AÖF Soru Bankası

Anadolu ArkeolojisiÜnite 3 Özeti

Anadolu’da Tunç Çağı Krallıkları ve Troya Savaşı

ARK101U-ANADOLU ARKEOLOJİSİ

Ünite 3: Anadolu’da Tunç Çağı Krallıkları ve Troya Savaşı

Giriş

Kalkolitik Çağ’ın sonlarında insanoğlu, %5-10 ölçüsünde kalayı bakıra karıştırarak alaşım oluşturmayı keşfetmiş ve tunç elementini elde etmiştir. Tuncun keşfi ile Anadolu’da madencilik faaliyetleri yoğunlaşmış, zengin maden yataklarının keşfi artmıştır. Maden cevheri olasılıklarının az olduğu elementlerde de komşu devletlerle ticaretin gelişmesine neden olmuştur. Anadolu’da maden işçiliğinin gelişiminin hızlanması ile toplumda iş bölümünün çoğaldığı ve bu gelişmeye bağlı olarak köylerin kentleşmeye başladığı izlenmektedir. Yeni siyasal örgütlenme çerçevesinde ilk devletler ortaya çıkmaya başlamıştır. Asurlularla ticaretin gelişmesi, Anadolu’da Asur ticaret kolonilerinin kurulması sonucunda ilk Hitit Devleti’nin kurulmasına zemin hazırlanmıştır.

Orta Tunç Çağı-Asur Ticaret Kolonileri (MÖ 2000-1450)

MÖ 2000 yıllarında Anadolu’da yerleşim yerleri artmış, buna bağlı olarak nüfus sayısında da çoğalma olmuştur. Toplumsal değişim ve yeni şekillenmesi ile sosyal statüde farklar oluşmuş ve hiyerarşi denilen (alt ve üst tabakalar) bir düzen oluşmaya başlamıştır. Bu yeni yaklaşımlara Anadolu genelinde büyüklükleri farklı beyliklerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Mezopotamyalı tüccarlar ile Anadolu halkı yakın ilişki içerisine girmiştir.

Tunç alaşımını elde edebilmek için gereksinim duyulan kalay hammaddesi Anadolu’da olmamasından dolayı Mezopotamya’dan kalay ihraç edilmek zorunda kalınmış- tır. Anadolu’ya kalay ticaretini Orta Tunç Çağı’nda Asurlu tüccarlar sağlamıştır. Asurlu tüccarların oluşturduğu ticaret kervanları kalay ile birlikte kumaş, parfüm vb. malları ge- tirmekte ve gümüş, altın ve obsidiyen gibi değerli taşları Mezopotamya’ya götürmekteydiler. Yerli beylere ticarete için vergi ödemesi yapıyorlardı. Asurlu tüccarlar ticaret sistemlerini geliştirebilmek için ticaret kolonisi denilen ve Anadolu’nun birçok yerinde kurulmuş KARUM yerleşimleri kurmuşlardı. Anadolu’daki en tanınmış örneği Kültepe’de Karum Kaneş’tir. Hattuşa, Alişar gibi pek çok kentte karum bulunmaktadır. Kervan yolları üzerinde konaklamayı sağlamak için WABARTUM adı verilen birimleri oluşturmuşlardır.

Çömlekçi çarkının dönem içinde diğer bir büyük gelişmesi olarak bütün Anadolu’da yayılmıştır. Çömlekçi çarkının kullanmaya başlamasıyla seramik formlarında zenginleşme olmuştur. Kalkolitik Çağ’dan itibaren görülen insan ve hayvan formlu kapların en yaygın kap şekli oluşturmaktadır.

Eski Hitit Devleti

Anadolu’da, Eski Hitit Devletinin güçlü bir siyasi otorite olarak var olmaya başladığı dönemlerde, irili ufaklı birçok beylik hâlinde yaşamakta olan ve birbirinden ayrı dilleri konuşan halk grupları yaşamaktaydı. Bu beyliklerden en önemlileri Hattiler, Luviler, Palalar ve Huriler olarak sayılabilir.

