AÖF Soru Bankası

Anadolu ArkeolojisiÜnite 2 Özeti

Anadolu’da Kalkolitik ve Eski Tunç Çağları

ARK101U-ANADOLU ARKEOLOJİSİ

Ünite 2: Anadolu’da Kalkolitik ve Eski Tunç Çağları

Giriş

MÖ 5500-3000 yılları arasına tarihlenen Kalkolitik (Bakır Taş Devri) Çağ, Mezopotamya uygarlığının da temellerinin gerçek anlamda atıldığı dönemdir. Mezopotamya’da Halaf ve Obeyd kültürleri ile başlayıp, Uruk kültürü ile devam eden süreçte, önce gelişkin köyler ve sonra da ilk şehirler ortaya çıkar. Yontma taş alet endüstrisi önemini giderek yitirir ve yerine, madenciliğin önem kazanması ile birlikte bölgeler arası ticaret daha da önem kazanır. Bakırdan hariç olarak, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin de ilk defa bu dönemde işlenmeye başlandığı görülür. Kentleşmeye doğru ilerleyen bu sürecin arkasında yatan belki de en önemli nedenin, o dönemin köy yaşam şekli içindeki birikmeye başlayan “artı ürün” olduğu, günümüzde bütün bilim insanları tarafından kabul edilen bir olgudur. Artı ürün ile birlikte, tarımla uğraşmak zorunda olmayan tüccarlık, zanaatkârlık, askerlik gibi farklı iş kolları doğmuş ve bu sayede toplum içinde iş bölümünün giderek daha da yaygınlaşması durumu ortaya çıkmıştır. Ancak belki de asıl önemlisi, tüm bu iş süreçlerini denetleyecek olan yönetici bir sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dönemin son evrelerinde, günümüzde henüz okunmamış durumda olan ilk resim yazısı ile beraber, ticaretin önemini vurgulayan, ayrıca siyasal gücü simgeleyen silindir mühürler ortaya çıkmıştır. Anadolu için ilk, orta ve son Kalkolitik Çağ olarak adlandırılan dönemler, Doğu Anadolu’da Halaf, Obeyd, Uruk Dönemleri olarak da adlandırılır.

Kalkeolitik Çağ

Toplumsal çalkantılardan etkilenen Güneydoğu Anadolu’da, Seramikli Neolitik Çağ’ın sonunda kültürel anlamda yeniden bir bütünlük görülmeye başlanır. Bu dönemde tarımın insan hayatına belirleyici bir öge olarak girmesi, buğday ve arpanın doğal olarak bulunabildiği ekolojik ortamın dışına çıkıp, yarı kurak ve kurak bölgelere uyum sağlaması, bu bölgede Kalkolitik Çağ’ın temel altyapısını oluşturur.

Köyden Kente Doğru Anadolu Kültürü

Adını Tell Halaf, Suriye kazı alanından alan ve İlk Kalkolitik Çağı temsil eden Halaf kültürünü tanıdığımız yerleşmeler arasında, Sakçagözü, Yumuktepe, Giriki Haciyan, Değirmentepe, Tülintepe, Fıstıklı Höyük ve büyük bir merkez olduğu anlaşılan Domuztepe sayılabilir. Halaf kültürünün varlık gösterdiği dönemin ortalarında bölgenin tamamında kültürel bir bütünlüğün mevcut olduğu, ortak zevklerin paylaşıldığı, birbirleri ile neredeyse aynı denebilecek şekilde bezeli kap kacağın yaygın olarak kullanıldığı görülür. Bu kültürel bütünlük bölgede hüküm süren politik bir yapılanma ile birlikte değil, bundan ziyade, güçlü geleneklerin olduğu ve ticaretin de yoğunlaştığı iktisadi bir temel ile birlikte sağlanmış görünmektedir. Halaf yerleşmelerinde karşılaştığımız diğer bir dikkat çekici olgu, “tholos” adı verilen, ana mekanları daire biçimli ve giriş kısımları dörtgen bir koridor şeklinde planlanmış yapılardır. Yüksek ihtimal ile bu yuvarlak yapıların üst taraflarının günümüzde Harran (Urfa)

evlerindeki gibi kubbeyle örtülmüş olduğu tahmin edilmektedir.

Kalkolitik Çağ’ın orta evresinde, Basra ile Bağdat arasında kalan kısımda, Fırat ve Dicle deltası içinde Güney Mezopotamya olarak konumlanan bölgede, dönemi için basit görünen Hacı Murat kültürü, daha sonraki birkaç bin yıl boyunca bölge egemenliğini elinde tutacak olan Güney Mezopotamya kültürlerinin altyapısını oluşturmaktadır. Obeyd adı verilen bu kültür döneminde, Güney Mezopotamya bölgesi, tam manasıyla kültürel etki alanını belirleyen çekirdek bölgedir. Obeyd döneminde üretim teknolojisi ve sosyal örgütlenmede önemli gelişmeler söz konusu olmuştur. Sulama kanalları sayesinde yağmur görmeyen Güney Mezopotamya’nın, bu döneminde ilk defa yerleşime açılmasına şahit oluruz. Anadolu dışında kalan bu kültürel ve iktisadi gelişmeler, hızlıca kuzeye yayılarak Anadolu’nun doğu bölümlerini ve hatta tüm Mezopotamya’yı etki altına alacaktır. Artı ürün toplumda sağladığı refahla beraber nüfus artışına neden olmuştur bu da hammadde ihtiyacının bir kısmını dışarıdan farklı bölgelerden karşılanma durumunu ortaya çıkarmıştır.

Kalkolitik Çağ’ın geç dönemine gelindiğinde, sona eren Halaf kültürü ile birlikte, geçimliği avcılık ve toplayıcılık olan insan topluluklarının mevsimsel göçebeliğine dayalı yaşam tarzı ve bu yaşam tarzı ile ilgili olan toplumsal ve ekonomik sistemin de son bulduğunu görürüz. Obeyd kültürünün son dönemlerini kapsayan MÖ 5. bin yılın bitimine doğru, imkânları daha önceki bin yıllarda fark edilmiş olan madencilik ve bununla alakalı olarak metal işlemeciliği, gerçek anlamda gelişme göstermeye başlar. Kentin ortaya çıkışı, MÖ 4. bin yılda, Güney Mezopotamya’da en çok öne çıkan olgudur. İçinde dinsel ve politik merkezlerin yer aldığı, uzmanlaşmış faaliyetlerin gerçekleştiği en büyük yerleşim birimi olarak kentler dikkat çekicidir.

Doğu Anadolu’da MÖ 4. bin yılın sonlarında, Malatya, Elazığ (Altınova) yöresi içinde, merkezileşmiş politik toplumların gelişimi yoğun olarak görülmektedir. Aslantepe güneybatı yamacında açığa çıkarılan bir dizi kamusal yapı “saray” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca Yakın Doğu’da ilk devlet toplumunun ortaya çıkışına istisnai biçimde tanıklık etmesi ve bölge ekonomisini kontrol eden, merkezî bir otorite uygulayan bir yönetimin ortaya çıkışına sahne olması nedeniyle de Aslantepe yerleşimi önemlidir.

Kalkolitik Çağda İç ve Batı Anadolu

Orta Anadolu ve Göller Bölgesi’ndeki yoğun araştırmalar sayesinde, dönemin diğer evrelerine nazaran daha fazla bildiğimiz Erken Kalkolitik Çağ yerleşmeleri, daha önce Neolitik Çağ içinde tamamen tarım ve hayvancılığa dayanan yerleşme türlerinden, büyüyerek daha gelişmiş yapıda karşımıza çıkmaktadır. Göller Yöresi, Erken Kalkolitik Çağ içinde, Anadolu’da en iyi yerleşilmiş ve kendine has, tipik bir kültürü ihtiva eden bölgelerden biridir. Hacılar, Kuruçay ve Höyücek kazıları bu yöre hakkında bilgi edindiğimiz yerleşmelerdir. Dönemin en iyi tanınan yerleşmesi olan, hemen hemen tamamı kazılmış


durumdaki Hacılar, çevresi taş temelli, kerpiçten basit bir savunma duvarı ile çevrili, çok iyi organize olmuş bir köy olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu dönemde standart hâle gelen yapı tipi, daha önce ÇÇNB döneminde Çayönü’nde Hücre Planlı yapı tipinde gördüğümüz iki katlı yapılar oluşmaya başlamıştır. Yeni evrenin belirgin özellikleri taş aletlerin giderek azalması, gerçek metalurjinin artarak gelişimi ve geç evresinde yerleşimlerin büyüyerek köy birimlerinden kentleşmeye doğru gitmesidir.

Yerleşmelerden Kanlıtaş Höyük özelleşen zanaatlara sahip bir köy görünümü ile dikkat çekicidir. Höyükte, mermer bilezik üretimine ait aşamaların takip edilebildiği düzinelerce üretim parçası ve bitmiş mermer bilezikler bulunmuştur.

Batı ve İç Anadolu’da Orta Kalkolitik Çağ’a gelindiğinde yüksek sırtlarda ve yayla alanlarında yeni ortaya çıkan yerleşmeler görülmektedir. Bu dönemin Anadolu’daki yerleşimleri, genel itibarıyla süreklilik göstermeyip, sıklıkla yer değiştirir görünümdedirler.

Geç Kalkolitik Çağ’a gelindiğinde, özellikle Fırat ve Dicle boyunca uzanan havzalarda karşımıza çıkan gelişmeler, Anadolu’nun batı kesimlerinde uzun bir süre daha söz konusu dahi olmayacaktır. Doğu tarafından yüksek dağlar ve üç tarafının denizlerle çevrili olan Orta ve Batı Anadolu’nun konumu, bölgeye dışarıdan insan topluluklarının ve kültürel etkilerin girmesini zorlaştırmaktadır. Bu bölgede “Anadolu Uygarlığı” tanımına uygun bir kültürel birliğin doğuşuna zemin hazırlayan etken en başta budur. Bu dönem süresince, Anadolu’da, özellikle batı kesimlerde görülen yeni nüfus hareketlerinin etkileri, Orta ve Kuzey Anadolu’da da hissedilmiş ve nüfus artışına bağlı olarak, yerleşmelerin sayısında da artış olmuştur.

Erken Tunç Çağı’nda Anadolu ve Önasya

Yaklaşık MÖ 3000’de başlayan İlk Tunç Çağı, pek çok bölgede kültürlerin sıçrama yapmadan düzenli bir şekilde geliştiği, hatta bazı bölgelerde daha durağan bir kültür gelişiminin görüldüğü bir dönem olarak 1200 yıllık bir süreci kapsar. Tarih öncesinde yer alan her çağ, sosyal, kültürel ve teknolojik yapıların oluşturduğu yeni bir gelişmeye sahne olmuştur. İlk Tunç Çağı, Anadolu’da metalurjinin gelişimini tamamladığı, kentleşmenin meydana çıktığı ve etrafları sur ile çevrili ilk kent yerleşmelerinin görüldüğü, doğu batı doğrultusunda ticaret güzergâhlarının geliştiği bir dönemi ifade eder. Bu gelişmelerin en önemli nedenleri, tunç madenciliğinin beraberinde getirdiği ticaret ve zenginleşme başta olmak üzere, Mezopotamya’da MÖ 4. binin sonunda ortaya çıkan, yazıyı kullanan devletlerin (Uruk) gelişiminin etkileridir. Bu dönem içinde Anadolu’daki zenginleşen kentsel kültürler, özellikle ticaret yolu ile Ege kültürleri, Mezopotamya kültürleri ve Kafkasya kültürleri ile derin bir ilişki içine girmiştir.

İlk Tunç Çağı’nda ortaya çıkan kent kavramı ile uygarlık kavramı birbirleri ile bağlantılıdır. Dönemin antik kentlerinde de aslında bugün kentlerde olduğu gibi birbirine yabancı kalabalık toplulukların yaşadığını düşünebiliriz. Antik kentlerde yaşayan insanlar besin üretiminden farklı etkinliklere kadar kentli olmanın gerektirdiği bir dizi etkinlik ile uğraşmaktaydı.

İlk Tunç Çağı sonlarında ortaya çıkan Akkad Krallığı ile, daha önce Obeyd döneminde kültürel birliğe kavuşmuş olan Mezopotamya’da, ilk defa siyasal birlik de sağlanmış olur. Büyük bir siyasal gücü elinde tutan Akkad Krallığı’nın, yazılı kaynaklarda, Anadolu içlerine kadar askerî seferler düzenlediğinden söz edilmektedir. Mezopotamya’da bu gelişmeler olurken, Doğu Anadolu’ya, güney Kafkaslar’dan yayıldığı tahmin edilen Karaz Kültürü egemen olur.

MÖ 3. bin yılın son kısmında yaklaşık olarak MÖ 2200’den itibaren Anadolu’daki bazı olaylar, komşu Akad Devleti’nin yazılı belgelerinden öğrenilmektedir. Bu, Anadolu’nun komşu yazılı kültürlerin kayıtlarında geçmeye başladığı “Protohistorik Dönemi”dir. MÖ 18. yüzyılda yazının Anadolu’ya Asurlu tüccarlar tarafından getirilmesiyle ortaya çıkan yazılı belgeler yardımıyla ve daha sonra Anadolu’nun ilk merkezi devletini oluşturan Hitit Devleti’nin kayıtları sayesinde, Anadolu kronolojisini daha gerçekçi bir şekilde karşılaştırmak mümkün olmuştur.

İlk Tunç Çağı ve Anadolu’da Madencilik

Madencilik süreci, çıkarmadan işlemeye kadar üç geniş aşamayı kapsamaktadır: Bu süreçler hammaddenin elde edilmesi, madeni eşya yapımı (dövme, eritme, döküm ve kalıplama) ve nesnelerin kullanımı şeklindedir. Endüstri öncesi tarım topluluklarında maden çıkarma, esas itibarıyla mevsimsel, sıklıkla da kısa süreli bir etkinliktir ve her zaman öncelikli olan tarımsal etkinliklere göre planlanmıştır. Bu durum Anadolu’da da farklı olmamıştır. Metalurjinin dünyadaki en erken kökenleri ile Anadolu, madenciliğin beşiği konumundadır. Henüz Neolitik Çağ’da Çayönü Tepesi, Aşıklı Höyük toplulukları, çanak çömlek üretimine geçmeden, doğal olarak bulunan nabit bakırı ısıtıp tavlayarak ilk metal ürünleri üretmişlerdir. Kalay, odun kömürü ile 232 °C’a kadar ısıtılıp eritilerek bakıra 1/6 ya da 1/7 oranında kalay karıştırılır ve tunç elde edilir. Bu yeni maden kalay karışımı sayesinde oksitlenmez ve bu nedenle tunç, bakıra göre daha dayanıklı bir metal olmuştur.

İlk Tunç Çağı’ndaki kültürel çeşitlilikte yenilikçi maden teknolojilerinin birleştirici bir rolü olmuştur. Bu dönemin üçüncü çeyreğinde ve bitim evresinde, çanak çömlek yapımındaki yüksek açkılı yüzeyleri ve köşeli biçimleriyle, madeni kaplar taklit edilmiştir. Ayrıca MÖ 4. bin yıl sonlarına doğru, gümüş, altın ve kehribardan takılar ve törensel nesneler üretilmektedir. Troya, Alacahöyük ve Horoztepe’de bulunan servet yoğunluğu, sosyal yapılanmaya da ışık tutması açısından dikkat çekicidir. Orta Anadolu’daki Alacahöyük’te bulunan ve MÖ 2300 yılına tarihlenen demir kamanın yapımının bir rastlantı sonucu


olmadığı ve bu parçanın demirden yapılmış en eski alet olduğu kabul edilmektedir. Anadolu insanı ilk defa İlk Tunç Çağı’nın sonuna doğru hematit, magnetit gibi demir cevherlerini eritmeyi ve demir elde etmeyi başardı. Böylece, Anadolu’da demir kullanımının MÖ 3. bin yılda başlamış, ancak yaygınlaşması MÖ 1200’lerde olmuştur.

Batı ve Orta Anadolu’da İlk Tunç Çağı

Troya (Hisarlık Tepe) yerleşmesi tabakalanmanın sistematik şekilde belgelenmesi nedeniyle arkeoloji biliminin ilk sistematik kazısı sayılır. Troya yerleşmesi bir asrı aşan detaylı araştırma tarihçesi, Batı medeniyetinin temelini oluşturan Hellen ozanı Homeros’un İliada destanına konu olması, Kuzeybatı Anadolu ile Ege Dünyası arasında boğazı tutan stratejik konumu, Batı Anadolu’daki zengin buluntuları vermesi ve ilk kent örneği olması gibi çeşitli nedenlerden dolayı, Anadolu Arkeolojisinde çok önemli bir yer tutmaktadır. İlk megaron planlı yapıların ve kale yerleşimlerinin görüldüğü Troya I tabakası bir yangınla son bulur. Troya II’de şatoda yaşayan bey ve ailesi ile yönetici sınıfın zenginleştiği, görkemli buluntulardan anlaşılmaktadır. Troya II’nin zenginliğini ortaya koyan en önemli göstergelerden biri, Schliemann tarafından bulunup, “Priamos’un Hazinesi” olarak adlandırılan altın, gümüş, tunç işçiliğinin en rafine örneklerini veren toplu buluntudur.

Anadolu’da en az araştırılmış dönemlerden birisi İTÇ I’dir. Özellikle Orta Anadolu’nun, bu dönem ile alakalı kültür grupları ve kronolojisi oldukça az bilinmektedir. Beycesultan İTÇ I Kültür Bölgesi, kabaca Denizli, Uşak, Afyon Kütahya ve Akşehir bölgelerini içinde barındıran oldukça geniş bir coğrafyada görülmektedir. İç Kuzeybatı Anadolu bölgesinde ise; Doğu Marmara’da İznik ve Eskişehir bölgesinde de Frigya Kültür Bölgesinin ortaya çıktığı görülür. İTÇ II döneminin son evrelerinde, Orta Anadolu’nun güney kısımları ve Batı Anadolu’nun iç kesimleri ile Mezopotamya bağlantılı olarak bir ticari ilişki gelişmeye başlamıştır. Ana ulaşım güzergahları üzerindeki yerel Anadolulu beylerin yönettiği merkezler, ticari faaliyetler ile birlikte giderek zenginleşmiştir. Bu gelişme sayesinde, Batı Anadolu’da yönetici kadronun giderek güçlendiği ve iş bölümünün daha organize bir hal aldığı, gerçek anlamda ilk şehir merkezleri ortaya çıkmıştır. Böylelikle yöneticilerin ikamet ettiği, yerleşmenin geri kalanına göre daha yukarıda bir yerde konumlanan ve barındırdığı varlığı dolayısıyla gücü etrafı surlarla çevrilmiş, korunaklı yukarı şehirler (kaleler) ortaya çıkmış olur.

MÖ 2600’de Troya II tabakası yapısında, yerleşimdeki anıtsal savunma amaçlı yapıların varlığı, yerleşimin Ege ve Batı Anadolu’da bilinen gerçek kentsel karakterini ortaya koyar. Troya II tabakasından itibaren Mezopotamya’dan gelen bir gelenek olan çömlekçi çarkı ile yapılmış kaplar da artık görülmeye başlamaktadır. Bu formlar bir diğer yandan şıralı ve mayalı içeceklerden oluşan bir içki kültürünün de ortaya çıktığını göstermektedir. Doğu Akdeniz’deki verimli Çukurova’da en iyi tabakalanma veren yerleşme Tarsus

Gözlükule yerleşmesidir. İTÇ’da Akdeniz’e çok yakın konumda olan, muhtemelen bir liman kenti durumundaki Gözlükule, Toros Dağları madenlerinin Akdeniz ve Ege dünyasına çıkış noktası konumundadır. İç Batı Anadolu’da Eskişehir’in kuzeybatı ucundaki Demircihöyük özellikle bu yöre ile Balkan ve Karadeniz bölgesi arasındaki ilişkileri anlamak için önemlidir. Demircihöyük’te “Anadolu Yerleşim Planı” ismiyle tanıdığımız yerleşim planı, trapez ya da dikdörtgen şekilli yapıların, yan yana radyal biçimli yerleştirildiği bir planın, Küllüoba’da da uygulandığı anlaşılmaktadır. Küllüoba, surla yapılar arasında düzenlenmiş sokaklar, anıtsal görünüm kazanmış kapı girişleri, özelleşmiş yapı kompleksleri ve anıtsal boyutlardaki “megaron” yapısına ait kent özelliklerinin varlığı ile Batı Anadolu Troya yerleşmesiyle birlikte ilk kentleşmeye ait olguları içermektedir.

MÖ. 2400’de İlk Tunç Çağı III evresi olarak tarihlenen dönemde, önceleri Ege kültürleri ile olan ilişkisinden dolayı “Denizsel Troya Kültürü” olarak adlandırılan kültürün yerini, Troya IV’ten itibaren karasal Anadolu kültürü ile olan ilişkisi nedeniyle “Anadolu Troya Kültürü” olarak adlandırmaktayız. Troya IV-V evreleri içinde görülen bu kültürde, Troya II içinde karşılaştığımız anıtsallık ve buluntu zenginliği ortadan kalkmıştır. Dörtgen ev gruplarının yan yana ortak duvar ve ortak çatı sistemi ile “Anadolu Yerleşim Planı” özellikleri gösterdiği bu evre, konutların avlularındaki kubbeli fırınlar gibi ögelerle, çağdaşı İç Anadolu yerleşimleriyle ortaklık gösterir. Batı ve Orta Anadolu’nun tümünde, “yerel krallıklardan” oluşmuş siyasal bir yapılanmanın mevcut olduğunu düşünebiliriz. Bu noktada, Alacahöyük Kral Mezarlarından, Anadolu’nun bilinen en önemli yerel krallıklarına ait oluşları ve Anadolu arkeolojisinin en önemli çalışmalarından biri olması dolayısıyla bahsetmek gerekmektedir. Soylular sınıfına ait bireyler, erkek veya kadın ayrımı olmadan, aynı plana sahip, dörtgen yapılı oda mezarlarına, dinsel olarak ve günlük hayatta kullandıkları, yüksek standartlara sahip metal eşyalar ile birlikte gömülüyorlardı. Bu eserlerden bazıları, stilize geyik, boğa biçimli heykelcikleri de olan bakır/tunç güneş kursları, delikli diskler, tanrı ve tanrıça heykelcikleri gibi kült nesneleridir.

Doğu Anadolu’da İlk Tunç Çağı

MÖ 4. bin yıl süresince Mezopotamya’daki Uruk evresi kültür birlikteliği, MÖ 3. binyıl başlarında çöküntüye uğramıştır. Bu durum ile beraber birçok bölgede farklı politik, toplumsal ve kültürel gelişmelere sahip bölgesel birimlerin ortaya çıktığı görülür. Bu bölgelerde, Transkafkasya ve Doğu Anadolu kökenli, özellikle Fırat Havzası içinde farklılaşmalara neden olacak, yeni kültür ögelerinin etkileri hissedilmeye başlanır. Mezopotamya’da ovalık düz alanlardaki yerleşimler, kentsel gelişmelerini sürdürmekteyken, kuzeydeki dağlık alanlarda ve sınır yerleşmelerinde ise, binlerce yıldır kendilerini güney kültürler ile bütünleştirmekte olan bu süreç kesintiye uğramıştır. İç Batı Anadolu’da Demircihöyük ve Küllüoba’da rastlanan “Anadolu tipi yerleşme” düzeninin, Doğu Anadolu’ya kadar uzandığını, Pulur/Sakyol (Elazığ)


yerleşmesinde ortadaki avlunun çevresine radyal olarak dizilmiş ve çember bir dış set meydana getiren, dörtgen trapez biçimli mekânların ortaya çıkışı ile anlamaktayız. MÖ 4. binyılın sonlarında, Aslantepe’de bütün anıtsal yapılar bir daha inşa edilmemek üzere yıkıntıya uğramış olarak karşımıza çıkar ve bu durum işgücünün ve malların denetimine dayanan merkezî ekonominin çöküşünün en erken ve açık kanıtıdır. Uruk Dönemi’ndeki anıtsal yapıları ile önemli bir merkez konumunda olan Aslantepe, bu evre ile birlikte küçük bir kasaba niteliğine bürünür. MÖ 3. bin yılın ikinci yarısında, başta Aslantepe’de, kentlerin surlarla çevrildiği bir döneme girildiği görülür. Ancak bölgedeki bu merkezlerin, merkezi işlevlere hizmet eden kamu yapıları bulunamamaktadır. Gerçek anlamda bir iktisadi kontrol ve güçlü bir siyasi hâkimiyetten ziyade, yöneticilerin gerektiğinde halkın güvenliğini sağlamasına dayalı, kırılgan bir sistem gözlenmektedir. Dinî uygulamalar ile ilgili belirgin bir anıtsallık veya kalıcı uygulamalar ile ilgili bulguların nadirliği, Mezopotamya’da halkı birleştiren, yaygın, standartlaşmış ve anıtsal şekle dönüştürülmüş yapılarda somutlaşmış, kuvvetli dinî pratiklere zıttır. İlk Tunç Çağı’nın III. evre yerleşmesi kent özellikleri taşıyan Lidar (Adıyaman) ve kentin hemen yanındaki çömlekçiler mahallesi, at nalı biçimli fırınlardan iki katlı gelişmiş fırınlara kadar çok sayıda buluntu ile karşımıza çıkmaktadır.

Korucutepe, Köşkerbaba, Lidar Höyük, Kurban Höyük, Tilmen Höyük (Gaziantep), Karkamış, Harran ve Aslantepe MÖ 3. binin son çeyreği ve MÖ 2. binin başındaki, başlıca yerleşmelerdir. Bu yerleşmelerin artık Mezopotamya ile yoğun ilişkileri olan, yerel beylikler olduğu varsayılmaktadır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında