelen Hitit halkı varlığını göstermeye başlar. Hititler Mezopotamya’dan çivi yazısını almışlar fakat hiyeroglif yazıyı da benimsemişlerdir. Kendileri Hitit (Hatti) ismini kullanmışlardır. Hititler Asur ticaret kolonilerine son vermişlerdir. Yazılı belgelere göre Kaneş Kralı Anitta’nın yaşadığı dönemden yaklaşık yüz yıl sonra onun soyundan geldiği bilinen Kuşarnalı Labarna Orta Anadolu’da yaşayan krallardan biri olan Piyuşti’yi gece düzenlediği ani bir baskınla yenerek Hattuşaş’ı (Çorum Boğazköy) ele geçirir. Burada Eski Hitit Devletini kurar ve Hattuşalı anlamına gelen “Hattuşili” ismini alır. Anadolu’daki Mittani Krallığı ile birleşerek Anadolu coğrafyasına egemen olmuşlardır. MÖ 1400-MÖ 1200 yıllarında Yeni Hitit İmparatorluğunu kurmuşlardır. Daha sonra Suriye’yi egemenlik altına almışlar ve Mısırlılar komşu olunca Suriye egemenliği için savaşmak zorunda kalmışlardır. Suriye’deki Kadeş’te gerçekleşen savaşta Hititlerle Mısırlılar karşı karşıya gelmiştir. Her iki krallık savaşı kendilerinin kazandığını iddia etmektedir. Suriye’nin Hitit hegemonyasında kalması, savaşı kimin kazandığı gösterir niteliktedir. MÖ 1274’de her iki devlet Kadeş Antlaşmasını imzalayarak tarihte bilinen ilk belgelenmiş yazılı anlaşmayı gerçekleştirmişledir. MÖ 1200 yıllarında deniz kavimlerinin göçleri sonunda İmparatorluk son bulmuştur.
Mittaniler (MÖ 1500-MÖ 1300)
Mittaniler Kuzeyden gelerek Kuzey Mezopotamya’ya hâkim olurlar. Dilleri Hint- Avrupa dil grubuna girmektedir. Hitit Asurluların egemenliğinde yaşamışlardır. Savaş sanatında süvari (atlı) ve at arabası kullanımını ilk kez dünya kültürüne kazandırmışlardır.
Urartular (MÖ 859-MÖ 585)
Urartular, MÖ 13. yüzyıldan MÖ 9. yüzyıl arasında Doğu Anadolu’da beylik aşiretler hâlinde yaşayan topluluklardı. Demir Çağ’ında demir metalini kullanmaya başlayarak silahların yapımında askerî alanda kullanmakta hızla başarı gösterirler. MÖ 9. yüzyılda başkenti Tuşba (Van) olan bir devlet kurmuşlar ve güney komşuları Asurlularla sık sık savaşmışlardır. MÖ 7. yüzyıldan itibaren Medlerin egemenliğine girerek bağımsız devlet olma özelliklerini kaybetmişlerdir. Urartu dilinin Hint-Avrupa ve Sami dilleri ile bir benzerliği yoktur. Dillerini aktarabilmek için çivi yazısını kullanmışlardır. Savaşçı bir kavim olan halkı, metal işçiliğinde oldukça ileri gitmiştir. Metal işlenmiş nesneler, batı dünyasına ticaret yoluyla yayılmıştır. Urartu kazanları, kalkanları ve kemerleri oldukça tanınmış eserlerdir. Ülke tanrı Haldi yönetiminde teokratik bir yönetim şekline sahipti. Toprakların tek hâkimi tanrı Haldi’dir. Kral onun adına devleti yönetir. Urartu kralları anıtsal kaya mezarlarına gömülmekteydi. Urartuların bu anıt mezarları yapmasının nedeni ölümden sonra hayatın olduğunu düşünmelerindendir. Krallarını tanrılaştırma veya tanrı olarak görme kesinlikle yoktur. Urartular savaşçı halk olmaları ve Doğu Anadolu coğrafyası nedeniyle kentlerini sarp kayalıklar üzerinde yapılandırmışlardır. Urartu kentleri sarp tepeler kurulmuş ulaşımı ve zapt edilmesi zor kalelerdir. Bir başka özellikleri su setleri oluşturarak suyu depolamayı ve kullanmayı planlamalarıdır. Bu şekilde kentlerin büyük ihtiyacı olan su sorununu teknik açıdan çözmeleri önemli bir adımdır.
Frigler (MÖ 1200-MÖ 700)
MÖ 1200’lerde deniz kavimleri göçü sonunda Makedonya ve Trakya’dan Kuzey İç Batı Anadolu’ ya geldikleri düşünülen topluluktur. MÖ 9. yüzyıldan itibaren Eskişehir- Kütahya-Afyonkarahisar havzasında siyasi bir güç olarak ortaya çıkarlar. Kurucuları olarak kabul edilen efsanevi kralları “Gordios”, ünlü Gordios düğümünü yapan kişidir. Kehanete göre kördüğümü kim bir hamlede çözerse dünya hâkimi olacaktır. Büyük İskender bir kılıç darbesiyle Gordios düğümünü çözmüştür. Frigler, kısa sürede Batı Anadolu’ya egemen olmuşlar; Asurlularla ittifak kurarak siyasi olarak güçlenmişler; özellikle Batı Anadolu Helen kolonileriyle kurduğu ilişkiler sonucu Yunan kent devletleri ile ticareti geliştirmişlerdir.
Lidyalılar (MÖ 685-MÖ 546)
MÖ 7. yüzyıldan itibaren kısa sürede Batı Anadolu ve Ege kıyılarındaki Helen kolonilerini egemenlikleri altına alan Lidyalılar adını duyurmaya başlar. Batıda Ege Denizi, Doğuda Halys (Kızılırmak) kavisi arasında kalan Anadolu topraklarında güçlü bir devlet kurmuşlardır. Lidyalılar, Mermnadlar adı verilen kraliyet sülalesi tarafından yönetilmişlerdir. Helen kolonilerinin deniz gücünü ve ticari filolarını kullanarak Ege Denizi ve Karadeniz’de de hem siyasi hem de ticari olarak etkili olmuşlar; ticaretin bu kadar gelişmesi sonucunda alışverişi kolaylaştırmak için gümüş altın alaşımı olan elektron sikkeyi üretmişlerdir. Başkentleri Sardes (bugünkü Salihli) yakınında bulunan Paktalos Çayı’ndan (Sart Çayı) çıkarılan elektronu (gümüşaltın alaşımı) kullanarak kraliyet tarafından ağırlığı ve değeri garanti altına alınmış ilk parayı darp ederek kullanmaya başlamışlardır.
Pers Yönetiminde Anadolu: (MÖ 546-MÖ 334)
MÖ yılında Perslerin Lidya Krallığı ele geçirmelerinden sonra Doğu Anadolu gibi Batı Anadolu’ya da egemen olurlar. Lidya topraklarında satraplık merkezleri oluşturarak yönetim merkezleri kurarlar. Sardes, Daskylaion, Larissa gibi birçok kent Pers valisi diyebileceğimiz satrapların yönetim merkezi olmuştur. Ege kıyılarında Yunan kentleri Perslere bağlılıklarını bildirerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. MÖ 5. yüzyılın sonuna doğru Atina’nın kışkırtmaları ile Yunan kentleri Pers yönetimine karşı ayaklanır. MÖ 500-MÖ 493 yılları arasında İonya Ayaklanması gerçekleşir. Başlangıçta Atina ve Sparta’nın desteği ile Pers güçlerine direnen İonyalılar MÖ 494’de Perslerin Miletos kentini ele geçirerek yıkması ve halkını da Susa’ya sürmesi ile ayaklanma ivmesini kaybetmiştir. Bir yıl sonra Persler Batı Anadolu’da kontrolü tam olarak sağlamışlar. Pers yönetimi bundan sonra Anadolu’daki Yunan kentlerini yok sayacaktır. Ama kral Dareios bu ayaklanmanın çıkmasına neden olan Atinalıları cezalandırmak için İstanbul Boğazından geçerek Atina’ya doğru sefer düzenleyecektir. MÖ 490’da Marthon’da yenilince geri çekilecektir.
İskender’in Anadolu’ya Gelişi: (MÖ 334-MÖ 323)
Büyük İskender’in Babası Makedonya Kralı II. Philipp doğuya bir sefer hazırlığına başlamıştır, fakat MÖ 336’da öldürülmesinden sonra oğlu III. Alexander (Büyük İskender) tahta geçer. Babasının sefer hazırlıklarına devam eder ve MÖ 334’te Trakya’dan Pers topraklarına girer. Seferin amacı Atina’nın öcünü almak ve Perslileri cezalandırmaktır. Manyas Gölü yakınlarında Gronikos Savaşı’nda Pers Satrapları ile savaşır ve kazanır. Böylece Anadolu kapıları kendisine açılır. Ege ve Akdeniz kıyısından ilerleyerek Side’ye kadar gider. Sonra kışı geçirmek için Gordion’a geçer. MÖ 333 İssos Savaşı’nda (İskenderun) Pers Kralı III. Dareios karşılaşır. Savaşı kazanması sonunda Pers kralı kaçar Suriye, Mezopotamya ve Mısır yolu Büyük İskender’e açılır.
Anadolu’da Helenistik Krallıklar: (MÖ 323-MÖ 68)
Trakya ve Batı Anadolu’ya sahip olan Lysimakhos, topraklarını genişletmeye çalıştı. Seleukos Krallığı ile çatışma hâlinde olduğu için Ptolemais Krallığı ile yakınlaştı. Ptolemaioslar aynı zamanda Güney Anadolu kıyılarında Seleukoslarla egemenlik için çatışmaktaydılar. MÖ 281 yılında Sardes yakınlarında Krypedion Savaşı’nda ölünce krallığı son bulmuştur. Seleukos Krallığı Batı Anadolu’yu kontrolüne geçirmiştir. Daha sonra Ptolemaioslar da Anadolu macerasından vazgeçip Mısır’a geri çekileceklerdir. Lysimakhos savaşa giderken hazinesini korunaklı bir kale olan Pergamon’a yerleştirmiş ve Philetairos’u da koruması için başında bırakmıştır. Lysiamkhos savaşta ölünce hazinesi Philetairos tarafından korunmuştur. Kralı bağlı kalarak yaşamını sürdürmüş ve Pergamon çevresinde bir güç oluşturmuştur. Pergamon krallığı kurulmuş ve babası Attalis’un adından dolayı Attalidler sülalesi kurarak anılmışlardır. MÖ 262 yılında Sardes yakınındaki savaşta Seleukoslara karşı başarı sağlayan yeğeni I. Eumenes krallığın geleceğini garantilemiştir. Kral I. Attalos zamanında MÖ 230’da Anadolu’ya tehlike saçan Galatları yenmiş ve onları Galatya bölgesine sıkıştırmıştır. Pergamon böylece Batı Anadolu’da güçlü bir devlet hâline gelmiştir.
Anadolu’da Romalılar
Anadolu egemenliğine hiç beklemedikleri bir anda miras yolu ile başlamak zorunda kalmışlardır. MÖ 133 Pergamon Kralı III. Attalos topraklarını Roma’ya bırakır. Arristonikos Ayaklanması bastırılınca MÖ 129 yılında Asya Eyaleti (Provincia Asia) kurulur. Uzun süre Batı Anadolu’da kalan Romalılar Bithinya kralının vasiyeti ve Mithridates Savaşları’ndan sonra MÖ 63 yılında Bitinya-Pontus Eyaletini (Provincia Bithynia et Pontus) oluştururlar.
Bizans İmparatorluğu (Doğu Roma)
1453 yılında Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethi ile sona eren Bizans İmparatorluğu 6. yüzyılın sonuna kadar Anadolu’da huzuru sağlamıştır. İstanbul, merkezi yönetim olmuştur. Eyaletler piskoposluklara bölünmüş piskoposlar din, siyasi yönetim, ekonomi ile ilgilenmişlerdir. MÖ 7. yüzyılda başlayan Arap akınları önce Anadolu’nun güney kıyılarında sonda Ege dünyasında huzursuzluk yaratmıştır. Güney sahillerini halk terk etmeye başlamıştır. Arap 669’da ve 715’te (kuşatma iki yıl sürmüştür.) İstanbul’u kuşatmışlar ama başarılı olamamışlardır. Araplar Anadolu’ya birçok kez sefer düzenlemelerine karşın güneydoğu sınırından öteye gidememişlerdir.
Türkiye’de Arkeolojik Alan ve Koruma
1973 yılına kadar Kültür varlıklarının korunmasında Osmanlı döneminde yazılmış Nizamname’ye bağlı kalınmıştır. 1973 yılında 1710 sayılı kanun çıkarılarak 1906 Nizamnamesi yürürlükten kaldırılacaktır. 1983 yılında 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile 1710 sayılı kanunun yürürlüğü sona ermiştir. Bu kanunun günümüzde bazı düzenlemeler ve değişikliklerle hâlen yürürlüktedir.
Arkeolojik Alan
Arkeolojik alanlar insanların var olduklarından beri bıraktıkları taşınmaz ve taşınabilir kültür varlıklarının bulundukları alanlardır. Bu alanlar kültür mirası oldukları için gelecek için kaynak ve yol gösterici olacak bilgileri barındırmaktadır. 21.07.1983 tarihinde kabul edilen 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun kabulü ile Türkiye’de Cumhuriyetin ilanından sonra ilk defa yasalar kapsamında bir koruma şekli geliştirilmiştir. Kanun gelişen ve değişen Türkiye Cumhuriyeti’nin devamı sürecinde 17.06.1987 tarih 3386 sayılı, 14.07.2004 tarih 5226 sayılı ve 04.02.2009 tarih ve sayılı Kanunlarda ekleme, düzeltme ile değişiklikler yapılmıştır. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile kültür ve tabiat varlıkları tanımlanmış, koruma şekilleri belirlenmiş, ilgili kanun çerçevesinde kurulması gereken kurumlar belirlenmiştir.
Kanun ve İlke Kararları Çerçevesinde Arkeolojik Alan Tanımı
2863 sayılı kanunda iki kez 3386 ve 5226 kanunla ekleme veya düzeltme yapılmıştır. Bundan sonraki yasa maddeleri üzerindeki değerlendirmeler düzeltmelerden sonraki metinleri de içermektedir. Kanunda Kültür varlıkları; “tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklar” olarak tanımlanmaktadır. Kültür varlıklarının bulunduğu yerler veya alanlara “sit” adı verilmiştir. Kanunda Sit; “tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alanlar” olarak açıklanmıştır. Arkeolojik Sit Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 05.11.1999 gün ve 658 sayılı kararı ile kendi içerisinde gruplara ayrılmıştır. Bir alan koruma bölge kurulunca sit alanı ilan edilince her ölçekli plan çalışması durdurulur. Sit ilanından sonra tapu kütüğüne arkeolojik sit alanı şerhi konur, arkeolojik sit şerhi konulan yerler tüm yapılaşma yasağı getirilen alandır. Sit alanı ilan edilen alanın koruma derecesi ile kullanma koşullarının belirlenmesi gerekmektedir. Kültür varlığı alanının öncelikle mülkiyet durumu önemlidir. Devlet arazilerinde koruma devlet tarafından yapılır ve şekillendirilir ama özel mülkiyete ait tapulu bir arazi sit alanı kapsamı içerisinde kalıyor ise koruma-kullanma dengesini oluşturabilmek için bazı aktör ve kurallara ihtiyaç vardır. Bu nedenle arkeolojik sit alanları üç farklı derecede ele alınmıştır. Günümüzde yaşamış olduğumuz kentler süreklilik gösteren yerleşimlerdir. Bazı şehirlerimiz çağlar boyunca devamlılık göstermiştir. Tarihi alanlarla modern yerleşimlerin kesişmesi doğal olarak sit irdelemesinde de sıkıntılar yaşanmasına neden olmaktadır. Bu çerçevede arkeolojik alanların korunmasında bazı çözümler getirilmiştir. İlk önerilen çözüm modern yerleşimin arkeolojik sit alanı dışına çıkarılmasıdır. Bu uygulamada kentte yaşayan halka aynı standartlara sahip bir alan yeni yerleşim alanı olarak gösterilmektedir. Karşılıklı mutabakat sayesinde eski yerleşim terk edilmekte ve yeni yerleşim alanında oluşturulmuş olan kentsel yapılaşmaya hak sahipleri yerleştirilmektedir.
Alan Başkanlığı Uygulamaları
Kültür ve Turizm Bakanlığı; Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alanı Başkanlığı ve Kapadokya Alan Başkanlığı modellerini bölgelerde yaşanan sorunlar açısından düşünmüş çözüm üretmek için oluşturmuştur. Çanakkale Savaşları nedeniyle korunması gereken kültür varlığı olarak belirlenen Gelibolu Yarımadası 1973 yılında milli park olarak statüsüne getirilmiştir. Savaşlar burada yapılmış olmasına karşın yarımada üzerinde birçok yerleşim yeri bulunmaktadır. Yaşayan halk ile korunması gereken tarihimizin en önemli kalıntıları birlikte yaşayabilmelidir. Bakanlık bu amaçla 2014 yılında Alan Başkanlığını oluşturmuştur. Bakanlık başkanlığın yönetimi, işleyişi, uygulamaları gibi konularda yönetmelik oluşturmuştur ve 10.09.2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Gelibolu Bölgesi bu yönetmelik çerçevesinde alan başkanlığı tarafından idare edilmektedir.