Kaniş Kralı Anitta’dan yaklaşık yüz yıl sonra, aynı soydan gelen Kuşşaralı Labarna Orta Anadolu’da, Kızılırmak yayı içerisinde yaşayan pek çok kraldan biri olan Piyuşti’yi bir gece baskınıyla yenilgiye uğratıp, Hattuş’u (Boğazköy) ele geçirerek egemenlik alanını genişletmeye başladı. Hattuş’u Hattuşa adıyla yeni bir başkent durumuna getirdi, Labarna da Hattuşalı anlamına gelen Hattuşili adını aldı. Böylelikle Hitit Devleti resmen kuruldu.

I. Murşili’nin bir suikast ile öldürülmesi sonucunda Eski Hitit Devleti’nin genişlemesi durur. Ardılı olarak tahtta geçen I. Hantili (MÖ 1590-MÖ 1560) döneminde kraliyet ailesi içerisinde çekişmeler başlar ve kan davalarının başlaması ülkenin güçsüzleşmesine yol açar. Telepinu (MÖ 1525-1500) kargaşadan sonra yönetime geçer, tahta kimin ve ne şekilde çıkacağını düzenleyerek gereksiz olayları sonlandırmaya çalışır.

Son Tunç Çağı ve Yeni Hitit Devleti (MÖ 1450-1180)

Telepinu çabaları ile sona eren Eski Hitit Krallığının kargaşa döneminin kazanımları kalıcı olmamıştır. Fakat dönem krallarının izlediği siyaset, Büyük Hitit İmparatorluğu yöneticilerinin genel hatlarıyla takip ettiği bir model olacaktır. MÖ 1450-MÖ 1180 arası İmparatorluk dönemi olarak isimlendirilir. Yeni Hitit Devleti olarak kabul edilen bu dönemde Tunç Çağları sona erer.

Yeni Hitit Devletinde II. Tuthalia (MÖ 1450-MÖ 1420) ve I. Şuppiluliuma (MÖ 1380-MÖ 1340) zamanında bölgede güçlü bir siyasi erg olarak yer almaya başlarlar.

Tuthalia sonrası tahta geçen krallar çabalasalar da başarılı işler yapamadılar. Kıtlık baş göstermiş, hasat başarılı olamamış ve Mısır’dan tahıl ithali zorunluluk olmuştu. Asur baskısı halen devam ediyor, Suriye müttefikleri yükümlülüklerini yerine getirmiyordu. Tüm bu kötü olaylara karşın II. Şuppiluliuma (MÖ 1200-MÖ 1280) döneminde geçici bir canlanma yaşandı. İşuva bakır madenlerinin tekrar kontrol altına alındı, ama bu gelişmeler başarıyı sağlamada etkili olmadı. Asurluların Hititlileri yıkması beklenirken, kuzeybatıdan gelen bir göç dalgası şeklinde oluşan hareketlilik çığ gibi büyümekteydi. Mısırlıların durduracağı bu göç dalgası Deniz Kavimleri hareketi (MÖ 1200) olarak isimlendirilir. Anadolu üzerinde büyük baskı oluşturan istila gücüdür. Kuzeybatı yolu hemen kesintiye uğradı. Kilikya ve akabinde Kıbrıs teslim oldu ve büyük bakır kaynakları kaybedildi. İstilacılar sonunda Kuzey Suriye’ye geldi ve bölgeyi yağmaladılar.

Devlet İdaresi

Hititler merkezi devlet idaresine sahip ve büyük ölçüde aristokratlardan oluşmaktaydı. Başlangıçta tabarna/labarna, daha sonra “güneşim” sıfatlı kral yer alırdı. Kral güneş tanrısıyla birleştirilse de kendisi ölümünden sonra kutsallık kazanmakta ve anıtlarda güneş tanrısının kıyafetini giydirilmiş olarak resmedilmekteydi.


Savaş ve Savunma

Hitit Ordusu, savaştığı ordunun durumuna göre 30.000 askere kadar çıkmıştır. Ordu, piyadeler ve savaş arabaları olmak üzere iki ana kola yarılırdı. Kralın özel muhafızları olan piyade kadrosu küçük bir çekirdekten oluşurdu. Daimî askerler sınır kaleleri arasında devriye gezmek ve ayaklan- maları bastırmakla sorumluydu. Kral başkomutanı olarak ordunun başıydı.

Hitit piyadelerinin saldırıda kullandıkları ana silahları mızraktır. Aynı zamanda kama veya hançer, kılıç, balta, ok ve yay piyadelerin savaş malzemeleriydi. Kişisel koruma için ise Hitit askerleri miğfer giyer ve kalkan taşırdı.

Din

Din Anadolu’da olduğu gibi, dünyanın diğer kesimlerinde de özünde insanoğluyla doğanın üstün güçleri arasındaki etkileşimden doğmaktadır. Toprak ana her şeyin yaratıcısı, güç vereni ve yaşamasını sağlayan egemenidir. Göksel su ise toprak ananın doğurganlığını sağlayan, bereketi ile ilişkili olan ikinci önemde bir tanrıdır. Bu güçler ve birçokları, toplumun esenliği ve sürekliliği için temel öneme sahipti. Her köyün, kendine ait koruyucu tanrıları, kült merkezleri, mitolojisi ve temelde tarım evreleriyle bağlantılı şenlikleri oluşmuştur. Ayrıca her köyde, belirli afetleri etkisizleştirmek ve belirli amaçlara ulaşmak için çeşitli ayinler yapan büyücüler ve şifacılar da bulunmaktaydı.

Hitit dünyasında farklı etnik köklere ait birçok ögenin birleşmesi ile dininde de bir kültür birleşmesi ile karşılaşılır. Hitit dininde var olan ögelerle birlikte, yakın çevre kültürlerindeki ve uygun gördükleri eş değer dinî unsurları kabullenmişlerdir. Hitiler “bin tanrılı” toplum olarak kendilerini tanımlamışlardır.

Mimarlık

Hitit mimarlığı asimetrik oluşu ile karşıtsızlık özelliği sergiler. Dinî ve sivil mimaride olduğu gibi şehir plancılığında da bu yaklaşım egemendir. Diğer bir deyişle yapılar özünde geometrik şekle, ilkeye, sıralanmaya, hizalanmaya bağlı olmayıp, Hellen mimarlığı ile İngiliz ve Türk bahçe düzenlemesinde görülen türde, doğal bir oluşumu yansıtır.

Hitit mimarlığının bu özelliği Hattuşa’daki Büyükkale ile Büyük Tapınak’ta bariz şekilde görürüz. Büyük Tapınağın avludaki ana yapısının simetrik düzenli giriş kapısının bulunması ve Büyükkale’nin E Yapısı bir “Bit Hilani” olup Hurri özelliğidir.

Büyükkale, Hitit resmî yapılarının, devlet arşivinin (binlerce tabletin yer aldığı kitaplık), kabul salonlarının bulunduğu çok korunaklı bir tepe üzerindedir. Boğazköy kenti yerleşimi ve tüm ovaya egemen olan bu kalenin, bütün çağdaşı Doğu Dünyası’nda bir eşi yoktur. İki yanda dik meyilli, uzun ve geniş bir yamaçta kurulu olan Hattuşa Şehri, büyük yedi tapınağı, iki düzineyi bulan küçük tapınakları ve yukarıda bahsi geçen ilginç kent suru ile o

döneminin dünyasında en gösterişli başkentlerinden bir tanesidir.

Boğazköy

Günümüzde Büyükkale olarak adlandırılan kesim kente göre daha yüksektedir. Burada kralın ile yakınlarının kaldıkları saray bulunur. Saray çok tahrip edildiği için planı, cephe görünüşleri ve odaların yerleştirilmesi hakkında bilgi sahibi olmamızı engellemektedir. Büyükkale’de bütüncül bir şekilde inşa edilmiş bir saray yoktur. Farklı önem, doku ve işleve sahip, birbirlerine büyük avlularla birleşen yapılar grubundan oluşan saray kompleksidir. Sarayın bir kısmının resmî işlerde kullanılan idari bölüm olduğu kuşku götürmez. Saray odalarının bir kısmında ele geçen ve sayıları 3000’i bulan tabletler ve tablet parçalarından anlamaktayız. Yapı gruplarından birisinin, iç mekân ve inşa şekli ile, yabancı elçilerin, arzı olan memurların ve yasal kralların karşılandığı bir taht odası olduğu kabul edilir. Bir yapının da diğerlerinden farklı olarak dini amaçlar için kullanılmış olduğu düşünülebilir.

Sivil Mimari

Arkeolojik veriler Hitit halkın meskenlerini çok farklı şekillerde planladığını, değiştirilemez ve katı kuralları olmadığını göstermiştir. Konutlar tek parça bağımsız birim olarak inşa edilirdi. Alan darlığından bitişik nizam yapılsalar da yine duvarları birbirinden ayrıdır. Avlulu evlerde avlu unsuru genel olarak evlerin dışında bulunuyordu. Evlerin iç dekorasyonunda da belli bir plana bağlı kalınmıyordu.

Tapınaklar

Günümüze kadar Hattuşa’da şimdiye kadar beş tapınak tespit edilebilmiştir. Fırtına Tanrısının tapınağı en büyüğü ve 1 numaralı tapınak olarak isimlendirilmiştir.

Yazı ve Edebiyat

Hititler yazılarını metne aktarırken çivi yazısı genel ve hiyeroglifi resmi yazılarda olmak üzere iki ayrı tipte kullanmıştır. Anadolu kazılarında MÖ 1800’lü yıllar ait yazılı belgelerde Hint-Avrupa dil ailesi ait en eski dillerinden Hititçe yanında, aynı dil grubuna giren Luvi ve Pala dilleri, Hurrice, Hattice ve Akadca’da kullanılmıştı. Çivi yazısı kullanan bu diller yazıya aktarılırken her şekil bir heceyi içerecek şekilde yapılıyordu. Hititlerin kullandıkları diğer yazı olan hiyeroglif Luvi dilince yazılan resimsel anlatımı içermektedir. Hitit hiyeroglif Mısır örneğinden oldukça farklıdır. Tek bir işaret heceleri veya bir kelimeyi anlatabilmektedir. Hiyeroglif yazılar mühürcülükte ve kaya anıtları üzerindeki metinlerde yaygın kullanılmıştır. Hititlerde okuma ve yazma yetisine sahip olanların sayısı oldukça azdır. Toplumda bu büyük bir beceri olarak görülmektedir. Krallarında çivi yazısını (LUGAL.GAL) okuyamamış olduklarını, kendilerine gönderilen mektupların son kısmında bulunan ve katibe hitaplı yazılmış “sesli oku” ifadesinden çıkarılmaktadır. Çivi yazısı yıllıklarda, din tören metinlerinde, tarihsel olayları anlatan belgeler, antlaşmalar, bağış belgeleri ve


mektuplar kullanılmıştır. Çivi yazısı için ıslak hâldeki kil Troya Savaşı alınmakta, sivri uçlu bir nesne kalem olarak kullanılarak Troya Homeros’un İlyada’sının geçtiği şehirdir. İlyada yazılabilirdi. Kil tabletlerin en iyi korunmuşları herhangi Troya Savaşı’nı içerse de savaşın çok kısa bir süresi bir yangına maruz kalmış ve iyice pişmiş olanlarıdır. Metal anlatılmaktadır. Dokuz yıl sürdüğü kabul edilen savacın olanları bulunan tabletlerin ahşap örneklerinin de var yalnızca 51 günlük kısmı ve detaylandırılmış bir haftasını olduğu mevcut metinlerden öğrenilmektedir. 1986 yılında kapsar. Savaş Troyalılar ve müttefikleri ile Ahkalılar Hattuşa kazılarında ele geçen ilk madeni tabletin “Hitit arasında yani Anadolu halkları ile Yunanistan halklarının Kralı ile Tarhuntaşşa Kralının yaptıkları bir antlaşma savaşıdır. İlyada hikâyesinin asıl teması kahraman metnini içerir. Akhileus’un destanı gibi görünse de Hektor’un hikâyesidir.

Troya (Hisarlık) Tahmini olarak 50.000 kişinin savaşa katılmış olması, dönem için yüksek bir sayıdır. Troya IV. tabakası 2 m yüksekliğinde ve yangın geçirmiş yedi farklı evreden oluşur. Bu dönemde şehir içindeki sokaklar içe dönüktür. Kent içindeki yapılar yollar tarafından sistematik olarak ayrılmıştır. IV. tabakadaki en büyük yeniliklerden biri kubbeli fırınların çoğalmasıdır. Fırınlar iç veya dış mekânda olduğu gibi mekân girişlerinin sağına veya soluna yerleştirilmekteydi. Fırınların kubbe ile kapatılarak ateşte pişirme yerine tercih edilmesi yeni yemek pişirme geleneğini yansıtmaktadır. Bu devre kadar ayaklı pişirme kapları yerine altı düz mutfak kullanım kaplarına geçilmesi toplumda yemek kültürünün kesinlikle değiştiğine işaret eder.

Troya V. yapı katında büyük çapta yapılanma yenilenerek plan değişse de, Troya IV. katın geleneksel ev mimarisine devam edilmiştir. Evlerin iç mekânlarının genişlemesi yaşam standardının arttığını gösterir. Beslenme tercihleri ise önceki dönemle aynıdır.

Araştırmacılar arasında tartışma konusu olmasına rağmen, VIIb1 veya VIIb2 evreleri Tunç Çağlarının sona erip, Demir Çağlarının başlamış olduğu kabul edilir. VIIb1 evresinin başlaması Karanlık çağ olarak isimlendirilen döneminde başladığı zaman olarak kabul edilmiştir.

1890 yılında Alman Henrich Schliemann Homeros’un İlyada Destanı’ndan anlattığı Troya kentini bulmak için Hisarlıkta kazılara başlamıştır. Kazının amacı Primaos’un hediyesini bulmaktı. Arkeolojiden çok definecilik amaçlıydı. Schliemann gerçekten Troya II tabakasındaki kapı ve rampada yapılan kazılar sırasında çukur içinde bir hazine ele geçirdi. Bu hazine Priamos’a değil ondan çok önce yaşamış bir krala aitti ve onu kaçırdı. II. Dünya Savaşı’nda kaybolan hazine Rusya’da Puşkin Müzesi’nde ortaya çıktı. Hazinenin bir bölümü ise İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Almanya’da sergilenmektedir.

Troya VI evresindeki kazılarda ele geçen toprak kaplardaki ölü küllerinin gömü şekli dönemin ölü gömme tekniğinin kremasyon (yakarak) olduğunu göstermektedir. Kremasyon gömü yanında yakılmadan yapılmış gömülerde mevcuttur. Bu dönem Troyalılarına ait mezarlarda ele geçen buluntular halkın daha önceki dönemlere göre yoksul olduğunu göstermektedir. Kalıntılar az miktarda da olsa altın, akik boncuk ve bir fildişi tarağı içermektedir. Aşağı şehirde kısmında bulunan mezarlık büyük olasılıkla şehrin alt sınıfına ait kişilerin mezarlarını içermektedir. Yukarı şehirdeki asilzadelerin nerede gömüldüğü hâlen keşfedilememiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında